|
SAVUNMA SİSTEMİ MUCİZESİ
SİSTEMDE GÖREVLİ HÜCRELER
Eğer bir düşman bedenimizin tüm engellerini aşıp, vücudumuza
girmeyi başarırsa, bu, savunma ordusunun yenildiği anlamına
gelmez. Aksine, esas savaş yeni başlamıştır ve asıl zorlu
askerler bu esnada devreye girerler. Onları ilk karşılayan
askerler ise vücudumuzda sürekli dolaşan ve etrafı devamlı
olarak kontrol eden yiyici hücreler, fagositlerdir.
Bunlar vücudun iç yüzeylerine kadar girmiş olan istenmeyen
mikropları yutan ve gerektiğinde savunma sistemine alarm veren
"özel temizlik hücreleri"dir.
Bedenimize giren çok küçük parçacıklar ve sıvı halindeki
yabancı maddeler, savunma sisteminin bazı hücreleri tarafından
alınır, parçalanır, sindirilir ve ortadan kaldırılmaya çalışılırlar.
Bu olaya "fagositoz" adı verilir. (hücre yutarlılık)
Fagositoz, bağışıklığın en önemli öğelerinden biridir. Çünkü
enfeksiyona karşı çabuk ve çoğunlukla da kesin bir koruma
sağlar.
Fagosit hücrelerini "vücudun polisleri" olarak nitelendirirsek
bunları 2 grupta toplayabiliriz.
1- Gezici polis ekipleri: Bunlar kanda dolaşırlar ve gerektiğinde
dokuların arasında görev yaparlar. Tüm vücudu dolaşan bu hücre
ekipleri, aynı zamanda çöpçülük görevi yaparlar.
2- Sabit polis ekipleri: Çeşitli dokulardaki boşluk aralarına
yerleşmiş ve hareket etmeyen, bu arada mikroorganizmaları
bulundukları yerlerde fagosite eden yerleşik makrofajlardır.
Eğer vücuda giren antijen (yabancı mikroorganizma) mevcut
yiyici hücrelerin bitirebileceği kadar az ise, herhangi bir
uyarılma olmadan yok edilir. Ancak vücuda girmiş olan mikroplar
çok fazla ise kimi zaman hücreler bunlara hakim olamazlar,
hepsini sindiremezler ve çapları büyür. Sonuçta antijenler
tarafından tahrip edildiklerinden dolayı patlarlar ve bir
sıvı (cerahat) şeklinde dışarı çıkarlar. Böyle bir olayın
olması savaşın kaybedildiği anlamına gelmez. Çünkü yiyici
hücreler mikropları sadece karşılamış olurlar, devamında pek
çok zorlu engel daha vardır. Bu şekildeki bir cerahat oluşumu
kemik iliğinden, lenf bezlerinden, herşeyden önce timüs bezinden
gönderilen lenfositleri harekete geçirir. İkinci bir dalga
olarak, yeni savunma hücreleri var olan herşeye, hücre artıklarına,
mevcut antijenlere, hatta eski akyuvarlara saldırır. Bunlar
gerçek yiyici hücreler olan makrofajlardır.
İLK YARDIM KUVVETLERİ: MAKROFAJLAR
Makrofajlar savaşın kızışmasıyla devreye girerler. Makrofajların
kendilerine özgü, özel bir çalışma stilleri vardır. Antikorlar
gibi birebir çalışmazlar. Yani onlar gibi tek bir hedefe yönelen
bombaya benzer bir sistemleri yoktur. Makrofajlar, adeta saçma
atan bir tüfek ya da birçok hedefe birden yönelebilen bir
bomba gibi aynı anda pek çok düşmanı yok edebilirler.
Diğer savunma hücreleri gibi, kaynağı kemik iliği olan makrofajlar
oldukça uzun ömürlüdürler. Aylarca hatta yıllarca yaşayabilirler.
Makrofajlar, küçük boyutlarına rağmen (10-15 mikrometre) insan
hayatı için oldukça büyük bir önem taşırlar. Büyük molekülleri,
fagositoz (yutma) yoluyla hücre içine alarak sindirme özelliğine
sahiptirler.
Yutabilme özellikleri sayesinde, savunma sisteminin adeta
çöpçü elemanlarıdır. Organizmada bulunan ve temizlenmesi gereken
madde, mikroorganizma, antijen-antikor kompleksleri ve antikor
yapısındaki başka maddeleri ortadan kaldırırlar. Bu işlemler
sonucunda antijen niteliğindeki maddeler sindirildiklerinden
organizma için tehlike teşkil eden durumlarını yitirirler.
GENEL ALARM
Bir ülke savaşa girdiğinde yurt çapında seferberlik ilan
edilir. Bütün doğal kaynaklar ve bütçe birinci planda savaş
giderleri için harcanır. Ekonomi tamamen bu olağanüstü duruma
göre baştan ayarlanır ve ülke topyekün bir hareket içine girer.
Vücudun savunma ordusunun bütün elemanlarıyla katılacağı bir
savaşta da mutlaka bir seferberlik ilan edilmesi gerekir.
Nasıl mı?
Eğer düşman, saldırıya geçen makrofajların başedebileceğinden
daha fazla ise özel bir madde salgılanır. Bu maddenin adı
"pirojen"dir ve bir anlamda alarm durumuna geçme çağrısıdır.
Pirojen uzun bir yolu katederek beyne ulaşır ve beynin ateş
yükseltici merkezini uyarır. Pirojenin başlattığı reaksiyona
birçok madde de katılır. Bu uyarının ardından beyin, vücudu
alarm durumuna geçirir ve insanın ateşi yükselir. Ateşi yükselen
hasta, doğal olarak dinlenme ihtiyacı hissedecektir. Böylece
savunma ordusunun ihtiyacı olan enerji de başka alanlarda
harcanmamış olur.
