|
PROTEİN MUCİZESİ
VÜCUDUN YORULMAYAN MAKİNALARI:
PROTEİNLER
Buraya kadar anlatılan bölümlerde protein moleküllerinin
çok özel yapılarından ve hücrede nasıl üretildiklerinden söz
edildi. Proteinlerin görevlerini incelediğimizde ise, birçok
yaratılış mucizesi ile daha karşılaşırız.
KANDAKİ OKSİJEN AVCISI PROTEİNLER: HEMOGLOBİNLER

Aktif olan dokularda CO seviyesi yüksek
olur. Hemoglobin bu dokulara ulaştığında dokulara
O 2 verme eğiliminde olur. Bu sayede hemoglobin,
oksijen ihtiyacı olan dokulara anında oksijen verir
ve onlardaki karbondioksiti alır. |
Kanı yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline getiren özelliklerinden
biri içinde barındırdığı proteinlerdir. Bu proteinlerin görevlerini
en iyi yapabilecekleri yer kandır; çünkü kan, vücudun her
noktasına ulaşabilen damar sistemi ile içinde barındırdığı
bu özel proteinleri vücutta ihtiyaç duyulan her bölgeye iletir.
Örneğin kandaki alyuvar hücrelerinde bulunan hemoglobin adlı
proteinler, vücuttaki yaklaşık 100 trilyon hücreye günde 600
litre oksijen taşırlar. 36
Hemoglobin oldukça büyük bir proteindir ve alyuvarın %90'ı
gibi büyük bir bölümünü kaplar. Normal şartlarda bu kadar
büyük bir protein hücrenin içine sığamaz. Ancak, alyuvar hücresi
kana karışmadan önce, sanki hemoglobin proteinini taşıması
ve onun için yer açması gerektiğini biliyormuş gibi, içindeki
çekirdeği, mitokondriyi, ribozomları ve diğer organelleri
dışarı atarak hemoglobine yer açar. Bu dışarı atılan organeller
anında vücudun temizleyicileri olan akyuvar hücreleri tarafından
yok edilirler. Böylece vücutta artık veya gereksiz hiçbir
madde ortada kalmaz. Alyuvarlar tüm organellerini dışarı atınca
başka protein üretemezler; buna zaten gerek de yoktur.
37 Çünkü alyuvarların asıl görevi hemoglobini
kanda taşımak ve onu vücutta istediği yerlere götürmektir.
Hemoglobinin en önemli özelliği, oksijen atomlarını yakalama
yeteneğidir. Bu yetenekli molekül, kandaki milyonlarca molekül
içinden özellikle oksijen moleküllerini seçer ve onları yakalar.
Oksijen moleküllerini yakalamak ise özel bir yetenek ister,
çünkü rastgele oksijen molekülüne bağlanan bir molekül okside
olur ve işlev göremez hale gelir. Bu nedenle hemoglobin, usta
bir avcı gibi, avına hiç dokunmadan, onu sanki bir maşa ile
tutar gibi yakalar. Hemoglobine bu özelliği kazandıran ise
kendine has tasarımıdır.
Hemoglobin dört farklı proteinin birleşmesinden meydana gelir
ve bu dört proteinde demir atomu taşıyan özel bölümler vardır.
Demir atomlarını taşıyan bölümler "heme grupları" olarak adlandırılır.
İşte bu heme gruplarındaki demir atomu, hemoglobinde oksijenin
tutulduğu özel maşalardır. Her heme grubu bir oksijen tutabilir.
38 Heme gruplarının temas etmeden, demiri
bir maşa gibi kullanarak oksijeni yakalayıp, dokulara götürüp
bırakmaları için molekülün içinde özel katlanmalar ve açılar
da mevcuttur. Söz konusu özel bağlanma sırasında bu açılar
belirli oranlarda değişir. 39
İlk heme grubu, oksijeni yakaladıktan sonra hemoglobinin
yapısında değişiklikler olur ve bu diğer heme gruplarının
oksijeni yakalamasını katlamalı olarak kolaylaştırır.
40 Bu yakalama işleminde hemoglobin eğer
oksijenle doğrudan birleşirse yani okside olursa "methemoglobinemia"
olarak anılan bir hastalık meydana gelir.
