|
SAVUNMA SİSTEMİ MUCİZESİ
SICAK SAVAŞA ADIM ADIM
Buraya kadar savunma sisteminin ne olduğunu, bu sistemde
yer alan organlarımızı, hücrelerimizi ve düşmanlarımızı tanıdık.
Bu bölümde savunma sistemimizle, düşman hücreler arasında
geçen sıcak savaşa ve vücudumuzun gösterdiği mükemmel savunmaya
şahit olacağız.
Savunma sistemimizin cesur savaşı, üç önemli bölümden oluşur.
1- Düşmanın tespiti, ilk müdahale.
2- Gerçek ordunun müdahalesi, sıcak savaş.
3- Sakin duruma dönüş.
Savunma sistemimizin savaşa başlamadan önce mutlaka düşmanı
iyice tanıması gerekir. Çünkü her savaş, düşmana göre değişen
farklılıklar gösterir. Dahası bu istihbarat gerektiği gibi
yapılmazsa, savunma sistemimiz yanlışlıkla kendi hücrelerimize
saldırabilir.
İlk müdahale savunma sisteminin çöpçü hücreleri olan fagositlerden
gelir. Fagositler düşmanla göğüs göğüse bir savaş verirler.
Bir anlamda düşmanla ilk fiziksel teması sağlayan piyade birlikleri
gibidirler.
Kimi zaman fagositler düşmanın yayılma hızına yetişemezler.
Bu durumda devreye makrofajlar girer. Makrofajları da düşmanın
içine dalan süvarilere benzetebiliriz. Aynı zamanda makrofajlar,
salgıladıkları özel bir protein sayesinde, vücutta genel alarm
verilmesini, yani vücut ısısının yükselmesini sağlarlar.
| 1- SAVAŞ BAŞLIYOR Virüsler vücudu istila etmeye başlayınca,
bu virüslerden bazıları makrofajlar tarafından antijenlere
yakalanarak imha edilir. Kan dolaşımında devriye gezen
milyonlarca yardımcı T hücresinin arasından bazıları
bu antijeni "okumak" için programlanmıştır. T hücresi
makrofaja bağlanarak aktif hale gelir.
2- KUVVETLER ÇOĞALIYOR Bir kere aktif hale geçtikten
sonra yardımcı T hücreleri çoğalmaya başlar. DAha sonra
bunlar istilacı virüslere karşı hassas olan bir kaç
öldürücü T ve B hücrelerinin çoğalması için hareket
başlatır. B hücrelerinin sayısı artmaya başladıkça,
yardımcı T hücreleri onlara antikor üretimine başlamaları
için sinyal verir.
3- ENFEKSİYONU YENME Bu sırada, virüslerin bazıları
vücut hücrelerin egirmiştir. Virüslerin kendilerini
çoğaltabilecekleri tek yer vücut hücreleridir. Öldürücü
T hücreleri, bu virüslerin zarlarını kimyasal olarak
deler ve içindekilerin dışına çıkmasını sağlar. Böylece
virüsün çoğalma döngüsünü keserek onu öldürmüş olur.
Daha sonra antikorlar bu virüslerin yüzeyine yapışarak
onları etkisiz hale getirirler. Bu şekilde onların diğer
hücrelere de sıçramasını da engellemi,ş olurlar. Sonuç
olarak onlar enfeksiyondan etkilenmiş hücreleri yok
edecek kimyasal reaksiyonları hazırlarlar.
4- SAVAŞ SONRASI Hastalık yenilgiye uğratılınca baskılayıcı
Thücreleri tüm saldırı sistemini durdururlar. Bellek
T ve B hücreleri eğer tekrar aynı virüsle karşılaşırlarsa
hemen harekete geçmek üzere, kan ve lenf sisteminde
kalırlar. |
Ancak makrofajların çok önemli bir özellikleri daha vardır.
Makrofaj hücresi bir virüsü yakalayıp yutunca, virüsün özel
bir bölümünü kopartır. Bu parçayı bir bayrak gibi üzerinde
taşır. Bu parça savunma sisteminin diğer elemanları için bir
işaret, aynı zamanda da bir istihbarattır.