Ortada kusursuz bir plan vardır. Dahası gerekli olan herşey
bu planın işleyebilmesi için eksiksiz olarak yaratılmıştır;
makrofajlar, pirojen ve diğer maddeler, beynin ateş yükseltme
merkezi, vücudun ateş yükseltme mekanizmaları...
Bunlardan birinin bile eksik olması durumunda sistem çalışmaz.
Dolayısıyla böyle bir sistemin aşama aşama gelişerek evrim
sonucunda var olduğu kesinlikle iddia edilemez.
Peki bu planı yapan kimdir?
Vücudun ısısının yükselmesinin gerektiğini, ancak bu şekilde
savunma ordusunun ihtiyacı olan enerjinin başka yerlere harcanmayacağını
bilen kimdir?
Makrofajlar mı?
Makrofajlar sadece gözle bile görülemeyen küçük birer hücredirler
ve düşünme yetenekleri de yoktur. Ancak, kurulmuş bir üst
sisteme itaat eden ve görevlerini kusursuz yapan canlılardır.
Beyin mi?
Hayır. Beynin de bir şey yaratma, üretme gücü yoktur. Diğer
sistemlerdeki gibi bu sistemde de beyin emri veren değil,
emre uyan ve itaat eden konumundadır. Kaldı ki makrofajlarda
üretilen pirojen, tam olarak beynin ateş yükseltme mekanizmasını
etkileyecek şekilde yaratılmıştır. Dolayısıyla makrofajın,
pirojenin, beynin ısı yükseltme merkezinin ve beynin aynı
anda yaratılmış olmaları gerekir.
İnsan mı?
Hayır. İnsan daha kendi vücudunda böylesine mükemmel bir
sistemin işlediğinden bile haberdar değilken, bu sistem onu
mutlak bir ölümden korur. Kaldı ki insana "kendi vücudunun
içinde, ateşinin yükselmesini sağlayacak, düşmanlarla savaşacak
bir ordu geliştir ve bu ordu bütün bedeninde yirmi dört saat
görev yapsın" denilse bile, insanın yapabileceği hiçbir şey
yoktur.
Bugün insanoğlu sahip olduğu bütün teknolojiye rağmen -bırakın
bir benzerini yapmayı- daha mevcut sistemin detaylarını anlamaktan
acizdir.
Çünkü insan sahip olduğu bütün özellikleriyle birlikte yaratılmıştır.
Yaratıcı'sına ve O'nun kurduğu sistemlere -istese de, istemese
de- boyun eğmiştir. Tıpkı var olan herşeyin boyun eğdiği gibi...
...Hayır, göklerde ve yerde her ne varsa
O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. (Bakara Suresi,
116)
Makrofajların bir diğer inanılmaz görevi de lenfositlere
yani, savunma sisteminin esas kahramanları olan olan B ve
T hücrelerine, düşmana ait bilgileri sunmasıdır. Sunucu hücreler,
antijeni aldıktan sonra lenf yollarını izleyerek lenf bezlerine
(lenfotik dokuya) giderler.
Bu, oldukça önemli bir ayrıntıdır. Çünkü bir hücrenin, düşmana
ait bir bilgi edindikten sonra bu bilgiyi gerekli noktalara
ulaştırması ancak bir bilinç ve şuur sayesinde olabilir. Makrofaj
hücresinin bu bilgiyi lenfositlerin değerlendireceğini bilmesi,
savunma sisteminin genel stratejisine hakim olması gerekir.
Çok açık bir şekilde görülmektedir ki makrofaj hücresi, bir
bütün olarak işleyen sistemin -tıpkı diğer hücreler gibi-
itaatkar bir parçasıdır.
BAŞ KAHRAMANLAR: LENFOSİTLER
Savunma sisteminin en temel hücreleridir. Vücutta meydana
gelen zorlu savaş, daha çok lenfositlerin üstün çabaları sayesinde
kazanılır. Her aşaması, inanılmaz derecede ilginç ve harikulade
olan bu hücrelerin yaşam öyküleri, evrim teorisinin çürüklüğünü
ortaya koymaya tek başına yeterlidir.
Kırmızı kanda, büyük bir çoğunlukla da beyaz kanda görülen
bu cesur savaşçılar, kemik iliğinde, lenf ve tükürük bezlerinde,
dalak, bademcik ve eklem yerlerinde bulunurlar. Ancak lenfositlerin
esas olarak bulundukları ve üretildikleri yer, kemik iliğidir.
Kemik iliğinde lenfosit oluşması biyolojinin en esrarlı olaylarından
biridir. Burada ana hücreler (stem cell), birçok biyolojik
evreden süratle geçerek, yepyeni bir yapıya yani lenfositlere
dönüşürler. Bunun yanında, genetik mühendisliğindeki büyük
gelişmelere rağmen, en sade mikrop türlerinin bile, benzer
türlere dönüşümünün mümkün olmadığı göz önünde bulundurulduğunda,
kemik iliğinde meydana gelen bu olayın esrarı daha da büyür.
Bilimin henüz tam olarak çözemediği bu esrar, vücudumuz için
son derece basit bir işlemdir. Bu sebeple evrimi savunan birçok
bilim adamı böylesine bir dönüşümün sırrının rastlantı, doğal
seleksiyon ya da mutasyon masallarıyla açıklanamayacağını
itiraf etmiştir. Basit bir hücreden lenfosit gibi, neredeyse
savaşın tüm yükünü taşıyan karmaşık bir hücrenin evrimleşerek
oluşamayacağını Prof. Dr. Ali Demirsoy şöyle ifade etmiştir:
Son zamanlarda varsayılan karmaşık hücreler
hiçbir zaman ilkel hücrelerden evrimsel süreç içerisinde gelişerek
meydana gelmemiştir.8
Bu gerçek, günümüz bilim adamları tarafından aslında çok
iyi bilinmektedir. Ancak aşikar olan, söz konusu gerçeği kabul
ettiklerinde bir Yaratıcı'nın varlığını da beraberinde kabul
etmek zorunda kalacaklardır. Oysa bu, bir çoklarının asla
istemediği bir durumdur.
