|
İSLAM,
TARİHTE ORTADOĞU'YA BARIŞ VE HUZUR GETİRMİŞTİR
Filistin ve özellikle
Filistin'in kalbi olan Kudüs, İslam
tarihinin başından bu yana Müslümanlar
için kutsaldır. Müslümanların Filistin'i
kutsal olarak görmeleri ise bu bölgeye
barış ve huzur getirmelerine vesile
olmuştur. Bu makalede, bu gerçeğin bazı
tarihsel örneklerini ele alacağız.
Kudüs'ü müslümanlar için
kutsal yapan iki temel sebep vardır:
Müslümanların namaz kılmak için yöneldikleri
ilk kıble, Kudüs'tür. Ve Peygamberimizin
en büyük mucizelerinden biri sayılan
bir gecelik mirac yolculuğu, Mescid-i
Haram'dan Mescid-i Aksa'ya, yani Mekke'den
Kudüs'e olmuştur. Kuran'da bu gerçek
şöyle haber verilir:
"Bir kısım ayetlerimizi
kendisine göstermemiz için kulunu bir
gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz
Mescid-i Aksa'ya götüren O (Allah) yücedir.
Gerçekten O işitendir, bilendir." (İsra
Suresi, 1)
Kuran'da anlatılan peygamber
kıssalarında Filistin topraklarına işaret
eden ayetlerin pek çoğunda bu topraklardan
"bereketli kılınan, kutsal topraklar"
olarak bahsedilmektedir. Miracın anlatıldığı
üstteki ayette Mescid-i Aksa "çevresini
bereketlendirdiğimiz" şeklinde nitelendirilmektedir.
Hz. İbrahim'in ve Hz. Lut'un göçünün
anlatıldığı Enbiya Suresi'nde ise yine
aynı topraklar "bereketler verdiğimiz
yer" olarak geçmektedir. Öte yandan,
İsrail soyundan pek çok peygamberin
yaşadığı, Allah yolunda mücadele ettiği,
şehid düştüğü veya vefat edip defnedildiği
Filistin toprakları, bir bütün olarak
Müslümanlar için kutsaldır.
Nitekim son 1400 yıl
içinde Müslümanlar Kudüs'e ve Filistin'e
hep barış ve huzur getirmişlerdir.
Hz. Ömer'in Filistin'e
Getirdiği Barış ve Adalet
MS. 71 yılına dek, Kudüs
Yahudilerin başkentiydi. Ancak o yıl
Roma Orduları Yahudilere karşı büyük
bir saldırı düzenlediler ve büyük bir
vahşetin ardından onları bölgeden sürdüler.
Yahudiler için diaspora dönemi başlarken,
Kudüs ve çevresi de terkedilmiş bir
toprak haline gelmiş oluyordu.
Ancak Roma İmparatorluğu'nun
İmparator Konstantin döneminde Hıristiyanlığı
kabul etmesinin üzerine, Kudüs yeniden
ilgi odağı oldu. Hıristiyan Romalılar
Kudüs'te kiliseler inşa ettiler, Yahudilerin
de bölgede yerleşmesine yönelik yasakları
kaldırdılar. Filistin 7. yüzyıla dek
Roma (Bizans) toprağı olarak kaldı.
Kısa bir süre Persler bölgeyi ellerinde
tuttular, ama sonra Bizans yeniden Filistin'in
hakimi oldu.
Filistin tarihindeki
en büyük dönüm noktası ise, 637 yılında
bölgenin İslam orduları tarafından fethedilmesiydi.
Bu fetih, asırlardır savaşlara, sürgünlere,
yağma ve katliamlara sahne olan, farklı
inançlar arasında sık sık el değiştiren
ve değiştirdikçe de yeni vahşetler yaşayan
Filistin'e, barış ve huzurun yerleşmesi
anlamına geliyordu. İslam'ın hakimiyeti,
Filistin'de farklı inançların birarada
yaşayabileceği bir çağın başlangıcı
oldu.