41 Bu hastalık cildin rengini kaybederek maviye doğru
dönmesine, nefes darlığına ve mukus zarlarının zayıflamasına
neden olur.
Bu konuda anlatılan her bilgi, kusursuz bir tasarımın, önceden
yapılmış bir planın varlığının delilleridir. Alyuvarların
hemoglobine yer açmak için son derece şuurlu bir biçimde içlerindeki
organelleri dışarı atmaları, dışarı atılan fazlalıkların hazır
görevliler tarafından hemen temizlenmesi, hemoglobinin oksijenden
zarar görmeyecek ve onu da bozmadan hücrelere ulaştıracak
özelliklere sahip olması kusursuz bir tasarımın eseridir.
Şuursuz, cansız, bilgisiz atomların biraraya gelerek, tesadüfler
sonucunda böylesine kusursuz bir sistemi tasarlamaları ve
oluşturmaları kesinlikle imkansızdır. Üstelik, bu sistemin
kuruluşu için çok önemli bilgilere de sahip olmak gerekmektedir.
Hemoglobin adeta oksijenin tüm özelliklerini biliyor ve kendisine
nasıl zarar vereceğini hesaplayabiliyor gibi önlem almakta
ve en uygun şekilde oksijeni taşımaktadır. Daha sonra da taşıdığı
oksijeni, ulaşması gereken yerlere eksiksiz olarak götürmektedir.
Hemoglobin dediğimiz atom topluluğunun oksijen moleküllerini
tanıyarak, seçmesi ise apayrı bir bilgi gerektirir ve bu da
son derece mucizevi bir olaydır. Tüm bunların tesadüfen gelişen
olaylar sonucunda oluşması ve böylesine kusursuz bir sistemin
kurulması imkansızdır. Üstelik, bu kurulan sistem vücudun
tamamı ile de son derece uyumludur ve olabilecek en ideal
şekilde tasarlanmıştır.
Dünyaca ünlü mikrobiyolog Michael Denton, Nature's Destiny
isimli kitabında hemoglobinlerin kusursuz tasarımlarından
şöyle söz eder:
Yüksek metabolik seviyesi olan organizmalar için etkin bir
oksijen taşıma sistemi gerekir. Bu nedenle hemoglobin gibi
özelliklere sahip bir molekül, organizma için son derece önemlidir.
Hemoglobinin yerine başka alternatifler olabilir mi? Bilinen
oksijen taşıyan sistemlerin hiçbiri hemoglobinin oksijen taşımadaki
etkinliğine yaklaşamamışlardır bile. Ernest Baldwin "Memelilerin
hemoglobinleri bu açıdan en başarılı solunum proteinleridir"
yorumunu yapar… Deliller şunu göstermektedir; hemoglobin hava
soluyan organizmalar için en ideal şekilde tasarlanmış proteinlerdir.
42
 |
Hemoglobin oksijenle birleştiğinde birçok yapısal
değişiklik geçirir. Solda hemoglobinin normal hali,
sağda ise oksijenle bağlanmış hali görülmektedir.
|
 |
Denton'unda söylediği gibi hemoglobinin bu taşıma şekli olabilecek
en ideal taşıma şeklidir ve bir molekül yığınının vücut gibi
karanlık, kendi boyutlarına göre inanılmaz büyüklükteki bir
yerin içinde bu ayrımı yapabilmesi, oksijen molekülünü diğer
moleküllerden ayırt ederek ona en uygun şekilde bağlanabilmesi
çok üstün bir aklın ve tasarımın varlığını ortaya koymaktadır.
HÜCRELERİ VÜCUDUMUZUN İÇİNDE YÜZDÜREN PROTEİNLER
İnsan vücudundaki bazı hücrelerin hareketleri metabolizmanın
işleyişi ve hayati fonksiyonların devamı açısından çok önemlidir.
İşte bu hayati fonksiyonu sağlayanlar da tüm vücut fonksiyonlarında
olduğu gibi proteinlerdir. Bazı hücrelerin vücut içinde hareket
etmek için kullandıkları bu proteinler "tubulin" olarak isimlendirilir.
