|
SAVUNMA SİSTEMİ MUCİZESİ
SİSTEMİN DÜŞMANLARI
En basit tanımıyla kontrolsüz hücre çoğalması olarak tarif
edilebilecek kanser, hangi türde olursa olsun başlangıçta
normal, sağlıklı bir hücreden doğar ve en azından gelişmesinin
başlarında bu normal hücrenin temel özelliklerini taşır. Ancak
bu hücreler bazı yeteneklerini kaybederler. Özellikle de yakınlarından
veya organizmanın bütününden gelen ve hücre bölünmesini ayarlamaya
yarayan mesajlara cevap verme yeteneklerini...
Bu tür bir bozukluk ortaya çıktığında hücre kendi çoğalmasını
ve dolayısıyla dokuların büyümesini kontrol edemez. Ayrıca
"durmaksızın bölünme özelliği" genetik olarak yeni hücrelere
de aktarıldığından gittikçe yayılan bir yapıyla vücutta tümörler
oluşur ve bu hücreler komşu dokuları istila etmeye başlarlar.
Bozulan bu hücreler, diğer hücrelerin besinlerini yerler ve
ihtiyaç duyulan aminoasit kaynaklarını tüketirler, genişleyen
hacimleriyle de vücuttaki geçişleri kapatırlar. Biraraya gelip
akciğer, beyin, karaciğer, böbrek gibi organların normal,
sağlıklı hücrelerini çevreleyerek, organın faaliyetlerini
yerine getirmesine engel olduklarından hayati açıdan tehlikeli
bir yapı oluşturabilirler.
|
Kanser hücreleriyle
(pembe), lenfositlerin (sarı) savaşı. |
Normal hücreler ancak komşu hücrelerden emir aldıkları takdirde
çoğalırlar. Bu sistem tamamiyle organizmanın güvenliği içindir.
Fakat bu mekanizmaya karşı sağır kalan kanser hücreleri, sahip
oldukları çoğalma sistemleri üzerindeki "kontrolü" reddederler.
Yalnız buraya kadar tarif edilen kanser türü, savunma sistemi
için bir problem değildir. Aşırı derecede büyüyen ve sayıları
artan kanser hücreleriyle güçlü bir bünye yani güçlü bir savunma
sistemi kolaylıkla mücadele edebilir ve hastalığı yenebilir.
Esas problem; kanser hücrelerinin bir enzim (pac-man enzimi)
aracılığı ile kendi zarını delip kan ve lenf sıvılarına sızarak
vücudun dolaşım sistemine (taşıma ağına) girdikten sonra uzaktaki
dokulara, hücrelere ulaşmalarıyla başlar.
Ortaya çıkan tablo gerçekten kaygı vericidir. Vücuttaki bir
takım hücreler, o dakikaya kadar sağlıklı bir şekilde görmemizi,
duymamızı, nefes almamızı, hayatımızı sürdürmemizi sağlayan
tam bir işbirliği içinde çalışırlarken bir anda komşu hücrelerden
aldıkları "dur" emrine uymaz ve asileşirler. Bu emri dinlemekten
vazgeçip, çoğalmaya büyük bir hızla devam eder ve kimi zaman
organizmanın tümüyle ölümüne yol açacak bir tahribat sürecini,
gittikçe artan bir hızla gerçekleştirirler.
Vücudumuzu bir ülkeye, savunma sistemimizi de bu ülkenin
çok yetenekli, kuvvetli, tam donanımlı ordusuna benzetirsek,
kanser hücrelerini de ülkedeki isyancılara benzetebiliriz.
Bu isyankar topluluk, her geçen gün sayılarını biraz daha
arttırarak, mevcut yapıyı bozma eylemlerine devam eder. Ancak,
söz konusu ülkenin ordusu, kolay kolay yenilebilecek bir yapıda
değildir.
Gerçekten de savunma sisteminin ön cephe savunucuları olan
makrofajlar, saldırganla karşılaştıklarında hemen onu çevrelerler
ve özel olarak ürettikleri bir tür proteinle kanser hücrelerini
yok ederler. Ayrıca sistemin güçlü ve zeki savaşçıları olan
T hücreleri ve onların eşsiz silahları antikorlar, hücre zarını
delerek vücuda ve lenf sıvılarına karışmaya başlayan kanser
hücrelerini öldürürler. Kanser gelişirken dahi savunma sisteminin
bu savunması devam eder. Bu şekilde hastalık iyice geliştikten
sonra bile savunma hücreleri, kanserin gelişimini ve ilerlemesini
yavaşlatıcı etkiye sahiptir.