Michael J. Behe bu konuda şunları söylemektedir:
Ayrıca ve maalesef, çok sıklıkta yapılan
eleştiriler sırf yaratılışçıların eline koz verme korkusuyla
bilim camiası tarafından gözardı edilmiştir. Bilimi koruma
adına doğal seleksiyona karşı kuvvetli bilimsel eleştirilerin
bir kenara atılması oldukça ironiktir. 9
Gözardı edilen gerçeklerden biri olan bu gizemli dönüşüm
sonucunda oluşan lenfositlerin savunma sistemindeki rolleri
de bir hayli ilginçtir. Günde birkaç defa tüm vücut hücrelerini
kontrol ederek, hasta hücre olup olmadığına bakarlar. Hasta
ya da yaşlanmış hücreye rastlarlarsa, bunları yok ederler.
Vücudumuzda yaklaşık 100 trilyon hücre bulunur ve lenfositler,
bunun yalnızca %1'ini oluştururlar.
Şimdi gözünüzün önünde bir ülke canlandırın ve bu ülkenin
nüfusu oldukça kalabalık olsun; 100 trilyon kadar. Sağlık
görevlilerinin yani lenfositlerin sayısı da doğal olarak 1
trilyondur. Dünya nüfusunun ortalama 7 milyar olduğunu düşünürsek,
hayali ülkenizde yaşayan insanların sayısı, dünya nüfusunun
yaklaşık 14 milyon 285 bin katı olacaktır. Bu kadar büyük
bir nüfusun sağlık kontrolü teker teker, hem de aynı gün içinde
bir kaç defa yapılabilir mi?
Yapılamaz diyeceksiniz ancak bu işlem vücudunuzda her gün
yapılıyor; lenfositler tüm vücudunuzu günde birkaç kez dolaşıp
sağlık taramasından geçiriyorlar.
Peki bu kadar büyük bir canlı topluluğunun son derece organize
bir şekilde hareket etmesi tesadüflerin eseri olabilir mi?
Bir trilyon lenfosit hücresinin
her birinin, böylesine zorlu ve sorumluluk isteyen görevi
almasının sebebi tesadüfler midir?
Elbette hayır!
Bir trilyon lenfositin her birini yaratan ve bu lenfositlere
insanı koruma sorumluluğunu veren Alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Lenfositlerin AIDS, kanser, kuduz, tüberküloz, anjin ve romatizma
gibi başlıca hastalıklara karşı çok önemli rolleri vardır.
Elbette ki bu, lenfositlerin diğer hastalıklarda rolü olmadığı
anlamına gelmez. Nezle denen hastalık bile, lenfositlerin
becerisi sayesinde son derece tehlikeli olan nezle virüslerini
vücuda sokmama mücadelesinden başka birşey değildir.
İnsan vücudu antikorları kullanarak birçok düşmanını yenebilir.
Bu yüzden antikorlar varken lenfositlere niçin gerek var diye
düşünülebilir. Ancak vücudun savunması için çok kapsamlı ve
üstün bir orduya ihtiyaç vardır. Çünkü mikroplar arasında
öyle kuvvetlileri vardır ki bu mikropları öldürebilmek için
çok kuvvetli kimyasal zehirler gereklidir.
Peki savunma sistemi bu düşmanları nasıl durduracaktır?
Öncelikle zehiri üretecek kimyagerlere ve bir laboratuvara
ihtiyacı vardır. Çünkü ihtiyaç duyulan madde tesadüfen oluşamayacak
kadar özel bir yapıya sahiptir. İnsan vücudunun böyle bir
düşmanla karşılaşacağını bilen, daha doğrusu insanın ibret
alması için böyle bir düşmanı yaratan Allah, lenfositlere
bu zehiri sentezleme yeteneğini de vermiştir.
Peki bu kimyasal maddenin üretilebilmesi yeterli midir?
Hayır, çünkü bu madde kanda serbest halde dolaşamaz. Yoksa
bu, kendi hücrelerimizin de ölümü anlamına gelir.
O halde bu zehir, kendi hücrelerimize zarar vermeden nasıl
kullanılacaktır?
Bu sorunun cevabı yine lenfositlerin yaratılışlarındaki mükemmellikte
gizlidir. Zehirler lenfositlerin hücre zarında bulunan keseciklerine
yerleştirilmiştir. Bu, kimyasal silahın kullanım kolaylığını
da sağlar. Lenfosit, ancak düşman hücreye temas ettiğinde
bu zehiri enjekte eder ve düşmanı öldürür.
Lenfositler B ve T hücreleri olmak üzere ikiye ayrılırlar.
VÜCUDUN SİLAH FABRİKALARI: B HÜCRELERİ
Kemik iliğinde üretilen lenfositlerin bazıları, iyice olgunlaşıp
fonksiyonel hale geldikten sonra buradan ayrılarak, kan yoluyla
lenf dokularına taşınırlar. Bu tip lenfositlere B hücreleri
denir.
B hücreleri vücudun silah fabrikalarıdır ve düşmanı vurmak
için antikor adlı proteinleri üretirler.
B HÜCRESİ OLMA YOLU
Hücreler, B hücresi olabilmek için oldukça karmaşık ve zorlu
bir yoldan geçerler. Yani insan sağlığını koruyabilecek savaşçılar
olabilmek, önce esaslı bir sınavı başarıyla verebilmeyi gerektirir.