Bu proteinlerin oluşturdukları ve hücreyi yüzdüren organ ise
tüycüklerdir. Bu tüycükler iki türlüdürler; ya kirpiklere
benzerler ya da kamçı gibi çarparak hareketi sağlarlar. Eğer
hücre tüycükleri ile kendisini hareket ettiriyorsa, bunu,
küreklerin bir kayığı hareket ettirmeleri gibi tüycüklerini
kullanarak yapar. Örneğin sperm, kadın bedeni içindeki zorlu
yolculuğunu bu tüycükler sayesinde gerçekleştirir.
| 
Bazı hücreler, kendilerini
veya çevrelerindeki bazı cisimleri hareket ettirmeye
yarayan tüycüklere sahiptirler.
|
Tüycükler, aynı zamanda hareket etmeyerek sabit duran hücreler
tarafından da kullanılırlar. Bundaki amaç ise, sıvıdaki diğer
hücreleri hareket ettirmektir. Tüycükleri olan hücre, diğer
hücrelerin ortasında sabit durur ve hareket halinde olan tüycükler
sıvıyı, hareket ettirmek istedikleri hücrenin yüzeyine doğru
sıçratarak onu ilerletirler.
Örneğin solunum yollarındaki sabit hücrelerin herbiri birkaç
yüz tüycüğe sahiptir. Tüycüklerin çoğu aynı anda hareket halindedirler.
Bunun görünümü, eski çağlarda kullanılan savaş gemilerinde
aynı anda kürek çekilmesine benzer. Bu hareketleri ile mukus
sıvısının üzerine su atarlar ve onu boğazdan yukarı doğru
iterler. Bu şekilde nefes alındığında bu sıvının nefes borusuna
kaçmasını engellerler. Görüldüğü gibi, bu hareket önceden
planlanmış, son derece akılcı ve bilinçli bir harekettir.
Mukus sıvısının zararını önleyebilmek için, o çevrede bulunan
hücreler gerekli organlarla donatılmışlardır.
Ayrıca bu proteinler hep birlikte karar vermekte ve bir hücreyi
belli bir yöne göndermek için birlikte hareket etmektedirler.
Aralarında kusursuz bir uyum ve düzen vardır. Hiçbir önyargıya
sahip olmadan düşünen bir insan, böyle bir mekanizmanın ve
organize hareketin tesadüfen oluşamayacağını açıkça görecektir.
Bu organların, yani tüycüklerin yapıları incelendiğinde ise,
sahip oldukları son derece kompleks yapı, tüm bunların üstün
bir yaratılışın eseri olduklarını gösterir. Ancak elektron
mikroskobuyla görülebilen küçüklükteki bir hücrenin ucundaki
incecik tüycüklere o kadar mükemmel bir sistem ve içiçe geçmiş
yapılar sığdırılmıştır ki, bunların şuursuz atomların ortak
kararıyla ve tesadüfen gelişen olaylar sonucunda oluştuklarını
iddia etmek imkansızdır. Şimdi bu tüycüklerin yapılarını genel
hatlarıyla inceleyelim…
İNCECİK TÜYCÜKLERİN İÇİNE SIĞDIRILAN DETAYLI TASARIM
Tüycükler üzeri zarla örtülmüş liflerden oluşmaktadırlar.
Tüycüğün zarı, hücrenin zarının dışında gelişmiş bir parçadır;
bu nedenle tüycüğün iç kısmı hücrenin içiyle temas halindedir.
Eğer bir tüycük diklemesine kesilir ve kesilen kısım elektron
mikroskobu altında incelenirse, çubuk şeklinde dokuz ayrı
yapı göze çarpar. Burada bir noktaya dikkat etmek gerekir;
bu tüycüklerden bir tanesi, sizin saçınızın tek bir teliyle
dahi kıyaslanamayacak kadar küçüktür. Saç telinizin dahi içine
dokuz ayrı çubuğun sığdırılması imkansız gibi görünürken,
hücre gibi gözle görülemeyecek kadar küçük bir yapının ucundaki
yüzlerce küçük tüycükten bir tanesinin içinde dokuz ayrı çubuk
olduğundan söz edilmektedir. Bu çubuklara mikrotüpler adı
verilir. Bu dokuz mikrotüpten herbiri ise içiçe geçmiş iki
halkadan oluşur. Üstelik detaylı araştırmalar tek bir halkanın
on üç ayrı telden oluştuğunu göstermektedir.