Her insan hücresinde bulunan, kanseri önleyici düzenlemelerden
biri de, hücrenin intihar sistemidir (apoptosis). Apoptosis,
hücrede DNA'daki bir hasar, bir tümör oluşumu ya da kanser
önleyici genin (P53) etkisinin azalması sonucu ortaya çıkabilir.
Tek başına düşünüldüğünde olumsuz bir olay gibi görünen hücrenin
intiharı, aslında bu tip hayati bozuklukların önüne geçerek,
bir sonraki nesle aktarılmasını önlediğinden, çok büyük önem
taşır. Düşünün ki, tüm organizmaya yöneltilmiş olan potansiyel
kanser tehlikeleri, tek bir hücrenin kaybedilmesinden tabii
ki çok daha makuldur. Kendi bünyelerinde tüm vücuda zarar
verecek bir bozulma olduğunu fark eden (!) hücrelerimiz, kendi
hayatları pahasına insanı kurtarmak için bu süreci başlatırlar.
Hücre gerekli durumlarda tam
bir disiplin sergileyerek yaşamına son verir. |
Kanserin hayati tehdit oluşturacak yapıya gelmesi, hastalıklı
hücrelerin bu intihar sisteminden kaçıp kurtulmayı başardıkları
zamandır. Bu durumda ise kontrolsüz çoğalmaya karşı ikinci
bir savunma mekanizması devreye girer. Bu mekanizmadan da
kurtulmaları durumunda onları başka bir aşama bekler; "kriz"
dönemi. Bu basamakta, önceki emniyet sisteminden kurtulmuş
hücreler toplu halde ölürler. Fakat bunların arasında bir
hücre, yine krizden kurtulmayı başarır. Bu "asi" bir kanser
hücresidir ve bu asi karakterini miras bırakacağı torunları
oldukça fazla sayıda çoğalacaktır. Artık hasta için yoğun
bir kanserle mücadele dönemi başlamıştır.
Acaba kanser hücrelerini bu denli başarılı kılan sebep sadece,
komşu hücrelerden emir almadan, kontrolsüz bir şekilde kendi
başlarına çoğalabilmeleri midir? Bu başarının ardında başka
nedenler de vardır:
Hücreler, yüzeylerinde nerede bulunmaları gerektiğini gösteren
bir tür adres sistemi taşırlar. Vücuttaki tüm hücreler tarafından
da okunabilen bu adresleme sistemi sayesinde hiçbir hücre,
diğerinin yerini işgal etmez ve hepsi ait olduğu yerde kalır.
Bu, dokuların bütünlüğünü sağlayan bir sistemdir. Nerede bulunması
gerektiğini bilen, başka yere gitmeyen ve başkasının kendi
yerine gelmesine izin vermeyen hücreler, bu hareketleriyle
vücudun sağlıklı kalmasını da sağlamış olurlar. Çünkü, bir
yere tutunamayan ya da uygun olmayan bir yere tutunan hücreler
intihar ederler. Ama bu sistemle, hücrelerin yersiz kalması
ya da uygunsuz bir yere tutunması engellendiği için hücre
intiharları da önlenmiş olur. Yalnız bu kolay bir işlem değildir.
Bunun için tüm hücrelerin kendi yerlerini ve diğerlerinin
yerlerini tanımaları, birbirlerinin yerlerini işgal etmemeleri
gerektiğini bilmeleri gerekir. Bunu da, bulundukları yere
tutunmalarını sağlayan bir takım aracı moleküller sayesinde
öğrenirler. Ancak bazen bu aracı moleküllerin bulunmaması
ya da işlememesi gibi durumlar olur. İşte kanser hücrelerinin
sahip oldukları avantajlardan birisi de budur. Engelleyici
moleküllerin olmadığı durumlarda kanser hücrelerinin yayılması
daha hızlı olur. Ayrıca kanser hücrelerinin bir yere demir
atma bağımlılıkları yoktur. Bu kuralı tanımayarak bozarlar
ve hiçbir yere tutunmadan da yaşayabilirler.
