|
DÜNYA YENİ BİR OSMANLI'YA MUHTAÇ
Geçtiğimiz 20. yüzyılda dünyanın en kanlı,
en karmaşalı ve en husursuz bölgelerinden ikisi Balkan Yarımadası
ile Ortadoğu oldu. Her iki bölge de büyük savaşlar, iç savaşlar,
işgaller, gerilla hareketleri, etnik temizlikler, sürgünler,
mülteciler gördü. Özellikle etnik ve dini farklılıklara dayanan
çatışmalar, her iki bölgeyi de kan ve gözyaşı ile suladı.
Dahası, yüzyılın bitimine iki yıl kala,
sözkonusu iki bölge de bu özelliklerini aynen koruyorlar.
Her iki ülkede de zoraki bir barış rüzgarı estiriliyor, ama
çatışmalara neden olan taraflar hala ayaktalar ve ilk fırsatta
birbirlerine girmek için hazır bekliyorlar.
Oysa hem Balkan yarımadası hem de Ortadoğu
bir zamanlar böyle değildi. Aksine, her iki bölge de asırlar
süren bir istikrar, barış ve huzur dönemi yaşamıştı. Balkanlar'da
19. yüzyıla, Ortadoğu'da ise 20. yüzyıla kadar süren bu istikrarın
nedeni ise, bu bölgelerdeki Osmanlı hakimiyetiydi.
Balkanlar'da Osmanlı Nizamı
Osmanlı İmparatorluğu Balkan yarımadasına
15. yüzyılın ikinci yarısında, Ortadoğu'ya ise 16. yüzyılın
başlarında egemen oldu. Balkanlar'ı ele geçirdiğinde bölge
birbiri ile daimi bir çatışma halindeki Hıristiyan halklarla
doluydu. Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar ile "Bogomiller" (Boşnaklar)
arasındaki çatışma, tam bir kaos doğurmuştu.
Bu coğrafyaya büyük bir askeri güç ve siyasi
akıl ile giren Osmanlıların en önemli özelliği ise, bölgede
barış ve istikrar kurmaları oldu. Osmanlı bölgedeki halkları
son derece toleranslı bir sistemle yönetti. Daha önceden fethettikleri
topraklardaki Müslümanları kılıçtan geçiren Haçlılar gibi
davranmadı. Aksine, Balkanlar'daki halklara din özgürlüğü
verdi ve herkesin inancını koruyabileceği, dahası tüm gerekleriyle
yaşayabileceği bir sistem kurdu. Hiç bir zaman etnik temizlik,
zorla din değiştirtme, asimilasyon gibi politikalara başvurmadı.
Bu sayede asırlardır çatışmalara ve savaşlara
sahne olan Balkanlar, 19. yüzyıla kadar sürecek olan bir istikrar
ve huzura kavuştu. Sırplar, Karadağlılar, Yunanlılar, Bulgarlar,
Bosnalılar, Macarlar, Ulahlar, Yahudiler, Çingeneler... Tüm
bu Balkan halkları hem kimliklerini koruyarak hem de birbirleriyle
çatışmadan barış içinde yaşadılar.
Barışın Kuralı
Balkanlar'daki bu "Pax Ottomana", aslında
siyasetin, sosyolojinin ve demografinin değişmez bir kuralına
dayanıyordu: Birbirleriyle çatışma potansiyelindeki birden
fazla toplumu huzur içinde bir arada yaşatmak, ancak sözkonusu
toplumların üzerinde yer alacak güçlü bir otorite ile mümkündür.
Böyle bir otoritenin var olmaması halinde, küçük grupların
çatışmaları ve ortaya bir kaos çıkması kaçınılmaz olur. Çünkü
küçük grupların her biri, birbirleriyle çatışan menfaatlere
sahiptirler ve eğer onları zorlayan üst bir otorite olmazsa,
bu menfaatlerden taviz vermezler. Taviz verilmediğinde ise
kaçınılmaz olarak çatışma çıkar.