Filistin, Peygamberimizden
sonraki ikinci halife olan Hz. Ömer
tarafından fethedildi. Hz. Ömer'in Kudüs'e
girişi, ardından buradaki farklı inançlara
karşı gösterdiği olağanüstü hoşgörü,
olgunluk ve nezaket, başlayan güzel
dönemin habercisiydi. İngiliz tarihçi
ve Ortadoğu uzmanı Karen Armstrong,
Holy War adlı kitabında, Hz. Ömer'in
Kudüs fethini şöyle anlatır:
Halife Ömer Kudüs'e beyaz
bir devenin üzerinde girdi, yanında
ise kentin Yunan yöneticisi Başrahip
Sophronius vardı. Halife kendisinin
öncelikle Tapınak Tepesine (yıkık olan
Hz. Süleyman mabedinin yerine) götürülmesini
rica etti ve dostu Muhammed'in Gece
Yolculuğu'nu (Mirac) yaptığı bu noktada
eğildi ve dua etti. Başrahip bu sahneyi
dehşet içinde izliyordu... "Son Günler"in
artık yaklaştığını sanmıştı. Daha sonra
Halife Ömer Hıristiyan tapınaklarını
görmek istedi ve tam Kutsal Mezar (Holy
Sepulchre) Kilisesi'ne gittiğinde, namaz
vakti geldi. Başrahip kendisini kibarca
namazını bu kilisede kılmaya davet etti,
ama Halife Ömer bu teklifi kibarca reddetti.
Eğer bu kilisede namaz kılarsa, sonra
bazı müslümanların bu olayı anıtlaştırmak
amacıyla buraya bir cami inşa etmek
isteyebileceklerini, bunun ise Kutsal
Mezar Kilisesi'nin yıkılması anlamına
geleceğini izah etti. Bu nedenle Halife
kiliseden çıkıp biraz daha ilerdeki
bir noktada namazını kıldı; nitekim
bugün tam bu noktada, Kutsal Mezar Kilisesi'nin
tam karşısında Halife Ömer'in adına
inşa edilmiş küçük bir cami bulunmaktadır.
Halife Ömer'in diğer
büyük camii ise, tam Tapınak Tepesi'nde
yapıldı. Yıllardır Hıristiyanlar, yıkık
Yahudi Tapınağının yer aldığı bu alanı,
şehrin çöp yığınağı olarak kullanıyorlardı.
Halife, Müslümanların bu çöpleri temizlemelerine
kendi elleriyle yardım etti ve burada
Müslümanlar iki mabed inşa ederek İslam'ı,
İslam'ın dünyadaki üçüncü kutsal şehrine
yerleştirmiş oldular. 1
Kısacası Müslümanlarla
birlikte Kudüs'e ve tüm Filistin'e "medeniyet"
geldi. Birbirlerinin kutsal değerlerine
saygı göstermeyen, birbirlerini sırf
farklı inançlara sahip oldukları için
katliamdan geçiren vahşi ve barbar inançların
yerine, İslam'ın adil, hoşgörülü ve
mutedil kültürü hakim oldu. Hz. Ömer'in
fethinden sonra Filistin'de Müslümanlar,
Hıristiyanlar ve Yahudiler asırlar boyu
barış ve huzur içinde yaşadılar. Müslümanlar
hiç kimseyi zorla İslamlaştırmaya çalışmadılar,
ancak İslam'ın Hak Din olduğunu gören
bazı gayrımüslimler kendi rızalarıyla
İslam'ı seçtiler.
Filistin'deki bu barış
ve huzur, bölge, Müslümanların hakimiyetinde
olduğu sürece devam etti. Ancak 11.
yüzyılın sonunda, bölgeye dışardan işgalci
bir güç girdi ve Kudüs'ün medeni topraklarını,
görülmemiş bir barbarlık ve vahşetle
yağmaladı. Bu barbarlar, Haçlılardı.