Akyuvarlar, vücutta sabit yeri bulunmayan istisna hücrelerdir. Bunlar
"metalloproteinase" denilen özel bir enzim ile diğer hücre
zarlarını ve dokularını delip engelleri yok ederler. Dolayısıyla
vücudun istedikleri kısımlarına rahatlıkla gidebilirler. Savunma
hücreleri bu enzimi düşmana ulaşabilmek için kullanırken,
kanser hücreleri aynı enzimi bambaşka bir amaç için kullanırlar.
Onların amacı sağlıklı hücrelere saldırmak ve istila etmektir.
Kanser hücresinin maharetleri yalnızca bunlar değildir. Savunma
ordusuna karşı oynadığı bazı oyunlar da vardır. Ancak burada
bir pandomim ustasından ya da tiyatro sanatçısından bahsetmediğimize
göre, bir hücrenin söz konusu oyunları nasıl oynadığı oldukça
düşündürücüdür. Bu üstün akıl gösterisi oyunlara geçmeden
önce buraya kadar anlattıklarımıza bir göz atalım.
Savunma ordumuzun aşama aşama, düşmana karşı bir takım barikatlar
kurması normal karşılanabilecek bir durum mudur? Ordu diye
bahsettiğimiz bu yapı, ancak elektron mikroskobuyla görülebilen
hücrelerden oluşmaktadır. Bulundukları bölgeleri koruyup gözetmeleri,
gerektiğinde içlerinde bulundukları bedenin sahibi için canlarını
feda etmeleri, hiç yılmayıp mücadelelerini sürdürmeleri...
Bunların hiçbiri rastlantı ürünü değildir. Tartışmasız, burada
bilinçli ve organize bir faaliyetin varlığı açıkça görülmektedir.
Tüm bu zor görev, çok iyi eğitim görmüş olan bir trilyonluk
insan topluluğuna emanet edilmiş olsaydı acaba ne olurdu?
Başarı grafiği bu kadar yüksek olur muydu? Komutanlar, bütün
bu kalabalığa, -uygulanan katı disiplin kurallarına ve yaptırımlara
rağmen- söz geçirebilirler miydi? Buradaki insanların sadece
birkaçı bile, üretmeleri gereken salgının, yani antikorun
formülünü unutsa, tembellik edip yapmasa, tam intihar etmesi
gereken yerde vazgeçse... Söz konusu mücadele acaba başarıyla
sonuçlanabilir miydi? Trilyonluk bir ordu hiç kargaşa çıkmadan,
mücadelesine hatasız devam edebilir miydi? Bu savaşın organizasyonunun,
bunca askerin eğitiminin altından kalkabilecek kaç tane cesur
ve akıllı yönetici bulunabilir? Ama savunma hücrelerimizin
hiçbir yöneticiye ihtiyaçları yoktur, sistemin işleyişinde
de hiçbir zorlukla, kargaşayla karşılaşmazlar. Çünkü bu sistemi
tüm detaylarıyla mükemmel bir biçimde kuran ve sistemin elemanlarına
da yapacakları işi ilham eden Allah'tır. Secde Suresi'nin
5. ayetinde; "gökten yere her işi O evirip düzene koyar..."
diye haber verilir. Ve savunma elemanı hücreler de bu savaşı
Allah'ın ilhamıyla hiç durmaksızın ve zorlanmaksızın devam
ettirirler.
KANSER HÜCRELERİNİN OYUNLARI
Unutulmamalıdır ki, kanser hücreleri aslında vücudun kendisine
ait hücrelerdir ve insanın kendi moleküler damgasını taşırlar.
Bu nedenle kanser hücrelerinin, savunma hücreleri tarafından
tanınmaları kolay değildir. Dahası kanser hücreleri, nasıl
olduğu hala anlaşılamayan bir yöntemle antikorların bir kısmını
kendilerine bağlamayı başarırlar.
Antikorlar, bilindiği gibi düşman hücrelerin faaliyetlerini
durduran proteinlerdir. Ancak bilinmeyen bir nedenle, kanser
hücreleri antikorlardan tam ters bir şekilde etkilenirler.
Faaliyetleri duracağına artar, tümör daha hızlı ve güçlü bir
şekilde yayılır.
Kanser hücresinin üzerine bağlanan antikorlar, kanser hücresiyle
bir anlamda işbirliği yaparlar. Diğer antikorlar, üzerine
antikor bağlanmış kanser hücresine bir müdahalede bulunmazlar.