Başlangıçtaki B hücreleri, önce antikor molekülünü oluşturacak
olan gen parçalarını tekrar düzenlerler. Düzenleme tamamlanır
tamamlanmaz bu genler kopyalanır. Bu noktada küçücük bir hücrenin
düzenleme, kopyalama gibi işlemleri nasıl yaptığı oldukça
önemlidir. Çünkü düzenlenen ve kopyalanan bilgidir. Bilgiyi
derleme ve toparlama işi ise, ancak akıl sahibi bir varlık
tarafından yapılabilir. Dahası yapılan düzenlemenin ardından
ortaya çıkacak sonuç son derece önemlidir. Çünkü bu bilgiler
ileride antikor üretiminde kullanılacaktır.
B hücrelerinin değişimi hızla devam eder. Hücreler nereden
geldiği bilinmeyen bir emirle, "alfa" ve "beta" adı verilen
ve hücre zarını çevreleyen proteinleri üretirler. Bir sonraki
aşamada, antijenlerle birleşebilmelerini sağlayan bazı molekülleri
oluşturmak üzere bir dizi karmaşık işlem onları beklemektedir.
Tüm bu karmaşık işlemlerin sonucunda hücreler, düşmanı temas
ettiğinde tanıyan ve milyonlarca farklı silah üretebilen birer
fabrika haline gelmişlerdir.
OLUŞAN HER B HÜCRESİ HAYATTA KALABİLİR Mİ?
Savunma sisteminin detaylarına girdikçe karşılaştığımız mucizeler
çoğalır. B hücreleri daha önce de bahsedildiği gibi antikor
üretirler. Antikorlar yalnızca düşman hücrelerine zarar vermek
üzere üretilen silahlardır. Peki oluşan B hücresinin ürettiği
silahlar hedeflerini şaşırıp dost hücreleri vurmaya başlarlarsa
ne olur?
İşte
bu aşamada B hücresinin içine diğer hücreler tarafından bir
sinyal gönderilir. Bu sinyal aslında hücreye verilen bir "intihar
et" emridir. Hücrenin çekirdeğinde bulunan bazı enzimler harekete
geçer ve hücrenin DNA'sını parçalar. Kusursuz işleyen bir
oto-kontrol mekanizması vücudu korur. Sonuçta yalnızca düşmana
zarar veren antikorları üreten B hücreleri hayatta kalabilirler.
Başlangıçta yalnızca bir çekirdek ve az miktarda sitoplazmadan
ibaret olan B hücreleri, antijenle karşılaştıktan sonra akıl
almaz değişikliklere uğrarlar. Tekrar tekrar bölünerek sitoplazmalarında
antikor yapımını sağlayacak binlerce montaj noktası ve ayrıca
üretilen bu antikorların ambalajlanıp hücre dışına ihraç edilmesinde
kullanılmak üzere yaygın bir kanal sistemi oluştururlar. Bütün
bu işlemlerin sonucunda B hücreleri, on milyonun üstünde antikor
molekülünü hücre dışına ihraç edebilecek kapasiteye ulaşırlar.
Ortada, düşmanla karşılaştığı anda 10 milyon silah üretebilecek
bir fabrikaya dönüşen tek bir hücre vardır. Bu hücrenin, milyonlarca
düşmanının her biri için farklı bir silah üretebildiğini de
hatırlarsak, mevcut mucizenin boyutları bir kez daha anlaşılır.
Bazı B hücreleri de birer "bellek hücresi" kimliğine bürünürler.
Bunlar vücut savunmasına hemen katılmazlar, ama gelecekteki
olası bir savaşı hızlandırmak üzere, geçmişteki istilacıların
moleküler kayıtlarını tutarlar. Bu hafıza oldukça güçlüdür.
Vücut aynı düşmanla bir kez daha karşılaştığında, bu defa
uygun silah üretimine hızla geçer. Böylece savunma daha süratli
ve etkili olur.
Burada ister istemez akıllara şöyle bir soru gelmektedir:
"Kendisini en gelişmiş canlı olarak kabul eden insanoğlu,
nasıl olur da küçücük bir hücreden daha zayıf bir hafızaya
sahip olabilir?"
Henüz normal bir insan hafızasının nasıl oluştuğunu ve nasıl
çalıştığını bile açıklayamayan evrimciler, böyle bir hafızanın
varlığını evrimle izah etmeye hiç yanaşmazlar.
Milimetrenin yüzde biri büyüklüğünde bir et parçası eğer
tek bir bilgi birimine sahip olsa ve bu bilgiyi insanın menfaati
için en doğru şekilde kullansa, bu bile başlı başına bir mucizedir.
Ancak söz konusu durum bundan çok daha ötedir. Hücre, insan
menfaati için milyonlarca bilgi saklamakta ve bunları insan
aklının alamadığı kombinasyonlarla doğru olarak kullanmaktadır.
Ve insan, bu hücrelerin gösterdiği akıl sayesinde yaşamını
sürdürebilmektedir.
Bellek hücreleri, insan sağlığını korumak için yaratılmış
özel hücrelerdir. Allah onları özellikle güçlü bir hafıza
yeteneğiyle donatmıştır. Yoksa bir hücrenin kendi kendine
bir strateji bellirlemesi ve bu strateji içerisinde kendisine
bilgi depolama sorumluluğu vermesine imkan yoktur. Dahası,
hücrenin böyle bir ihtiyaçtan haberi bile yoktur ki strateji
belirleme gereği duysun. Ayrıca ortada, bellek hücrelerinin
kuvvetli hafızaları ile ilgili yanıt bekleyen bir soru daha
vardır ki bu nokta son derece önemlidir. Normal bir insanda
her saniye sekiz milyon hücre ölür. Ölen hücrelerin yerini
yeni hücreler alır. Böylece metabolizma sürekli olarak kendini
yeniler.
Ancak bellek hücrelerinin ömürleri diğer hücrelerden çok
daha uzundur. Bu özellikleri sayesinde hafızalarındaki bilgi
ile senelerce insanları hastalıklardan korurlar.