Güçlü bir otoritenin sağlayabileceği tek sonuç,
sadece barış değil, aynı zamanda "birarada yaşama" kavramıdır.
Kimi zaman bir bölgedeki taraflar arasında resmi bir barış
imzalanmaz, ama taraflar birarada çatışmadan yaşamayı zımnen
de olsa kabul ederler ve böylece istikrar sağlanır. Birleşmiş
Milletler Barış Gücü'nün dünyanın sorunlu bölgelerinde askeri
birlikleri bulundurarak üstlendiği görev, bunun en açık örneğidir.
İşte bu "barış sağlayıcı otorite" kavramı,
Balkanlar'da ve Ortadoğu'da asırlar boyu Osmanlı İmparatorluğu
oldu. Osmanlı yönetimi her iki bölgede de, hem yerel halklara
kendi içlerinde kültürel bir özerklik tanıdı, hem de onları
birarada yaşattı.
Osmanlı'nın siyaset stratejisinin temelini
oluşturan "Nizam-ı Alem" kavramı, işte bunu ifade ediyordu.
İmparatorluk sadece topraklarını genişletmeyi değil, aynı
zamanda bu topraklara "nizam" getirmeyi hedefliyordu. Osmanlılar,
Moğollar gibi dev topraklar ele geçirip sonra da buraları
yağmalayan, yakıp-yıkan barbarlar değildiler. Aksine, ulaştıkları
her yere düzen ve medeniyet götürdüler. Bu nedenle bugün Balkanlar'ın
ve Ortadoğu'nun dört bir yanı Osmanlı camileriyle, medreseleriyle,
kervansaraylarıyla doludur.
Balkanlar'daki Nizamın Sonu
Ancak Osmanlı'nın Balkanlar'a ve Ortadoğu'ya
getirdiği nizam, 18. yüzyıldan itibaren aşamalı olarak bozuldu.
20. yüzyılın başlarında da tümüyle ortadan kalktı. Balkan
devletleri 19. yüzyılın farklı aşamalarında Osmanlı'dan bağımsız
oldular.
Ancak bağımsızlık, Balkan halklarına huzur
ve istikrar getirmedi. Aksine, birbirleri ile toprak kavgalarına
giriştiler. 1912-13 Balkan Savaşları, Osmanlı'nın bölgeden
çekilmesinin, bölgedeki nizamı nasıl yok ettiğini gösteriyordu:
Balkan Devletleri I. Balkan Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu'nun
bütün Rumeli topraklarını ele geçirdiler ve böylece Balkanlar'daki
Osmanlı varlığına son verdiler. Ama aynı zamanda nizamı da
kaldırmışlar ve yerine savaş ve kaos koymuşlardı: Osmanlı'dan
geriye kalan toprakların paylaşılması konusunda birbirleriyle
anlaşamadılar ve böylece II. Balkan Savaşı patlak verdi.
Osmanlı nizamının çökmesiyle birlikte başlayan
bu Balkan karmaşası, bugüne kadar devam etti. Balkan Yarımadası,
II. Balkan Savaşı'nın durulmasından kısa bir süre sonra bu
kez I. Dünya Savaşı ile kana bulandı. İki Dünya Savaşı arasındaki
dönem ise, Balkanlar'da komitacılar, çeteler, gerilla örgütleri
boy gösterdi. II. Dünya Savaşı'nda ise Balkan yarımadası bir
kez daha ve çok geniş çapta kana bulandı. Balkan toprakları
bir kez daha kanlı içsavaşlara ve etnik temizliklere sahne
oldu.
Balkanlar'daki bu karmaşanın II. Dünya Savaşı'nın
sona ermesiyle birlikte durulduğu, Soğuk Savaş ile birlikte
bölgenin kalıcı bir istikrara kavuştuğu sanılıyordu. Oysa
gerçeklerin hiç de böyle olmadığı Soğuk Savaş'ın bitiminden
bu yana çok açık bir biçimde ortaya çıktı. Balkan milliyetçileri
1990'dan başlayarak yeniden birbirleri ile çatışmaya başladılar.