Filistin'deki Müslüman
hoşgörüsünün tablosu: Kubbet'üs Sahra
ve Kutsal Mezar Kilisesi karşı karşıya
Filistin'deki Müslüman hoşgörüsünün
tablosu: Kubbet'üs Sahra ve
Kutsal Mezar Kilisesi karşı
karşıya |
Haçlıların Vahşeti
Haçlı ordusunun Kudüs'teki
Müslümanlara karşı gerçekleştirdiği
katliam ve yağmayı tasvir eden
bir Hıristiyan tablosu. |
Haçlı ordusunun Kudüs'teki
Müslümanlara karşı gerçekleştirdiği
katliam ve yağmayı tasvir eden bir Hıristiyan
tablosu.
Filistin'de her üç dinin
mensupları barış ve huzur içinde yaşarken,
Avrupa'daki Hıristiyanlar bir "Haçlı"
seferi organize etmeye karar verdiler.
Papa II. Urban'ın 25 Kasım 1095 günü
Clermont Konseyi'nde yaptığı çağrı ile,
"Kutsal Toprakları Müslümanlardan kurtarmak"
ve asıl olarak da Doğu'nun efsanevi
zenginliğine ulaşmak üzere yüzbinin
üzerinde insan Avrupa'nın dört bir yanından
Filistin'e doğru yola çıktı. Uzun ve
yıpratıcı bir seferden ve Müslümanlara
karşı gerçekleştirdikleri pek çok yağma
ve katliamdan sonra 1099 yılında gerçekten
de Kudüs'e vardılar. Yaklaşık 5 hafta
süren uzun bir kuşatmanın ardından şehir
düştü ve Haçlılar kente girdiler. Ve
dünya tarihinde eşine az rastlanır bir
vahşet gerçekleştirdiler. Şehirdeki
tüm Müslümanları ve Yahudileri kılıçtan
geçirdiler. Bir tarihçinin ifadesiyle
"buldukları tüm Arapları ve Türkleri
öldürdüler... erkek veya kadın, hepsini
katlettiler."2
Haçlılardan biri, Raymund
of Aguiles, bu vahşeti "övünerek" şöyle
anlatıyordu:
Görülmeye değer harika
sahneler gerçekleşti. Adamlarımızın
bazıları - ki bunlar en merhametlileriydi
- düşmanların kafalarını kesiyorlardı.
Diğerleri onları oklarla vurup düşürdüler,
bazıları ise onları canlı canlı ateşe
atarak daha uzun sürede öldürüp işkence
yaptılar. Şehrin sokakları, kesilmiş
kafalar, eller ve ayaklarla doluydu.
Öyle ki yolda bunlara takılıp düşmeden
yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün
bunlar, Süleyman Tapınağı'nda yapılanların
yanında hafif kalıyordu. Orada ne mi
oldu? Eğer size gerçekleri söylersem,
buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En
azından şunu söyleyeyim ki, Süleyman
Tapınağı'nda akan kanların yüksekliği,
adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu.
3
Haçlı ordusu Kudüs'te
iki gün içinde yaklaşık 40 bin müslümanı
üstte anlatılan yöntemlerle vahşice
öldürdü.4
Filistin'in, Hz. Ömer'den
bu yana süren barış ve huzuru, korkunç
bir katliamla sona ermiş oldu. Haçlılar,
bir sevgi ve merhamet dini olan Hıristiyanlığın
tüm ahlaki kıstaslarını çiğneyerek,
sözde Hıristiyanlık adına terör uyguladılar.