Fakat yine de bu hücreler ölümsüz değildirler ve uzun bir
süre sonunda da olsa, neticede ölürler. İşte bu noktada ortaya
ciddi şekilde şaşırtıcı bir durum çıkmaktadır: Hafıza hücreleri,
sahip oldukları bilgileri ölmeden önce bir sonraki nesile
aktarırlar. İşte sözü edilen bu hafıza hücreleri sayesinde
insan küçük bir çocukken yakalandığı bir hastalığa (kabakulak,
kızamık, vs), ileriki yaşlarında bir daha yakalanmaz.
Peki bir hücre, bu bilgiyi miras bırakması gerektiğini nasıl
bilebilir?
Elbette bu sorunun cevabı hücrenin sahip olduğu şuur değil,
onu Yaratan tarafından kendisine verilen yetenektir.
B HÜCRELERİ DÜŞMANI NASIL TANIR?
Artık tamamiyle savaşa hazır olan B hücreleri, vücudu savunmaya
başlamadan önce, vücudun kendi hücreleriyle düşmanlarını birbirinden
ayırt etmeyi de öğrenecektir.
Bunun için fazla bir çaba harcamalarına da gerek yoktur.
Çünkü bu hücreler ve ürettikleri antikorlar, düşmanı hiçbir
aracıya ihtiyaç duymaksızın doğrudan şekillerinden tanıyabilirler.
Yüzeylerindeki bir reseptör, programlanmış olduğu antijenle
karşılaşıp, onun birkaç küçük bölgesine bağlanır. Böylece
onun yabancı olduğu anlaşılır. Bu özellikleri sayesinde B
hücreleri, bakteri gibi antijenleri rahatlıkla tanıyabilirler.
B HÜCRELERİNİN GÖREVİ NEDİR?
Önceki bölümlerde, lenfositlerin içlerine düşmanla savaşabilecek
zehirin monte edildiği belirtilmişti. Bu zehiri (antikoru),
oluşturma ve onu gereken yere taşıma görevi, B hücrelerine
verilmiştir. Ancak bu zehirle neyi yok edecekleri konusunda
programlanmamışlardır. Onlar sadece silahı üretip taşımakla
yükümlüdürler. Taşırken de son derece dikkatli olmak zorundadırlar.
Çünkü, hiçbir hücreye, ona değecek kadar yaklaşmamalıdırlar.
Aksi takdirde istenmeyen bir tanesine zarar verebilirler.
Örneğin, bir insandan hiç tanımadığı, bilmediği bir maddeyi
taşıması istense... Kişi bu maddeyi, kalabalık bir caddede
taşırken acaba kaç insanın zarar görmesine sebep olur? İlk
seferinde tesadüfen kimseye değmeden gideceği yere ulaştığını
varsayalım. Aynı işlemi yüzlerce (B hücrelerinin bu işlemi
insan ömrü boyunca yaptığını gözönüne alırsak) hatta binlerce
kez yapması gerekse, her seferinde ilki kadar şanslı olamayacağı
açıktır.
Ancak B hücreleri kendilerine Allah tarafından verilmiş bir
sistem sayesinde her seferinde düşman hücreyi bulurlar.
B
hücreleri, sürekli mikrop arayan birer nöbetçi gibidirler.
Herhangi bir istilacıyla karşılaştıklarında da, hızla bölünerek
antikor üretmeye başlarlar. Bu antikorlar, B hücresi reseptörleri
gibi mikroplara bağlanırlar. Antikorlar tarafından yabancı
damgası vurulan düşman hücreler, fagositler ve T hücrelerinin
amansız mücadeleleri sonucunda vücuttan uzaklaştırılır. Yani
B hücreleri, ürettikleri milyonlarca antikor sayesinde düşmanı
etkisiz hale getirirken, onu öldürücü hücreler için işaretlemiş
olurlar. Burada en az yabancı hücrelerin etkisiz hale getirilmesi
ve işaretlenmesi kadar önemli bir olay daha vardır. O da sınırlı
sayıdaki genlerle nasıl bu kadar çok antikor üretilebildiğidir.
"Antikorlar" adlı bölümde de çok detaylı
olarak anlatıldığı gibi antikorların yapılabilmesi için B
hücreleri, insan vücudundaki genleri kullanırlar. Fakat insan
vücudundaki gen sayısı, üretilen antikorların sayısından daha
azdır. Ancak bu durum hücreler açısından hiçbir problem oluşturmaz.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen saatte 10 milyondan fazla antikor
üretmeyi başarabilirler.10 B hücreleri mevcut
genlerle kombinasyonlara girerek söz konusu üretimi gerçekleştirirler.
Bir hücrenin, söz konusu kombinasyonları akletmesine imkan
yoktur. Bu kombinasyonları yapma yeteneği Allah'ın dilemesiyle
bu şuursuz hücrelere verilmiştir. Çünkü; "...
O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der,
o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117)
Allah'ın dışında göklerde ve yerde başka hiçbir varlığın
gücü, trilyonlarca hücrenin yalnızca bir tek özelliğini dahi
düzenlemeye yetmez. Vücuda giren her düşman için -bir saat
gibi kısa sürede- ayrı özelliklere sahip milyonlarca antikoru,
matematiksel işlemler yaparak üretebilmek, ancak Allah'ın
dilemesiyle mümkün olmaktadır.
CESUR SAVAŞÇILAR: T HÜCRELERİ
Bazı lenfositler, kemik iliğinde üretildikten sonra timüse
doğru yolculuk ederler. Burada çoğalıp, olgunlaşan lenfositlere,
T hücreleri denir. Bu hücreler, katil ve yardımcı T hücreleri
olmak üzere iki farklı türde olgunlaşırlar. Yaklaşık üç hafta
süren bir eğitimden geçen T hücreleri, daha sonra dalağa,
lenf bezlerine ve bağırsaklardaki dokulara göç ederek görev
zamanlarını beklerler.