Hırvatlar ve Sırplar arasındaki gerginlik, 1991'de savaşa
dönüştü. Sırp saldırganlığı daha sonra Bosna-Hersek'teki Müslümanları
hedef aldı. Balkanlar'daki gerginlik bugün ise Kosova merkezli
olarak devam ediyor. Balkanlar'ın görülebilir bir gelecekte
barış, huzur ve istikrara kavuşacağını ise kimse tahmin etmiyor.
Balkanlar'ın bu karmaşasının kökeninde ise,
baştan beridir belirttiğimiz gibi, bölgedeki Osmanlı-sonrası
düzenleme yatıyor. Bugün Balkanlar'da Osmanlı'nın miras bıraktığı
topraklar üzerinde kurulmuş tam yedi devlet var: Bosna-Hersek,
Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan...
Bu devletlerin hiçbiri etnik yönden homojen değiller. Hepsinde
etnik ya da dini azınlıklar var ve bu azınlıklar potansiyel
bir gerginlik nedeni olarak duruyorlar. Ayrıca bu devletlerin
aralarında uzlaşmaz çıkar çatışmaları var.
Oysa bu devletleri oluşturan halklar Osmanlı
zamanında da vardılar ve aynı bölgelerde yaşıyorlardı. Ama
Osmanlı üst bir otorite olarak bu halkları birarada yaşatmıştı.
Bir asırdır süren sözkonusu "otorite boşluğu" ise, bölgenin
"sahipsiz" kalmasıyla sonuçlandı. Bu otorite boşluğundan en
çok zarar gören Balkan halkları ise, Osmanlı'nın bölgedeki
en önemli mirası olan Müslümanlar oldular: Bosnalı ve Sancaklı
Slav Müslümanlar, Arnavutlar, Pomaklar, Makedonya, Bulgaristan
ve Yunanistan Türkleri, bölgenin en çok "sahipsiz" kalan insanlarıydı.
Halen de öyleler. Ve kendilerine sahip çıkacak yeni bir Osmanlı'yı,
yani "Osmanlı vizyonu"na ve misyonuna sahip bir Türkiye'yi
bekliyorlar.
Ortadoğu'daki Nizamın Sonu
Balkanlar'dakine benzer bir süreç, 19. yüzyılın
ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başında Ortadoğu'da da yaşandı.
Osmanlı'yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye
yaymak isteyen güçler ise, bu kez İngiltere ve Fransa'ydı.
Özellikle de Ortadoğu'nun dünyanın en zengin petrol yataklarını
barındırdığının farkedilmesiyle birlikte, bu iki güç Ortadoğu'yu
paylaşma yarışına giriştiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri
olan Almanya ve Rusya'yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten
sonra da, bölgeyi gerçekten paylaştılar.
20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi:
Siyonizm, yani Filistin'de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki
Yahudi milliyetçiliği... Siyonistler Ortadoğu'ya henüz Sultan
Abdülhamid zamanında girmek istemişler, ama Sultan'ın sert
tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı. Bölgenin Osmanlı
İmparatorluğu'nun egemenliğinden çıkması, onlar için altın
bir fırsat oldu.
Osmanlı, Ortadoğu'yu I. Dünya Savaşı ile birlikte
yitirdi. Savaşın ardından da Ortadoğu'da, bölgenin yeni hakimlerinin
menfaatlerine uygun bir düzenleme yapıldı. İngiltere ve Fransa,
eski Osmanlı vilayetlerinden yapay devletler oluşturdular.
Bağdat vilayeti, "Irak" adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz
egemenliğine bırakıldı. Halep ve Şam vilayetlerinden "Suriye"
diye bir devlet çıkarıldı. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye'nin
bir parçası olan Beyrut ve çevresi, "Lübnan" adıyla ayrı bir
devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında
ise, o zaman kadar sadece coğrafi bir bölge olan "Filistin"
bir devlet haline getirildi. Nehrin doğu yakasında ise "Transjordan"
(Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bir süre sonra sadece
"Ürdün" olarak bilinecekti.