Düşmanı makrofajdan aldıkları istihbarat sayesinde tanıyan
yardımcı-T hücrelerinin ilk işi, öldürücü T hücrelerine haber
vermek ve onları çoğalmaları için uyarmaktır. Uyarılan öldürücü
T hücreleri, kısa sürede bir ordu haline gelirler. Yardımcı
T hücreleri, sadece öldürücü T hücrelerini uyarmakla kalmazlar.
Hem olay yerine daha fazla fagositin gelmesini sağlarlar hem
de düşmanla ilgili topladıkları bilgileri, dalak ve lenf bezlerine
ulaştırırlar.
Lenf bezlerine ulaşıldığında, taşınan bu bilgi sayesinde,
görev sıralarını bekleyen B hücreleri harekete geçirilir.
(B hücreleri kemik iliğinde üretildikten sonra görevlerini
beklemek üzere lenf bezlerine giderler.)
Harekete geçen B hücreleri bir takım aşamalardan geçerler.
Uyarılan her bir B hücresi, çoğalmaya başlar. Ta ki aynı tipte
binlerce hücre oluşana kadar. Savaşa hazır hale gelen B hücreleri
bölünür ve başkalaşarak plazma hücreleri haline gelirler.
Plazma hücreleri de antikorları salgılarlar. Salgılanan antikorlar
düşmanla savaşırken kullanılacak birer silahtırlar. Daha önceki
bölümlerde de belirtildiği gibi B hücreleri, saniyede binlerce
silah (antikor) üretebilirler. Üretilen bu silahlar oldukça
kullanışlıdır. Önce düşmana bağlanacak, daha sonra da düşmanın
(antijenin) biyolojik yapısını bozacak niteliktedirler.
Eğer virüs hücrenin içine girerse, antikorlar virüsü yakalayamazlar.
Bu sefer devreye yine öldürücü T hücresi girer ve MHC molekülleri
sayesinde hücrenin içindeki virüsleri tespit eder ve hücreyi
öldürürler.
Fakat virüs, öldürücü T hücrelerinin bile fark edemeyeceği
şekilde kamufle oluyorsa, bu sefer devreye kısaca NK olarak
adlandırılan "doğal katil hücreler" (naturel killer cells)
girerler. Bu hücreler, diğer hücrelerin fark edemedikleri,
içlerinde virüs bulunan hücreleri tahrip ederler.
Zafer kazanıldıktan sonra baskılayıcı T hücreleri savaşı
durdururlar. Evet, savaş bitmiştir; ama asla unutulmayacaktır.
Bellek hücreleri, düşmanı artık hafızasına almıştır. Yıllarca
vücutta kalan bu hücreler, aynı düşmanla tekrar karşılaşıldığında
savunmanın çok süratli ve etkili olmasını sağlarlar.
| 
1- İstila eden bir organizmayı içine alan ve yardımcı
T hücresiyle birleşen bir makrofaj. Yardımcı T hücresini
harekete geçiren salgı (interleukin, IL-1). IL-1 ayrıca
vücut ısısını arttırması için beyni uyarıyor. Bu da
bağışıklık hücrelerinin hareketini arttıran soğuk algınlığını
oluşturur.
2- Harekete geçmiş yardımcı T hücresi, diğer yardımcı
T hücresinin ve öldürücü T hücresinin gelişmesi ve bölünmesini
sağlayan İnterleukin 2 (IL-2)'yi üretir. (BCGF)
3- B hücrelerinin sayıları artınca yardımcı T hücreleri
başka bir madde (BCDF)üretir. Bu da B hücrelerinie çoğalmalarını
durdurmaları ve antikor üretmeye başlamaları emrini
verir.
4- Yardımcı T hücreleri aynı madde ile öldürücü T hücrelerini
de harekete geçirir. Ayrıca makrofajları T enfeksiyonun
yanında tutarak, çevrelerindeki hücrelerin sindirilmesine
yardım eder.