Böylece kanser hücresi bir anlamda kendisini kamufle etmiş
olur.
 |
Öldürücü
T hücreleri kanserli bir hücreye saldırıyor |
 |
Kanserli
hücreler yalnız hareket etmezler. Kanserli hücrelerle
işbirliği yapan ve haberleşen bir çok hücre bulunur.
(sağ alt resim göğüs kanseri, büyük resim cilt
kanseri) |
|
Antikorların düşmanla yaptığı işbirliği daha geniş boyutlara
da ulaşabilir. Kimi zaman diğer antikorlarla birleşerek, "sahte
baskılayıcı T hücreleri" oluştururlar. Bu sahte T hücreleri
pek çok antikora "tehlike yok" sinyali verir. Fakat kimi zaman
bundan daha kötüsü de olur ve sahte baskılayıcı T hücresi
yerine, "sahte yardımcı T hücresi" oluştururlar. Bu sefer
emir çok daha fazla sayıda antikor için geçerlidir. Kanser
hücrelerinin rahatça gelişmesi için bundan daha uygun bir
koşul düşünülemez.
Bunun dışında kanser hücreleri bazen "tuzak antijenler" yayarak,
kendilerini savunma sisteminin saldırılarından koruma yoluna
giderler. Bu tümörler yüzeylerinden o kadar çok sayıda antijen
yayarlar ki, kan bu antijenlerle taşar. Halbuki bu antijenler
sahtedir ve bünyeye doğrudan hiçbir zararları yoktur. Fakat
antikorların bundan haberi olmadığından, düşman sandıkları
bu antijenlere karşı derhal bir mücadeleye girişirler.
Tüm bu karmaşa esnasında gerçek ve tehlikeli kanser hücreleri
de rahatsız edilmeden, keşfedilmeden düşmanının elinden kurtulmayı
başarmış olurlar.
AKILLI BİR DÜŞMAN: AIDS
İlk bölümlerde virüslerden bahsedilmiş ve yaşamımızda ne
kadar önmeli bir rol oynadıklarına değinilmişti. İşte bu virüslerin
neredeyse en tehlikelisi, insanoğlunu en çok uğraştıranı ve
belki de daha uzun yıllar uğraştıracak olanı "HIV" virüsüdür.
Çünkü bu mikro varlık, diğer virüslerden farklı olarak, savunma
sistemini tamamen devre dışı bırakır. Savunma sistemi çalışmayan
bir insanın yaşamını devam ettirmesi ise imkansızdır.
İnsanın savunma sistemini çökerterek, her türlü hastalığa
yakalanmasına, tüm bedeninde tamir edilemez hasarlar oluşmasına
ve sonuç olarak ölmesine neden olan HIV, araştırmacıları uzun
zaman oyalamış, sonra da ümitsizliğe kaptırmıştır. Bilim Teknik
dergisi Ağustos 1993 sayısında, bu konuyla ilgili şu cümleleri
kullanmıştır.
Daha fazla şey öğrendikçe, her şeyden daha
az emin oluyoruz." Bu cümle, haftalık bilim dergisi Science'nin
AIDS üzerinde çalışan dünyanın en tanınmış 150 araştırmacısı
arasında yaptığı bir anketin ortak cevabını oluşturuyor. Gerçekten
de, artık kimse yıllardır savunulan tezler hakkında kesin
yargılara varamıyor. Daha düne kadar doğruluğu tartışma götürmeyen
kimi görüşler temelden yanlış olduğu anlaşılarak bir kenara
bırakılıyor. Sonunda öyle bir noktaya geliniyor ki, artık
geriye dönülerek, bir zamanlar yalnızca gülünüp geçilen, kimsenin
değer vermediği AIDS ve etkeni HIV hakkındaki eski teoriler
bile tek tek yeni baştan ele alınıp geçerlilikleri tartışılıyor.12
 |
Yukarıdaki
resimde lenf düğümünün sağlıklı hali, |
 |
Bu
resimde ise AIDS virüsü tarafından tahrip edilmiş
hali görülmektedir. |
|
Aradan geçen seneler bu durumu değiştirmek yerine, daha da
pekiştirmiştir. Bugün hala cevapsız kalan bir çok soru olmakla
beraber, yeni buluşlar, mevcut soruların sayısını arttırmıştır.