Bu devletlerin hiç biri etnik ya da dini bir
birliğe dayanmıyordu. Irak denen ülkede, birbirlerinden çok
uzak üç ayrı grup vardı; Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Araplar.
Suriye daha da karışıktı. Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler,
Kürtler... Hepsi bu yeni devletin çatısı altında yaşıyorlardı.
Filistin'de ise Arapların yanında giderek artan ve kendi devletlerini
kurmayı hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardı. Lübnan ise Hıristiyan
Araplar ile Müslüman Arapları barındırıyordu. Ancak bu iki
temel kategori de kendi içlerinde mezhep farklılıklarıyla
bölünmüşlerdi.
Osmanlı sonrasında oluşan bu karmaşık Ortadoğu'nun
bir başka özelliği ise, sınırların tamamen masabaşında ve
cetvelle çizilmiş olmasıydı. Sınırlar herhangi bir etnik temel
gözetilerek değil, sadece Fransa ve İngiltere'nin çıkarlarının
öngördüğü şekilde belirlendiler. Böylece ortaya tam bir mozaik
çıktı. Ancak barış ve birarada yaşamaya uygun bir mozaik değil,
çatışma ve savaşa uygun bir mozaik. Nitekim Siyonizm, bir
devlet haline gelip İsrail'e dönüştükten sonra, bu mozayiği
kullanarak Arap devletleri arasındaki çatışmaları ya da devletler
içindeki içsavaşları körükleme imkanı elde edecekti.
Ortadoğu'da bir yüzyıldır devam eden, özellikle
de İsrail'in kurulmasından bu yana şiddetlenen karmaşanın
nedeni, işte bu Osmanlı-sonrası düzenlemeydi. Osmanlı sonrasında
oluşan "otorite boşluğu" hiç bir zaman doldurulamadı. Fransa
ve İngiltere Ortadoğu'ya istikrar değil, çatışma getirdiler.
İngiltere'nin koruyucu kanatları altında gelişen Siyonizm,
kısa sürede hem bölgenin geneline hem de bizzat İngiltere'nin
kendisine yönelik bir tehdit haline geldi.
Fransa ve İngiltere'nin yeni kurdukları devletlerde
yaptıkları düzenlemeler de istikrar bozucu nitelikteydi. Örneğin
Suriye'deki Fransız yönetimi, ülkede azınlık durumunda olan
Alevileri Sünnilere karşı kayırdı ve bugün hala sürmekte olan
azınlık iktidarına zemin hazırladı. Bu politika, Suriye'de
kalıcı bir Alevi-Sünni çatışmasının tohumlarını da attı.
Sömürgecilerin Mantığı
Osmanlı sonrasında Ortadoğu'da kalıcı bir
düzen ve istikrar oluşturulmamasının nedeni, sömürgecilerin
bunu yapabilecek bir güce sahip olmamaları değil, bunu yapmak
için gerekli olan stratejik anlayışa sahip olmamalarıydı.
Osmanlı, ele geçirdiği bölgelere "nizam" götürmeyi İlahi bir
görev sayan bir anlayışla yönetiliyordu. Sömürgeciler ise
sadece kendi menfaatlerini gözettiler ve bu menfaatler düzensizlik
gerektirdiğinde düzensizlik meydana getirdiler.
Bugünün siyasi literatürüyle, Osmanlı İmparatorluğu
"moralpolitik" (ahlaki) bir stratejik vizyona sahipti. Sömürgeciler
ise "reelpolitik" (katıgerçekçi) bir vizyonla hareket ettiler.
Bu nedenle, eğer kısa vadede kendilerine menfaat sağlıyorsa,
bir ülkeyi uzun vadede karmaşa ve istikrarsızlığa sürükleyecek
politikalar izlemekten çekinmediler.