T
HÜCRESİ OLMA YOLU
T hücreleri, B hücrelerine kıyasla çok daha karmaşık bir
yoldan geçerek görevlerine başlayabilecek hale gelirler. Tıpkı
B hücreleri gibi onlar da başlangıçta basit birer hücredir.
Bu basit hücreler T hücresi olabilmek için oldukça zorlu elemelerden
geçerler.
İlk elemede hücrenin, düşmanı tanıyıp tanıyamadığı kontrol
edilir. Hücreler düşmanı, yüzeylerinde bulunan "MHC" (Major
Histocompatibility Complex), yani antijeni bir dizi kimyasal
işlemden geçirip T hücrelerine sunan molekül, sayesinde tanırlar.
Sonuçta düşmanı tanıyabilen hücreler hayatta kalabilirler,
diğerleri için ise taviz yoktur, yaşamlarına hemen son verilir.
Ancak düşmanı çok iyi tanıyabilmek, T hücrelerinin hayatta
kalabilmesi için tek başına yeterli değildir. Bu hücrelerin,
vücuda zarar vermeyecek maddeleri ve vücudun kendisine ait
olan dokularını da iyi tanımaları gerekir. Aksi takdirde aslında
zararsız olan maddelere karşı gereksiz bir savaşa girilir
ki bu da bedenin zarar görmesiyle sonuçlanır.
| MHC
(MAJOR HISTOCOMPATIBILITY COMPLEX) MOLEKÜLÜ NEDİR?
MHC, T hücrelerinin düşmanı tanıyabilmeleri
için özel olarak yaratılmış bir moleküldür. Antijeni
kimyasal işlemlerden geçirip T hücrelerine sunarlar.
MHC molekülleri sayesinde virüs parçaları, kanser
hücresi molekülleri, hatta bir bakterinin iç bölümüne
ait parçalar bile tanınabilir.
T hücrelerinin MHC molekülleri kullanmalarının çok
önemli bir sebebi vardır. T hücreleri bu sayede, dost
hücrelerin içine sızıp kendilerini kamufle eden virüslerin
yerini dahi bulabilirler.
Ancak MHC molekülleri bile T hücrelerinin görevlerini
yapabilmeleri için yeterli değildir. T hücrelerinin
bir de yardımcı hücreye ihtiyaçları vardır. Kısaca
APC (antigen-presenting cells) olarak adlandırılan
bu hücreler antijenleri parçalara ayırır ve anti,jenin
içinden çok önemli bir bölümü kopartır. Bu bölüm antijenin
kimliğini bildiren aminoasit dizilimidir. APC'ler
işte bu kimlik bilgisini T hücresine verdiklerinde,
T hücresi görevlerine başlayabilirler.
Görüldüğü gibi savunma sisteminin savaşa başlayabilmesi
için bile üstün bir alt sisteme ihtiyacı vardır. Birbirleriyle
bağlantılı bir çok alt birimden oluşan bu istihbarat
ağının bir tek parçasının olmaması bile sistemi işe
yaramaz hale getirir. Bu noktada, böyle bir istihbarat
ağının oluşumunda tesadüften bahsetmek aklın sınırlarını
aşar ve konu batıl inançların kapsamına girer.
Kusursuz olarak Allah tarafından yaratılan bu sistemin
her kademesinde bir akıl görülür. T hücrelerine düşmanı
getiren APC hareketleri buna bir örnektir. Bu hücreler,
T hücrelerinin düsmanı aminoasit diziliminden tanıdıklarını
bilmektedirler. Bu, her iki hücrenin de aynı güç yani
Allah tarafından yaratılmış olduğunun binlerce delillerinden
biridir. |
T HÜCRESİNİN HAYATTA KALMA SAVAŞI
T hücreleri için sınav henüz bitmemiştir. T hücresi adaylarının
bazıları diğer hücrelerden aldıkları sinyaller sonucu kendi
yaşamlarına son verirler.
Hücrelerin programlı bir şekilde ölmelerine, yaşamaya devam
etmelerine ya da büyüyüp farklılaşmalarına neden olan sinyaller
hakkında çok az bilgi vardır. Bu, şimdilik savunma sisteminin
-bilimsel açıdan- çözülemeyen esrarlarından biridir. Vücudumuzda
bunun gibi birçok hücre, bir yerlerden sinyal alıp, bu sinyale
göre görevine başlar. Acaba tüm bu sinyalleri birbirlerine
gönderen hücreler, sinyal göndermeleri gerektiğini nereden
bilebilirler? Mahlon B. Hoagland, Root's of Live adlı kitabında
bu konuyu şu şekilde gündeme getirmektedir.
 Kendi
kendini yok eden bir hücre (ortada). Bu programlı ölüm,
dokuların değişimi veya zedelenmiş olanların ayıklanması
içindir. |
Hücreler büyümeyi ne zaman durduracaklarını nereden biliyorlar?
Oluşumuna katkıda bulundukları organların tam büyüklüğe eriştiğini
onlara söyleyen ne?... Bölünmeyi durduran sinyalin özelliği
nedir? Bunun cevabını bilmiyoruz, ama araştırmayı sürdürüyoruz.
11
Gerçekten de hücreler arası sinyalleşmenin sırrı kesin olarak
çözülebilmiş değildir.
Ana hücreden beklenen, bölünmesi ve aynı özellikte iki yeni
hücrenin ortaya çıkmasıdır. Ancak hücrelerden birinin içinde
ne olduğu bilinmeyen bir anahtar çevrilir ve hücre birden
farklılaşmaya başlar. Bu yeni hücre insan vücudu için savaşacak
olan T hücresidir. Burada akla şu soru gelmektedir:
Bir hücre niçin kendi kendini farklılaştırarak bambaşka bir
hücre olmayı seçer?