Selahaddin Eyyubi'nin
Adaleti
Barbar Haçlı ordusu,
Kudüs'ü kendisine başkent yaptı ve sınırları
Filistin'den Antakya'ya kadar uzanan
bir Latin Krallığı kurdu. Ancak Filistin'e
vahşet getiren Haçlıların ömrü fazla
uzun olmayacaktı. Ortadoğu'daki tüm
Müslüman emirlikleri "cihad" bayrağı
altında birleştiren Selahaddin Eyyubi,
1187'deki Hıttin Savaşı'nda tüm Haçlı
Ordusunu bozguna uğrattı. Savaşın ardından
Haçlı ordusunun iki kumandanı, Reynauld
of Chatillon ve Kral Guy, Selahaddin
Eyyubi'nin huzuruna çıkarıldı. Selahaddin
Eyyubi, daha önce Müslümanlara karşı
uyguladığı korkunç vahşetlerle ünlenmiş
olan Reynauld of Chatillon'u idam etti,
ancak aynı suçları işlememiş olan Kral
Guy'u serbest bıraktı. Filistin toprakları
bir kez daha adaletin ne olduğu görüyordu.
Selahaddin Eyyubi Hıttin'ın
hemen ardından-tam da Peygamberimizin
bir gecede Mekke'den Kudüs'e götürüldüğü
kutsal Mirac günü-Kudüs'e girerek 88
yıldır Haçlı işgali altında olan şehri
kurtardı. Haçlılar, 88 yıl önce Kudüs'ü
aldıklarında içindeki tüm Müslümanları
katletmişlerdi ve bu yüzden bu sefer
de Selahhaddin Eyyubi'nin aynı vahşeti
kendilerine yapacağını korkuyla bekliyorlardı.
Oysa Selahhaddin Eyyubi kentteki Hıristiyanların
hiç birine dokunmadı. Dahası, sadece
Latin (Katolik) Hıristiyanların şehri
terketmelerini emretti-"Haçlı" kimliğine
sahip olmayan Ortodokslar şehirde yaşamaya
ve diledikleri gibi ibadet etmeye devam
edebilirlerdi. İngiliz tarihçi Karen
Armstrong, Müslümanların bu ikinci Kudüs
fethini şöyle anlatır:
2 Ekim 1187'de Selahaddin
ve ordusu Kudüs'e fatihler olarak girdiler;
gelecekteki 800 yıl boyunca şehir bir
Müslüman kenti olacaktı... Selahaddin
(katliam yapmamak üzere) önceden Hıristiyanlara
verdiği sözü tuttu ve şehri yüksek İslami
prensiplere göre aldı. Kuran'da emredilmiş
olduğu gibi şiddetten kaçındı, 1099
yılındaki katliamların öcünü almaya
kalkmadı. Tek bir Hıristiyan öldürülmedi,
hiç bir yağma yapılmadı. Esirleri serbest
bırakmak için istenen fidyeler ise son
derece düşük tutuldu... Kuran'da emredildiği
gibi, esirlerin çoğunu da hiç bir fidye
almadan serbest bıraktı... Selahaddin'in
kardeşi El-Adil, bin kadar esirin kendi
hizmetine verilmesini istedi ve sonra
hepsini - acınacak durumda olduklarını
gördüğü için - karşılıksız olarak serbest
bıraktı... Şehirdeki zengin Hıristiyanlar,
değerli eşyalarını yükleyip şehirden
bir an önce gittiler, oysa ellerindeki
para, şehirdeki tüm savaş esirlerinin
fidyesini ödemeye fazlasıyla yetiyordu.
Başrahip Heraclius, herkes gibi 10 dinarlık
fidyesini ödedi, sonra da şehri hazinelerle
dolu arabalarla terk etti. 5
Kısacası Selahaddin Eyyubi
ve onun komutasındaki Müslümanlar, Hıristiyanlara
karşı son derece adil ve merhametli
davranmışlar, hatta onlara kendi liderlerinden
çok daha fazla merhamet etmişlerdi.