Ve AIDS hala insanoğlu için gizemini korumaktadır.
HIV hakkında bilinen en önemli şeylerden biri, bu virüsün
tüm vücut hücrelerine değil ancak bazılarına girdiğidir. Bunlar
arasında da esas hedef, savunma sisteminin en etkin elemanı
olan yardımcı T hücreleridir. Bu aslında çok önemli bir noktadır.
Girebileceği sayısız hücre çeşidi varken, işine en fazla yarayacak
olan savunma sistemi hücrelerini seçmesi insan vücudu için
büyük bir yıkımın başlangıcı olur.
Savunma sistemin can damarı olan T hücreleri ele geçirilince
geriye beyin takımı gitmiş, düşmanı tanıyamayan bir ordu kalır.
Aslında bu çok önemli bir savaş taktiğidir. Çünkü haberleşme
ve istihbarat sistemi çökmüş bir ordu, gücünün tamamını yitirmiş
sayılır.
AIDS'e yol açan HIV virüsünün
parçacıkları (mavi renkte) hastalık oluşturmak üzere
diğer bir hücreye hareket etmeden önce, hastalık savunma
hücresinde çoğalır. Savunma sistemi başlangıçta bu tür
bir yayılmayla başa çıksa bile sonuç olarak virüs
tarafından kontrol altına alınır. bunun nedeni ise şu
an için kesin olarak bilinmemektedir. |
Dahası vücudun ürettiği antikorlar da AIDS virüsüne bir zarar
vermezler. AIDS'li hastalarda antikor üretimi devam eder ama
öldürücü T hücrelerinin olmamasından dolayı etkileri çok azalır.
Cevaplanamayan sorulardan biri de budur: HIV, odaklanması
gereken en iyi hedefi nasıl bilebilir? Çünkü vücuda girdiğinde
savunma sisteminin beyninin T hücreleri olduğunu anlayana
kadar, zaten mevcut sistem tarafından yok edilecektir. İnsan
bedenine daha önceden girip bir istihbarat edinmesi de mümkün
olmadığına göre, bu taktiği izlemesi gerektiğini nereden öğrenmiştir?
Bu, virüsün şaşırtıcı marifetlerinin sadece ilk basamağıdır.
İkinci basamakta, hedef olarak belirlediği hücrelere bağlanması
gerekecektir. Bu, onun için hiç de zor bir işlem değildir.
Çünkü, bu hücrelere anahtarın kilide uyması gibi bağlanır.
Üçüncü basamakta HIV virüsü kendisine hayat verecek mucizevi
bir dizi işlemden geçer.
AIDS virüsü (turuncu olan) hücre
zarını delerek T hücresine giriyor. |
HIV yalnızca bir retrovirüstür. Yani, yapısında genetik materyal
olarak yalnızca RNA bulunur, DNA'sı yoktur. Bu retrovirüsün
yaşamını devam ettirebilmesi için DNA'ya ihtiyacı vardır ve
bunu elde etmek için de oldukça ilginç bir yönteme başvurur.
Konuk olduğu hücrenin nükleik asitlerini kullanarak, kendi
bünyesinde taşıdığı (geriye doğru anlamına gelen) reverse
transkriptaz enzimi ile RNA'sını DNA'ya çevirir. Daha sonra
bu DNA'yı içinde bulunduğu hücrenin çekirdeğindeki DNA'ya
yerleştirir. Böylece virüsün kalıtım malzemesi, T hücresinin
kalıtım malzemesi haline gelmiş olur. Yani hücre çoğaldıkça,
beraberindeki virüsler de çoğalır. Artık hücre, virüs için
bir fabrika gibi çalışmaya başlamıştır. Ancak olayın kahramanı
HIV'in amacı, yalnızca tek hücreyi istila etmek değildir.
O, bu kadarla yetinmeyip, tüm vücudu ele geçirmek isteyecektir.
Bu da dördüncü basamaktır: Bir şekilde o ve diğerleri (hücre
çoğalırken, kendisini de çoğalttığından, artık birçok HIV
virüsü oluşmuştur) bulundukları hücreden çıkıp, sayılarını
arttırmak için yeni hücreler istila etmek isterler. Ancak
bunun için özel bir çaba sarfetmezler. Çünkü, olayların doğal
akışı tam istedikleri biçimde gerçekleşecektir: İstilaya maruz
kalan T hücresinin zarı, bir süre sonra basınca dayanamayıp
delik deşik olur ve böylece yeni virüsler, hücre dışına çıkarak
kendilerini ağırlayacak başka hücreler bulur. Böylelikle virüs,
sayısını artırdığı gibi, barındırdığı T hücresini de öldürmüş
olur.