Bu, bilimin henüz cevaplayamadığı bir sorudur. Bilim hücrenin
kendini nasıl farklılaştırdığı sorusunun cevabını verebilir.
Ancak hücrenin niçin savaşçı bir hücre olmak istediğini hiçbir
zaman açıklayamaz. Hücreyi gerektiğinde vücudu savunacak bir
hücre haline getiren programın kimin tarafından yazıldığını
açıklayamaz.
Tüm bu soruların cevabını ancak, Allah'ın varlığının şuurunda
olanlar tam olarak idrak edebilirler.
T HÜCRESİNİN ÇEŞİTLERİ :
T hücreleri kendi aralarında üçe ayrılırlar. Bunlar yardımcı
T hücreleri, katil T hücreleri ve baskılayıcı T hücreleridir.
Her T hücresi, düşmanı tanıyabilmek için özel bir MHC molekülüne
sahiptir.
Yardımcı T Hücreleri
Bu hücreler, sistemin adeta yöneticileridirler. Savaşın ilk
aşamasında makrofajların ve antijen yakalayıcı diğer hücrelerin
içlerine aldıkları yabancı hücrenin özelliklerini deşifre
ederler. Ardından gerekli sinyali aldıklarında öldürücü T
ve B hücrelerini savaşmak üzere uyarırlar. B hücreleri bu
uyarı sonucunda antikor adlı silahları üretmeye başlarlar.
Yardımcı T hücreleri diğer hücreleri uyarmak için lenfokin
isimli bir molekül salgılar. Bu molekül diğer hücrelerde adeta
bir anahtar çevirir ve savaş alarmının başlamasını sağlar.
 |
Bir T hücresi (yanda),
ince lifli sinir hücresinden (sol üstte) veya
makrofajlardan (sağ üstte) ölüm emri alabilir.
|
|
Yardımcı T hücresinin diğer bir hücreyi harekete geçirecek
özellikte molekül üretmesi çok önemli bir ayrıntıdır.
Öncelikle bu molekülün üretilmesi, belirli bir savaş stratejisinin
ürünüdür. Bu stratejiyi hücrelerin kendilerinin akledemeyeceği,
veya stratejinin tesadüfen ortaya çıkamayacağı açıktır.
Strateji geliştirebilmek bile tek başına yeterli olmayacaktır.
Hücrenin, diğer hücrede üretim anahtarını çevirecek molekülü,
doğru olarak sentezlenmelidir. Bunu yapması için de, diğer
hücrenin kimyasal yapısını tam olarak bilmesi gerekir.
 |
Soldaki resimde antijen içeren bir hücrenin
mikrobu parçalara ayrılmasıyla, yardımcı T hücresinin
harekete geçişini anlatıyor.
Sağdaki resimde ise T hücresinin, eğer onun
antijen reseptörü gösterilen antijene uyarsa,
CD4 molekülü antijen kompleksine yapışırsa ve
eğer diğer belirli moleküller (sağda) birbirine
bağlanırsa aktif halegeleceği anlatılıyor.
|
|
Yalnızca bu molekülün üretiminde yapılacak bir hata, savunma
sisteminin tam olarak felç olması anlamına gelir. Çünkü haberleşmesi
olmayan bir ordu, savunmaya geçmeden yok edilecektir.
Bu molekülün varlığı bile, evrim teorisinin ne kadar gerçek
dışı bir iddia olduğunu tek başına ortaya koyar. Çünkü sistemin
çalışması için gereken şart, bu molekülün en başından beri
var olmasıdır. Eğer yardımcı-T hücreleri, bu molekülü kullanarak
diğer hücreleri savaşa çağırmazlarsa, insan bedeni virüslere
teslim olur.
Katil T Hücreleri
Katil T hücreleri savunma sisteminin en etkili elemanlarındandır.
Daha önceki sayfalarda, virüslerin antikor adlı proteinler
tarafından etkisiz hale getirildiğini incelemiştik. Ancak
virüs bir hücrenin içine girdiğinde, antikorlar kimi zaman
bu virüse ulaşamazlar. İşte bu gibi durumlarda, katil T hücreleri
virüs tarafından işgal edilmiş hastalıklı hücreyi öldürürler.
Katil T hücrelerinin hastalıklı hücreleri nasıl öldürdüğü
incelendiğinde, büyük bir akıl ve yaratılış sanatı görülür.
Katil T hücreleri öncelikle içinde düşman saklanan hücrelerle
normal hücreleri birbirlerinden ayırmak zorundadırlar. Bu
zorluğu yaratılıştan kendilerine verilen sistem (MHC molekülleri)
sayesinde aşarlar. İşgal edilmiş hücreyi bulduklarında ise
kimyasal bir madde salgılarlar. Bu salgı hücrenin zarına saplanıp,
yanyana sıkı sıkı dizilerek bir delik oluşturur. Böylece gözeneklerle
dolan hücrede sızıntı başlar ve hücre ölür.
Katil T hücresi bu kimyasal silahı, küçük tanecikler (granüller)
içinde depo eder. Böylece kimyasal silah her zaman kullanıma
hazır durumda bulunmuş olur. Hücrenin kendi silahını kendisinin
üretmesi ve gerektiğinde kullanmak üzere depo etmesi, bilim
adamları için şaşkınlık verici bir gerçek olmuştur. Ancak
hücrenin kimyasal silahı kullanmasında öyle bir mucize görülür
ki, bu akıllara durgunluk veren bir ayrıntıdır.
Bu mikro kesecikler, içlerinde bulundukları hücreye bir düşman
yaklaştığında hemen -düşmanın geldiği yönde- hücrenin kenarına
doğru ilerlerler. Daha sonra hücre zarıyla temas ederek, kaynaşır
ve dışarı doğru açılarak içlerindeki maddeyi salıverirler.