İnsana sadece bu sinyalleşmeyi idare etme görevi bile
verilmiş olsa yaşam, kuşkusuz insanlar için oldukça
zor olurdu.
|
Bu savaşın kahramanları askeri eğitimden geçmemiştir.
Bu savaşın kahramanları akıl sahibi insanlar değildir.
Bu savaşın kahramanları, milyonlarcası biraraya geldiğinde
bir noktanın içini doldurmayacak kadar küçük olan hücreciklerdir.
Üstelik insanları hayrete düşüren bu ordu, sadece savaşmakla
kalmaz. Savaşırken kullanacağı tüm silahları kendisi üretir,
tüm savaş planlarını, stratejilerini kendisi ayarlar ve savaş
sonrası ortalığı temizler. Sizce bütün bu işlemler hücrelerin
değil, insanın kontrolünde olsaydı, acaba bu organizasyonun
üstesinden gelebilir miydik?
EĞER VÜCUT İÇİNDEKİ SAVAŞ İNSANLARIN KONTROLÜNDE
OLSAYDI...
İnsanlar, vücutlarına mikropların ya da virüslerin girdiğinin,
ilk anda farkına varmazlar. Ancak belli bir süre sonra, yakalandıkları
rahatsızlığın belirtileri başlayınca bunu anlayabilirler.
Bu, virüsün, bakterinin vb. vücuda çoktan yerleşmiş olduğunun
delilidir. Dolayısıyla mikroplara karşı ilk müdahale yapılamamıştır.
Bu tarz durumlar genellikle hastalığın çok ilerlemesine sebep
olduğundan, neticede telafisi mümkün olmayan rahatsızlıklar
meydana gelir. Tedavisi mümkün ya da basit bir hastalığa yakalanmış
olunsa bile, geç kalınmış bir müdahale, bazen ölüme dahi neden
olabilir.
Şimdi savunma sisteminin elemanlarının kontrollerinin tümüyle
insanın iradesine bırakıldığını, savaşın gidiş seyrini insanın
kendisinin belirlemesi gerektiğini varsayalım. Acaba ne gibi
zorluklarla karşılaşırdık?
Diyelim ki ilk anda rahatsızlık teşhis edilebildi. Hemen
yabancı hücrelerin bulunduğu bölgeye savaşçı hücrelerin yollanması
ve B hücrelerinin silah (antikor) üretimi için harekete geçirilmesi
gerekir. Peki yabancı hücrelerin cinsi ve yeri tam olarak
nasıl tespit edilecektir? Bu çok önemlidir, çünkü yapılacak
tedavi buna göre seçilecektir. Vücuda düşmanların girdiğine
dair en ufak bir şüphe olduğunda tek çözüm, vakit geçirmeden
doktora gidip bedenin her bölgesini, her damla kanı çok detaylı
bir şekilde kontrol ettirmektir. Başka türlü antijenlerin
cinsini ve yerini tespit etmek mümkün değildir. Üstelik bunun
için gereken uzun süreç, müdahalede geç kalınmasına neden
olur. Bu şekilde, en ufak bir şüphede doktora gidip, böylesine
işlemler yaptırmanın, yaşamı insanlar için ne kadar zor ve
sıkıntılı hale getireceği ortadadır.
Bir şekilde müdahalenin zamanında yapılabildiğini, antijenlerin
cinsinin ve yerinin tam olarak tespit edilebildiğini varsayalım.
Düşmanın cinsine göre, ilk önce fagositlerin gönderilmesi
gerekecektir. Fagositlerin, istenilen yere gitmesi nasıl sağlanabilir?
Onlara nasıl bir mesaj vererek, düşman hücrelerin yerlerini
kolayca bulabilmelerine yardımcı olunabilir? Bu imkansız olayın
da başarıldığını düşünelim. Şimdi sıra fagositlerin düşmanı
yenip yenemediğinin öğrenilmesine gelir. Çünkü ona göre ya
makrofajlar gönderilecek ya da savaş durdurulacaktır. Kuşkusuz
bunun da tek kesin çözümü yeniden doktora gidilip, iyi bir
kontrolden geçilmesidir. Eğer savaş kazanılmadıysa, o bölgeye
ikinci kuvvetin, makrofajların gönderilmesi gerekir. Bu arada
doktor kontrolü için geçen süre aleyhimize işler.