Richard the Lionheart

Richard the Lionheart
|
Kudüs'ten sonra, Filistin'in
diğer şehirlerinde de Haçlıların vahşeti
ve Müslümanların adaleti sürdü. İngiliz
tarihinde büyük bir kahraman gibi tanıtılan
Richard the Lionheart (Aslanyürekli
Richard), 1191 yılında, Akra kalesinde
aralarında pek çok kadın ve çocuğun
da yer aldığı tam 3000 müslümanı boyunlarını
vurdurarak alçakça katletmişti. Müslümanlar
bu vahşetlere şahit olmalarına rağmen,
hiç bir zaman aynı yöntemlere başvurmadılar,
Allah'ın "Ey iman edenler, bir topluluğa
olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya
sürüklemesin" hükmü uyarınca (Maide
Suresi, 2), hiç bir zaman masum sivillere
karşı şiddet uygulamadılar. Mağlup ettikleri
Haçlı ordularına karşı dahi, gereksiz
şiddet kullanmadılar.
Haçlıların vahşeti ve
ardından gelen Müslüman adaleti, tarihi
bir gerçeği bir kez daha göstermiş oluyordu:
Filistin'de farklı inançlara birarada
yaşama şansı veren adil bir yönetim,
ancak İslam'ın prensiplerine göre kurulan
bir yönetim olabilirdi. Bu gerçek, Selahaddin
Eyyubi'den sonraki 7 yüzyıl boyunca,
özellikle de Osmanlı döneminde ispatlanmaya
devam etti.
Osmanlı İmparatorluğu'nun
Adaletli ve Hoşgörülü Yönetimi
1514 yılında Yavuz Sultan
Selim'in Kudüs'ü ve civarını fethi ile
birlikte, Filistin'de yaklaşık 400 yıl
sürecek Osmanlı yönetimi başladı. Bu
dönem, Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde
olduğu gibi, Filistin'de de barışı,
istikrarı ve "farklı inançların birarada
yaşaması"nı sağlayacaktı.
İslam'ın hoşgörüsü Osmanlı'da
da tecelli etti. Kilise, sinagog ve
cami uyum içinde bir arada var oldu.
Osmanlı İmparatorluğu,
"millet sistemi" adı verilen bir düzenle
yönetiliyordu ve bu sistemin en temel
özelliği, farklı inançlara sahip insanlara,
kendi inançlarının ve hatta hukuklarının
gerektirdiği şekilde yaşama imkanı tanımasıydı.
Kuran'da "Kitab ehli" olarak tanımlanan
Hıristiyanlar ve Yahudiler, Osmanlı
topraklarında hoşgörü, güvenlik ve özgürlük
buldular.
Bunun en büyük nedeni,
Osmanlı'nın Müslümanlar tarafından yönetilen
bir İslam devleti olmasına karşın, tebasını
zorla İslamlaştırmak gibi bir amaca
sahip olmamasıydı. Aksine, Osmanlı devleti,
gayrı müslimlere de güvenlik ve huzur
sağlamayı, onları adaletle ve İslam
idaresinden razı olacakları şekilde
yönetmeyi hedefliyordu.
İslam'ın hoşgörüsü Osmanlı'da
da tecelli etti. Kilise, sinagog
ve cami uyum içinde bir arada
var oldu. |
Oysa aynı dönemlerde
dünya üzerindeki diğer büyük devletler
çok daha katı bir anlayışa, baskıcı
ve müsamahasız bir yönetim anlayışına
sahipti. İspanya Krallığı, İber Yarımadası'nda
Müslümanların ve Yahudilerin varlığına
tahammül edememiş ve her iki topluma
karşı büyük bir vahşet uygulamıştı.
Diğer pek çok Avrupa ülkesinde Yahudilere
sadece Yahudi oldukları için baskılar
uygulanıyor (örneğin gettolara hapsediliyorlar),
hatta kimi zaman toplu katliamlara ("pogrom"lara)
hedef oluyorlardı. Hıristiyanlar birbirlerine
karşı bile tahammülsüzdüler; Katolik
ve Protestanlar arasındaki çatışmalar,
16. ve 17. yüzyıl boyunca Avrupa'yı
kan gölüne çevirdi. 1618-48 yılları
arasında yaşanan "30 Yıl Savaşları",
temelde Katolik-Protestan çatışmasının
bir sonucuydu. Bu savaş sonucunda Orta
Avrupa adeta bir harabeye döndü, sadece
Almanya'da 15 milyonluk nüfusun üçte
biri yok oldu.