Buraya kadar yüksek bir başarı grafiği ile gelen HIV, artık
bedeni ele geçirmiştir. En azından, insanlık onu yenecek bir
ilaç bulana kadar... Şimdi virüs dilerse uykuya yatıp, senelerce
vücutta sesini çıkarmadan yaşar ya da büyük taarruza hemen
başlar.
NEDEN ÇÖZÜM BULUNAMADI?
HIV vücuda girdikten sonra günde on milyar kadar virüs üretmektedir.
Bir gün gibi kısa süreye sığan bu hızlı üretim işlemi, kuşkusuz
şu anki teknolojinin bile başedemeyeceği bir durumdur. Üstelik
üretilen basit bir şey de değildir. Burada söz konusu olan,
koskoca insan bedenini tamamen ölüme götürebilecek yetenekte,
mükemmel bir plan sonucunda hücreyi ele geçiren ve kendi kopyalarını
ürettiren bir mikroorganizmadır.
Ayrıca HIV'in yetenekleri bu kadarla da sınırlı kalmaz. Bu
virüs, yakalanmamak için, kendini değişik kalıplara sokar.
Bu sayede kendisine karşı kullanılan tüm ilaçlar etkisiz kalır.
Tıp bugün, virüse aynı anda çok sayıda ilaçla saldırarak,
bu direncin bir nebze olsun önüne geçmeyi başarmıştır. Ama,
problem kökünden hallolmamış, yalnızca hastaların yaşam süresi
biraz daha uzamıştır.
 |
Solda,
sağlıklı bir T hücresinin görüntüsü vardır. Sağda
ise düşman tarafından (AIDS virüsü) etkisiz hale
getirilmiş bir T hücresinin ise daha yuvarlak
ve yumuşak bir görüntüsü vardır. Bu görüntüler
3000 defadan fazla büyütülmüştür. |
|
Burada tehlikeyi sezmiş bir virüsün, kendini yenilemesi gerçekten
hayret uyandırıcıdır. Bilim adamları, bu taktik karşısında
çaresiz kalmıştır.
HIV'in akıl almaz taktikleri yalnızca bunlar değildir. Kandaki
yardımcı T hücreleri, tıpkı bir fermuarın dişleri gibi birbirlerine
değerek yüzerler. Dolayısıyla HIV, kandaki antikorlara değmemek
için bir T hücresinden diğerine atlayarak ilerler. Burada
bahsedilen virüs, yalnızca bir mikron büyüklüğünde, DNA'sı
bile olmayan hatta canlı olarak bile nitelendirilmeyen bir
varlıktır. Bu varlığın, insan bedenini bu kadar iyi tanıyıp
onunla başedebilecek sistemler kurması, bunları hata yapmadan
eksiksizce uygulaması ve kullanılan tüm silahlardan kendini
koruyabilecek şekilde sürekli değişikliğe uğraması, gerçekten
hayret uyandırmaktadır. Bu durum, insanoğlunun gözle görülemeyen
bir virüs karşısında ne kadar çaresiz kaldığının önemli bir
örneğidir.
 |
AIDS
hastalarında T hücreleri kendileri hastalıklı
olmasalar da apoptosis evrelerinden geçerek yok
olurlar. İçeri bir virüs girdiğinde Yardımcı T
hücreleri genellikle çoğalarak içeri sızan virüse
karşı bir bağışıklık tepkisi oluştururlar.
T hücreleri bir kaç gün sonra işleri bittiğinde
ölür. Ancak AIDS hastalarından pekçok sağlıklı
T hücresi enfeksiyonla henüz savaşmadan intihar
eder. Hücre önce içine çökerek çevresindeki normal
hücrelerden kopup ayrılır (üst sağ), daha sonra
hücrenin üzerinden hücreye kaynıyormuş gibi bir
görünüm veren kabarcıklar oluşur. Sonuç olarak
parçalanır ve yayılan parçaları c,vardaki diğer
hücreler tarafından kısa sürede sindirilirler. |
|
|