İngiliz ve Fransız sömürgeciliği hep bu reelpolitik
mantıkla hareket etti. Ama bu mantık Ortadoğu'daki halkların
nefretini kazanmalarına yol açtı. Bu nedenle İngiltere ve
Fransa Ortadoğu'da çok az bir süre kalabildiler. Arap ülkelerinin
başına geçirdikleri kukla liderler, II. Dünya Savaşı'nın ardından
birer birer devrildi. İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu macerası
da böylece sona ermiş oluyordu.
İngiltere ve Fransa'nın ardından gerek Ortadoğu'ya
gerekse dünyanın başka bölgelerine egemen olan emperyal güç
ise elbette ki ABD oldu. Ancak ABD de aynı reelpolitik vizyonu
izledi. Bu nedenle Üçüncü Dünya'nın dört bir yanında kanlı
rejimleri destekledi, faşist cuntalarla işbirliği yaptı, terörist
gruplara yardım etti. Vietnam'ı bu reelpolitik vizyonla harabeye
çevirdi. ABD'nin "nizam" getirme gibi bir amacı yoktu, sadece
kendi uluslararası şirketlerinin ve silah endüstrisinin çıkarlarını
arıyordu.
ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisi de aynı yönde
gelişti. ABD'nin Ortadoğu'daki varlığı, Ortadoğu'ya "nizam"
getirmedi. Aksine, İsrail saldırganlığını ısrarla destekleyerek
bölgedeki kaosun temel nedenlerinden biri oldu. Bugün de hala
durum böyledir. ABD'nin zoruyla yürüyen barış süreci, Filistin
tarafına getirdiği dayatmalarla, bölgede yeni sıkıntılara
yol açacak bir niteliktedir.
ABD'nin eski Osmanlı coğrafyası olan Balkanlar'daki
stratejisi de yine bölgeye istikrar ve huzur getirecek nitelikte
değildir. Washington'ın Sırp saldırganlığına 1991'den 1995'e
kadar dört yıl boyunca hiç bir ciddi tepki göstermemesi bunun
bir göstergesiydi. 1995'te imzalanan Dayton Anlaşması ise,
Alia İzzetbegoviç'in de belirttiği gibi, bölgeye adalet değil,
sadece barış getirdi. Bugün Balkanlarda Osmanlı'nın mirası
olan müslüman halklar, hala "otorite boşluğu"nun tehdidi altındadırlar.
Ve tüm bunlar, Türkiye'nin önüne hem stratejik
bir fırsat, hem de tarihi bir misyon yüklemektedir.
Türkiye'nin Osmanlı Mirası
Türkiye'nin Osmanlı İmparatorluğu'nun varisi
olarak, eski Osmanlı toprakları üzerinde bir nüfuz elde etme
şansına sahip olduğu zaman zaman dile getirilen önemli bir
gerçektir. Ancak bundan daha da önemli olan, Türkiye'nin Balkanlar
ve Ortadoğu'ya "nizam" getirmiş olan yegane gücün mirasçısı
olmasıdır.
Bu mirasın Türkiye'ye ne gibi bir stratejik
ufuk kazandırdığına, üç ayrı yönde bakabiliriz. Birinci yön,
Balkanlar, ya da bizim eski "Rumeli"dir. Bu bölgedeki ülkelerin
hepsi eski Osmanlı vilayetleridirler. Dahası, bu ülkelerin
hepsinin içinde Osmanlı'dan kalan bir "Türko-İslami" nüfus
vardır ve bu nüfus; Batı Trakya, Bulgaristan Türkleri, Müslüman
Pomaklar, Makedonya, Arnavutluk, Sancak, Bosna-Hersek hattında
ilerleyen ve Balkanları ortasından ikiye bölen bir "yeşil
kuşak" oluştururlar. Bu kuşak, eğer iyi değerlendirilirse,
Türkiye için potansiyel bir etki alanıdır. Türkiye bu kuşak
üzerindeki Müslüman ve Türk nüfusun haklarını koruyarak bölge
siyaseti üzerinde söz sahibi olabilir.