Doğal Öldürücü Hücreler: "NK" (Naturel Killers)
Kemik iliğinde üretilen bu lenfositler, kemik iliğinin dışında,
dalakta, lenf bezlerinde ve timüste bulunurlar. En önemli
fonksiyonları; tümör hücrelerini ve virüs taşıyan hücreleri
öldürmeleridir.
Zaman zaman işgalci virüsler çok sinsi yollar izlerler. Vücut
hücrelerinin içine bazen o kadar iyi saklanırlar ki, ne antikorlar,
ne de T hücreleri düşmanın farkına varmazlar. Çünkü dışarıdan
herşey çok normal gözükür. İşte bu gibi durumlarda savunma
sistemi herşeye rağmen bir anormallik olduğunu hisseder. "NK"
hücreleri söz konusu bölgeye kan yoluyla akın ederler. Öldürücü
lenfositler hücrenin etrafını çevirir ve hücreyi itmeye, sıkıştırmaya
başlarlar. Bu aşamada düşman hücreye yine zehirli bir madde
verilerek hücre öldürülür.

Solda, T hücresini (yuvarlak olan) sarmış kanser
hücresi (stoplazması çıkmış ve lifi yayılmış halde)
görülüyor. |

Burda da kanserli hücreyi (büyük olan)
çevreleyen öldürücü T hücreleri (küçük olanlar)
görülüyor
|
|
Bu hücrelerin düşmanı nasıl tanıdıkları, savunma sistemiyle
ilgili şimdilik cevapsız kalmış sorulardan biridir. Çünkü
yüzeylerindeki hedef hücreleri tanımada rol alan reseptörlerin
varlığı henüz ortaya konulmamıştır. Dolayısıyla düşmanı tanımada
kullandıkları mekanizma tam olarak anlaşılmış değildir. İnsanların
sırrını çözemedikleri bu durum, anahtar olmadan kapıyı açıp
girmeye benzer.
İnsanoğlu elindeki bütün teknolojiye rağmen bu hücrelerin
düşmanı tanımak için kullandıkları sistemin ayrıntılarını
çözebilmiş değildir. Belki teknoloji ileride bu sistemi çözecek
ve bu konu bir sır olmaktan çıkacaktır. Ancak bu durum, mevcut
sistemin mükemmelliğini, ne kadar detaylı planlanarak yaratıldığını
ispatlayan bir delil olacaktır.
KAN HÜCRELERİ
 -
TROMBOSİTLER: Kanın pıhtılaşabilmesi, çoğu zaman üzerinde
pek durmadığımız, sıradan bir olay olarak algılanabilir. Ancak
bunu sağlayan mükemmel sistem olmasaydı, ufak tefek yaralar
bile insan yaşamını tehlikeye sokabilecek ya da sona erdirebilecek
derecede büyük bir tehlike teşkil ederdi. İşte, kemik iliğinde
oluşan kan hücrelerinden biri olan trombositler, bu önemli
görevi üstlenmiş hücrelerdir. Ayrıca alerjik reaksiyonlarda
rol alan serotin denen maddeler içerirler.
- EOZİNOFİL: Fagositoz kabiliyetine
sahip olan bu kan hücreleri, vücuda giren yabancı hücreleri
yutup yok ederler (fagosite ederler).
- BAZOFİL: Kanda pek az, fakat
deri, dalak ve bağırsak bağ dokularında daha fazla görülen
büyük, kaba ve tek çekirdekli bir kan hücresi.
- NÖTROFİLLER: Antibakteriyel
özelliğe sahip olan bu kan hücreleri organizmayı yabancı maddelere
karşı savunmada görevlidirler. Ayrıca
fagositoz özellikleriyle de savunma sistemine katkıda bulunurlar.
ANTİJEN SUNAN HÜCRELER: "APC" (ANTIJEN
PRESENTING CELLS)
Bu hücrelerin görevleri, antijeni (düşmanı) T hücrelerine
sunmaktır. Bu hücrenin böylesine bir görevi üstlenmesi mutlaka
üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Çünkü hücre önemli
bir sorumluluğu yerine getirmektedir. T hücrelerinin vücudu
savunacağını bilmekte ve yakaladığı düşmanı, istihbarat sağlayabilmeleri
için T hücrelerine vermektedir.
Peki hücre böyle bir görevi niçin yapar? Evrim teorisine
göre bu hücrenin yalnızca kendi hayatını düşünen bir canlı
olması gerekir. Ancak o, hiçbir çıkarı olmadığı halde bir
sisteme hizmet eder.
Daha da ilginci APC hücresinin, T hücresinin neye ihtiyacı
olduğunu bilmesidir. Bu bilgi doğrultusunda, düşman hücreyi
parçalar ve yalnızca aminoasit dizilimini T hücresine sunar.
Buradan anlaşılan şudur; APC hücresi, T hücresinin, aminoasit
diziliminden bilgi çıkardığını bile bilmektedir.
Ancak bu noktada bir kez daha hatırlatmakta fayda var ki;
"bilmek", "hesaplamak", "düşünmek", "hizmet etmek" gibi fiillerden
bahsettik. Kuşkusuz bu fiillerin yapılması kesin bir şuuru
gerektirir. Şuuru, iradesi olmayan bir varlığın bu fiilleri
uygulaması mümkün değildir. Ama burada bahsedilen canlılar
küçücük hücrelerdir; bildiğimiz küçük şuursuz hücreler. O
halde hücrelere bu şuuru, kabiliyeti, muhteşem sistemi veren
kimdir?
Bu sorunun cevabı son derece açıktır: Görülmektedir ki, APC
hücresi de, T hücresi de ve vücuttaki diğer tüm hücreler de
birbirlerine uygun olarak, aynı sistem içinde görev alacak
şekilde Allah tarafından yaratılmışlardır. |