Makrofajların da zaman kaybetmeden, düşmandan parça koparıp
bununla yardımcı T hücrelerini uyarmalarının ayarlanması şarttır.
Çünkü yardımcı T hücreleri de öldürücü T hücrelerini uyaracak
ve böylece bir başka mücadele başlayacaktır. Bu hücrelerin
de başarılı olup olmadığının kontrol edilip -ki bunun için
de tekrar bir doktor kontrolüne ihtiyaç vardır- NK hücrelerinin
çağrılması gerekir. Son bir denetimin ardından vücudun hastalığı,
savunma sistemi sayesinde yenip yenemediği anlaşılacaktır.
İşte, insandan sadece savunma sistemini kontrol etmesi istense,
yapılması gerekenler bu denli zor ve karmaşıktır. Yani basit
bir nezle için bile defalarca doktora gidilmesi, hücrelerin
takip edilmesi, sürekli onların yönlendirilmesi gerekecektir.
Ufak bir gecikme ya da yapılacak işlemler sırasındaki bir
aksama durumunda rahatsızlık daha da artacaktır.
Peki ya insandan bu hücreleri oluşturması, onların düşmanı
tanımalarını, uygun antikor üretmelerini sağlaması ve yapacakları
tüm işlemleri kendilerine öğretip organize etmesi istense...
Kuşkusuz böyle bir yaşam, az önce anlatılan modelden çok daha
zor, sıkıntı verici ve hatta imkansız olurdu.
Oysa Allah insandan bu yükü almış, tüm sistemi kendi kendine
yetecek şekilde, hiçbir aksaklığa da uğramayacak bir yeterlilikte
yaratmıştır. Savunma sistemimiz de evrendeki herşey gibi kendi
yaratılışı gereğine uygun hareket edip canlı hayatının vazgeçilmez,
çok önemli bir öğesi olmuştur:
Ve 'kendi yaratılışına uygun' Rabbine boyun
eğdiği zaman… (İnşikak Suresi, 2)
TOLERANS
Savunma sisteminin, dost ve düşman hücreleri, reseptörleri
sayesinde tanıdığını önceki sayfalarda inceledik. Ancak bazı
düşmanların yapı taşları, vücuda ait bazı dokuların yapı taşlarıyla
aynıdır. Bu da savunma sistemi için büyük bir problemdir.
Bu durumda savunma sisteminin yanlışlıkla kendi dokularından
bazılarına da saldırması gerekir.
Ancak normal şartlarda, sağlıklı bir insan vücudunda bu gerçekleşmez.
Savunma sistemi, ait olduğu organizmada bulunan molekül, hücre
ve dokulara saldırmaz. Tıpta savunma sisteminin bu özelliğine
"tolerans" adı verilir.
Bu çok önemli bir mucizedir. Çünkü savunma sistemi binlerce
farklı proteini birbirinden ayırt edebilmektedir. Örneğin
savunma sisteminin kandaki hemoglobini, pankreastaki insülinden
ya da gözdeki camsı cisimden ve diğer bir çok protein yapısından
ayırt edebilmesi gerekir. Savunma sistemi yabancı moleküllere
karşı amansız bir savaş verirken, vücuda ait dokulara zarar
vermemelidir.

Savunma sisteminin elemanları dostu düşmandan ayırmadığı
zaman kendi kendi dokularına zarar verebilir. Resimde
organizmanın kendi hücrelerine düşman gibi saldırması
görülüyor. |
Araştırmacılar, vücudun kendi dokularına tolerans göstermeyi
nasıl öğrendiği konusu üzerinde uzun yıllar çalışmışlardır.
Fakat en önemli lenfositler olan T ve B hücrelerinin, vücudun
kendisine neden saldırmadıkları konusundaki ayrıntılar ancak
son yirmi yılda anlaşılabilmiştir. İnsanoğlunun yıllarca yaptığı
çalışmalar sonucu -ancak bir kısmını- çözebildiği bu tolerans
işlemi, insanın varoluşundan bu yana işlemektedir.