Bu ortamda Osmanlı'nın
kurduğu idarenin son derece insancıl
olması kuşkusuz önemli bir gerçektir.
Pek çok tarihçi ve siyaset
bilimci de bu gerçeğe dikkat çekmektedir.
Bunlardan biri, dünyaca ünlü Ortadoğu
uzmanı Columbia Üniversitesi'nden Prof.
Dr. Edward Said'dir. Kudüslü Hıristiyan
bir aileden gelen ve Amerikan üniversitelerinde
çalışmalarını sürdüren Edward Said,
İsrail'de yayınlanan Ha'aretz gazetesinin
kendisiyle yaptığı bir röportajında
Ortadoğu'da kalıcı bir barışın inşa
edilebilmesi için "Osmanlı Millet Sistemi"ni
önermiştir. Said'in yorumu şöyledir:
Arap dünyasındaki diğer
azınlıklar nasıl yaşayabiliyorsa, (Araplar
arasındaki) bir Yahudi azınlığının yaşaması
da mümkündür... Bu, Osmanlı İmparatorluğu
altında gayet iyi işlemiştir. Onların
sistemi, şu an sahip olduğumuzdan çok
daha insancıl gözükmektedir. 6
İslam Hoşgörüsünün
Kaynağı: Kuran Ahlakı
Osmanlı İmparatorluğu'nun
ve diğer Müslüman devletlerin son derece
hoşgörülü, adil ve insancıl yönetimler
kurmasının temel nedeni, Kuran'da bu
şekilde bir yönetimin emredilmiş olmasıydı.
Hz. Ömer'in, Selahaddin Eyyubi'nin,
Osmanlı padişahlarının ve daha nice
Müslüman hükümdarın (bugün Batılılar
tarafından da kabul ve takdir edilen)
bir hoşgörü, merhamet, adalet ve medeniyet
sergilemelerinin nedeni, Allah'ın Kuran'daki
emirlerine olan sadakatleriydi. İslami
yönetim anlayışının temelini oluşturan
bu emirlerin bazıları şöyledir:
Şüphesiz Allah, size emanetleri
ehline (sahiplerine) teslim etmenizi
ve insanlar arasında hükmettiğinizde
adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla
Allah, size ne güzel öğüt veriyor!..
Doğrusu Allah, işitendir, görendir.
(Nisa Suresi, 58)
Ey iman edenler, kendiniz,
anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine
bile olsa, Allah için şahidler olarak
adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister
zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü
Allah onlara daha yakındır. Öyleyse
adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza
uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü
geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz
Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
(Nisa Suresi, 135)
Allah, sizinle din konusunda
savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara
iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli
davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü
Allah, adalet yapanları sever. (Mümtehine
Suresi, 8)
Siyaset literatüründe
"iktidar dejenere eder ve mutlak iktidar
da mutlak olarak dejenere eder" şeklinde
bir söz vardır. Bununla, siyasi iktidarı
ele geçiren herkesin, bu iktidarın sağladığı
imkanlar sonucunda ahlaki yönden dejenere
olduğu ifade edilir. Bu kural gerçekten
de insanların çoğu için geçerlidir.
Çünkü bu çoğunluk, ahlakını kendi üzerindeki
toplumsal yaptırımlara göre belirler.
Bir başka deyişle, toplumun kınamasından
veya cezalandırmasından korktuğu için
ahlaksızlıklardan veya suçlardan geri
durur. İktidar ise onlara güç sağlar
ve toplumun yaptırımını azaltır. Bunun
sonucunda da dejenere olur, yani ahlaktan
kolayca taviz verir hale gelirler. Eğer
ellerinde mutlak bir güç varsa, yani
bir ülkenin mutlak hakimi olurlarsa,
kibirlerini tatmin etmek için her yolu
deneyebilirler.