Ortadoğu'ya baktığımızda bu bölgenin de eski
Osmanlı vilayetlerinden müteşekkil olduğunu görürüz. Bu durum
Türkiye için büyük bir avantajdır. Türkiye bu tarihsel mirası
daha etkili bir biçimde sahiplense, Ortadoğu'daki taraflar
arasında uzlaştırıcı bir rol oynayabilir, bölgede büyük bir
nüfuz elde edebilir. Fransa bile, bölgeye olan uzaklığına
rağmen, Suriye ve Lübnan'da geçirdiği bir kaç on yıllık sömürge
döneminin hatırasına, Ortadoğu'da nüfuz elde etmeye çalışmaktadır.
Hem de bölgeye "nizam" değil, karmaşa getirmiş bir güç olmasına
rağmen.
Üçüncü yön olan Kafkaslar/Orta Asya bölgesinde
de yine Türkiye için büyük bir potansiyel nüfuz alanı vardır.
Kafkaslar, tarih boyunca Rus zulmünden kaçarak Osmanlı'ya
sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı
toprağı olmasa da, Türklük bağıyla Türkiye'ye bağlıdır.
Bu tabloya baktığımızda Türkiye'nin stratejik
ufuklarının çok geniş olduğunu görürüz. Türkiye, eğer sahip
olduğu Osmanlı mirasını ekonomik ve siyasi güçle desteklerse,
gerçekten de 21. yüzyılda çok önemli bir bölgesel güç olabilir.
Bu durumda Avrupa ve ABD nezdindeki güç ve prestiji de tahmin
edilemeyecek derecede artacaktır. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya/Orta
Aysa gibi dünyanın sıcak bölgelerinde söz sahibi olan bir
ülkenin gücünün, Amerikalı ve Avrupalı stratejistlerin değerlendirmelerinde
önemli yer tutacağı açıktır.
Ancak tüm bu saydığımız stratejik yaklaşım
siyasi ve ekonomik güç kadar vizyon da gerektirir. Bu vizyonun
temelinde ise Türkiye'nin kendi kimliğini doğru tanıması ve
tanımlaması geliyor. Türkiye'ye stratejik bir etki alanı kazandıran
en önemli faktör, baştan beri vurguladığımız gibi, Osmanlı
mirasıdır.
Türkiye bu Osmanlı mirasına ciddi bir biçimde
sahip çıkmalıdır. Bu noktada yapılması gereken önemli işlerden
biri, Osmanlı'nın kurmuş olduğu "nizam"ı tarihsel delilleriyle
ortaya koymak ve dünyaya anlatmaktır. Bugün Balkanlar'daki
Sırp milliyetçileri ya da Arap ülkelerindeki aşırı Arap milliyetçileri,
Osmanlı'yı Balkanlar'ı ya da Ortadoğu'yu sömürmüş emperyalist
bir güç olarak resmetme çabasındadırlar. Bu asılsız ancak
etkili propagandaya karşı Türkiye tarihsel gerçekleri ortaya
koymalı, Osmanlı döneminde Balkanlar ve Ortadoğu'da nasıl
bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduğunu izah etmeli
ve bu tarihsel gerçeği aktif politikaları için temel haline
getirmelidir. Bu nedenle Türkiye'nin tarihçileri, sosyologları
ve tüm tanıtım-propaganda imkanları seferber edilmelidir.
Bu tür bir stratejik kültür politikasının
son derece etkili olacağından kimse kuşku duymamalıdır. Türkiye'nin
stratejik ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkabilmesiyle orantılı
olarak genişleyecektir. Türkiye'nin 21. asırda bir bölge gücü
haline gelmesi, tarihsel ve dini kimliklerin giderek daha
önemli hale geldiği dünyaya damgasını vurabilmesi, ancak böyle
mümkün olabilir.
|