Peki hücreler bu kadar farklı yapıyı tanıyabilecek bir sisteme
nasıl sahip olmuşlardır? Evrim teorisinin iddia ettiği gibi
bilinçsiz tesadüfler sonucunda mı?
Ancak bu noktada çok önemli bir gerçeğe dikkat çekelim: Yeryüzünde
posta sisteminin çalışmaya başlamasından bu yana postalanan
bütün mektupların tesadüfen doğru adrese gitme olasılığı ne
kadarsa, söz konusu hücrelerin tesadüfen doğru seçimi yapma
olasıkları da o kadardır. Yani imkansızdır.
Nasıl ki mektupların üzerinde gidecekleri yere kolay ulaşmalarını
sağlayan adresler varsa ve bu işlemler için postahane gibi
bir sistem kurulmuşsa, lenfositlerin de doğru seçimi yapmaları
için kendilerine özgü, çok ayrıntılı tasarlanmış sistemleri
vardır.
Timüs bezi ya da kemik iliği içinde gelişen bir savunma hücresi,
vücudun kendi ürünlerine tepki gösterirse öldürülür ya da
etkisiz hale getirilir. Olgunlaşmış bir lenfosit, vücudun
kendi ürünlerinden birine tepki gösterirse genellikle aynı
akıbete uğrar. Yani vücuda zarar verebilecek bir savunma elemanı
ya öldürülür ya da intihar eder.
Eğer bir T hücresi, vücut hücresi ile karşı karşıya kalırsa,
saldırmaz ve kendini etkisiz hale getirir. Aynı şekilde vücutta
antijen özelliği gösteren ancak yok edilmemesi gereken bir
madde varsa, vücut antikor üretmez ve bu maddeye saldırmaz.
Vücutta 1 trilyon lenfosit olduğu düşünülürse, bu hücrelerin
her birinin yalnızca düşman hücreleri hedef alıp, dost hücrelere
saldırmamalarının ne kadar büyük bir disiplin gerektirdiği
daha iyi anlaşılır.
KORUNMUŞ BARİYER
Anne rahmindeki embriyo, aslında vücut için yabancı bir maddedir.
Dolayısıyla, vücutta ilk oluştuğu anda, organizma kendisine
karşı bir savaş başlatacaktır. Düşman muamelesi gören embriyonun
oluşmasına izin verilmeyecektir. Ancak bu yabancı, muhtemel
saldırıya karşı hazırlıklıdır. Rahatça oluşabilmesinin yanısıra,
dokuz ay gibi uzun bir süre bulunduğu ortamda antikorların
saldırısına uğramadan gelişimini tamamlamayı başarabilir.
Peki bu nasıl gerçekleşmektedir?
Embriyoyu çevreleyen özel bir bariyer, sadece kandaki besin
maddelerini içine alacak şekilde yaratılmıştır. Embriyo, yaşaması
için gerekli besini alırken onu yok edebilecek antikorlardan
izole edilmiştir.
Aksi takdirde antikorlar, bir yabancı olarak algıladıkları
embriyoya saldırır ve onu yok ederlerdi. Embriyonun bu kadar
özel bir korumayla antikorlardan arındırılması, anne karnındaki
yaratılışın en mükemmel örneklerinden biridir.