Bu "dejenerasyon kuralı"nın
geçerli olmadığı tek insan modeli, Allah'a
samimi olarak iman eden, O'ndan korkan
O'nun rızası için dine sarılan, dine
göre yaşayan insanlardır. Ahlakları
topluma bağlı olmadığı için, en mutlak
iktidar dahi onları etkilemez. Allah
Kuran'da bu ideal hükümdar modeline
örnek olarak Hz. Davud'u vermiş, onun,
kendisinden hüküm sormaya gelen insanlara
hükmederken dahi, bir yandan büyük bir
teslimiyet ve boyuneğicilik içinde Allah'a
dua edip yalvarmasını örnek göstermiştir.
(Sad Suresi, 24)
İslam tarihinin adaletli,
müşfik, mütevazi ve olgun hükümdarlarla
dolu olması, Allah'ın Müslümanlara Kuran'da
öğrettiği bu ahlaktan kaynaklanmaktadır.
Müslüman bir yönetici Allah'tan korktuğu
için, kendisine verilen hiç bir imkan
ve iktidar onu dejenere etmez, şımartmaz,
kibirlendirip zalimleştirmez. (Elbette
İslam tarihinde de İslam ahlakından
uzaklaşarak "dejenere olmuş" yöneticiler
ortaya çıkmıştır, ama bunların hem sayısı
hem de etkisi sınırlıdır.)
Sonuç
Tarih, İslam'ın, Ortadoğu'ya
adaletli, hoşgörülü, müşfik bir yönetim
tarzı sunan tek inanç sistemi olduğunu
göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun
bölgeden çekilmesiyle bitmiş olan "Pax
Ottomana" (Osmanlı Barışı) bugün hala
telafi edilebilmiş değildir. Osmanlı'nın
ardından Ortadoğu önce Avrupalı sömürgecilerin
yönetime geçmiş, daha sonra da İsrail'in
işgalci ve mütecaviz politikalarının
hedefi olmuştur.
Ortadoğu'daki mevcut
çatışmaların ise temel bir nedeni vardır:
Tarafların barışa yanaşmaktaki isteksizlikleri.
İsrail'in yapması gereken, Birleşmiş
Milletler'in 242 sayılı kararına uyarak
1967 öncesi sınırlarına geri çekilmesi,
Filistin halkının haklarını tanıması
ve teslim etmesidir. Filistinlilerin
(ve diğer Arapların) yapması gereken
ise "İsrail'i denize dökmek, tüm Yahudileri
sürgün etmek" gibi hedefleri terk edip,
"Yahudilerle bir arada yaşamayı" kabul
etmektir. Ve en önemlisi, haklı mücadelelerini,
sivil insanlara karşı uygulanan barbarca
terör eylemleriyle kirletmemektir.
Kısacası Ortadoğu'ya
barışın gelmesi için, tarafların ılımlı
ve hoşgörülü olmayı kabul etmeleri,
Yahudi ırkçılığından veya Arap şovenizminden
kurtularak barış için samimi bir çaba
göstermeleri gerekmektedir. Bunun için
gereken vizyon ise, İslam ahlakının
tarihte Ortadoğu'ya öğrettiği meziyetlerde
saklıdır.
Dipnotlar
1- Karen Armstrong, Holy War, MacMillan, London,
1988, s. 30-31 
2- Geste Francorum, or
the Deeds of the Franks and the Other
Pilgrims to Jerusalem, trans. Rosalind
Hill, London, 1962, s. 91 
3- August C. Krey, The
First Crusade: The Accounts of Eye-Witnesses
and Participants, Pinceton & London,
1921, s. 261 
4- August C. Krey, The
First Crusade: The Accounts of Eye-Witnesses
and Participants, Pinceton & London,
1921, s. 262 
5- Karen Armstrong, Holy
War, s. 185
6- 18.8.2000, Ha'aretz
Gazetesi; MiddleEast.Org, August 2000
 |