Ne mutasyon, ne doğal seleksiyon, ne de bir başka sözde evrimsel
mekanizma böylesine mükemmel bir yaratılışı, evrim masalı
içinde bir yere yerleştiremez. Ortada çok açık bir yaratılış
mucizesi bulunmaktadır:
Sizi basbayağı bir sudan yaratmadık mı? Sonra
onu savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Belli
bir süreye kadar. İşte (buna) güç yetirdik. Demek ki, Biz
ne güzel güç yetirenleriz." (Mürselat Suresi, 20-23)
Elbette ki söz konusu hücrelerin de yanıldığı, görevlerini
tam yapamadığı zamanlar vardır. Ama unutulmamalıdır ki, eğer
Allah dileseydi bu da olmazdı. Fakat, dünya hayatının ne kadar
geçici ne kadar eksik olduğunun anlaşılması açısından, insanların
bu tip rahatsızlıklara ihtiyacı vardır. Var olan tüm hastalık
çeşitlerine rağmen insan, kendisini yaratan Allah'ın karşısında
ne kadar aciz olduğunu unutabilir. Bütün ileri teknolojiye
rağmen ancak Allah dilerse şifa bulabileceğini, hayatta kalabileceğini
düşünmediği anlar olabilir. Hep hayatta, diri ve sağlıklı
kalabilecekmiş, hiç ölümle yüzyüze gelmeyecekmiş ve hesap
günü Allah'ın huzurunda hiç hesap vermeyecekmiş yanılgısı
içinde yaşamına devam edebilir. Hasta, zorluk ve ihtiyaç içinde
olanın halinden hiç anlamadan yaşamını sürdürür. Dolayısıyla
sahip olduğu sağlığın ne denli büyük bir nimet olduğunun,
bu anları iyi ve verimli bir şekilde geçirmesi gerektiğinin
farkında da olmaz. Bu yapıda olan bir insana az önce saydıklarımızı
anlatmak oldukça güçtür. İşte hastalıklar, insana tüm bunları
bir çırpıda anlatır. O ana kadar belki de hiç düşünmediklerini,
Allah'ın gücü karşısındaki acizliğini, çaresizliğini, Rabbimizin
izniyle var olan teknolojinin de ancak yine O'nun izniyle
işe yarayabildiğini, ihtiyaç içinde olanı, ölümü hatta hastalığın
derecesine göre ölüm sonrasını bile düşünmeye başlar. Sağlığının
kıymetini anlar. Körü körüne bağlandığı, uğruna neredeyse
herşeyini verdiği dünya hayatının kendisine olan sadakatsizliğine
tanık olur. Ve o ana kadar asıl yurt olan ahiret hayatı için
yaptıklarının yeterli olup olmadığını tartmaya başlar.
Gerçekten de bizim için asıl olan bu dünya değil ahiret yurdudur.
Oradaki yaşam, buradaki gibi ne senelerle sınırlıdır, ne de
uyku, beslenme, temizlenme gibi zaruri ihtiyaçlarla, hastalıklarla
kısıtlıdır. Cennetteki sonsuz nimetler bir ayette şöyle vurgulanır:
Onlar nefislerinin arzuladığı (sayısız nimet)
içinde ebedi kalıcıdırlar. (Enbiya Suresi, 102)
Ancak insanların birçoğu ancak hastalandıkları zaman tüm
bunları, sağlıklarının kıymetini, dünyanın gelip geçici olduğunu
düşünür, şifa için dua eder fakat şifasına kavuşup, herşey
yoluna girince hepsini, duasını unutur. Allah, hak kitabımız
olan Kuran'da, "insanlara bir zarar
dokunduğu zaman, 'gönülden katıksız bağlılar' olarak, Rablerine
dua ederler; sonra kendinden onlara bir rahmet taddırınca
hemencecik bir grup Rablerine şirk koşarlar." (Rum Suresi,
33) ayetiyle insanların bu özelliğine dikkat çekmiştir.
Herşeyden haberdar olan Allah (Habir), kullarının bu durumundan
da haberdar olduğundan binlerce hastalık çeşidi yaratmıştır.
Hepsi de insanların hemen yanı başındadır. Bunlardan birinin,
belki de en tehlikelisinin size isabet etmeyeceğinden asla
emin olamazsınız. Sahip olduğumuz her mucizevi organın, her
sistemin işleyişini ve düzenini bozabilecek çeşitli durumlar
vardır. Daha önce de belirtildiği gibi eğer Allah dileseydi
bunların hiçbiri olmazdı, hiçbir organımızda ve sistemimizde
bir aksaklık meydana gelmezdi... Belli ki burada insanlara
verilmek istenen ince bir mesaj vardır: Dünya hayatının geçiçi
olduğu... |