| 
Hücre tüycükleri eşsiz bir tasarıma sahiptir. Tüycükler
diklemesine kesildiğinde çubuk şeklinde dokuz mikrotüp
görülür. Bu dokuz mikrotüpten her biri ise içiçe geçmiş
iki halkadan oluşur. Her bir halka ise on üç ayrı
telden meydana gelir.
|
Biraz önce de hatırlatıldığı gibi, bunlar hücrenin ucundaki
küçücük tüylerin içindeki dokuz çubuğun detaylarıdır. Bu detaylar
bu kadarla da kalmaz. Birincisine bağlı olan ikinci halka
ise on ayrı telden oluşur. Tüycüğü oluşturan dokuz mikrotüp
tubulin denilen proteinlerden meydana gelmiştir. Bir hücrede,
tubulin molekülleri silindir şeklinde bir düzen meydana getirmek
üzere tuğlaların üstüste dizilmeleri gibi biraraya gelmişlerdir.
Burada tekrar düşünelim: Bir önceki cümlede, protein moleküllerinin
belli bir şekli oluşturmak için bir araya geldiklerinden sözedildi.
Bu tür cümlelere, biyoloji, biyokimya, genetik ve benzeri
konulu kitap ve dergilerde sık sık rastlarsınız. Ancak, protein
molekülleri cansız atomların bir araya gelmelerinden oluşur.
Bu cansız, şuursuz, bilgi ve iradeden yoksun, bir beyne, göze
ve işitme yeteneğine sahip olmayan varlıklar nasıl olur da,
önce birbirlerini bulur, sonra bir silindir meydana getirecek
şekilde düzenle hareket ederler. Onlara diğer tubulin molekülleri
ile bir araya gelmelerini, daha sonra silindir şeklini oluşturmak
üzere dizilmelerini kim emretmektedir? Dahası, onlar bu emri
nasıl anlayıp da uygulayabilmektedirler? Üstelik tubulin molekülleri
rastgele bir dizilime de sahip değildirler. Diziliş düzenleri,
tasarımları ve amaçları için en uygun şekildedir.
Hücrenin içinde normal şartlar sağlanmışsa (kalsiyum yoğunluğu
normal olduğunda ve sıcaklık belirli bir düzeydeyken) tuğla
görevindeki tubulin proteinleri, mikrotüpleri oluşturmak üzere
otomatik olarak bir araya gelirler. Tubulin molekülünün bir
tarafı ikinci tubulin molekülünün arka tarafını tamamlayacak
bir yüzeye sahiptir. Böylece üçüncü tubulin molekülü ikinci
tubulinin arka tarafına yapışır. Dördüncü üçüncünün arkasına
ve bu böyle devam eder. Bir benzetme yaparsak, bu üstüste
dizilmiş konserve kutularına benzer. Aynı markanın konserve
kutularını üstüste dizdiğinizde alttaki kutunun üst kısmı
ile üstündeki ikinci kutunun alt kısmı birbirine tam oturur.
Aynı şekilde ikinci kutunun üstü ile üçüncü kutunun alt kısmı
birbirine tam yerleşir. Konserve kutuları bu şekilde yerleştirildiklerinde
devrilme riskleri olmaz. Ancak farklı markalardaki konserve
kutularının alt ve üstleri birbirlerine bu şekilde uyumla
yerleşmeyecekleri için, üst üste dizilmeleri büyük bir risk
olur ve en küçük bir harekette devrilirler. Ayrıca konserve
kutularını dizerken yönlerini farklı koyarsanız, yine devrileceklerdir.
Yani, birinci konservenin üstü ile ikinci konserve kutusunun
üstü birbirine yerleşmeyeceği için yine devrilir. Tubulin
proteinlerinin yerleşmelerindeki uyum ise konserve kutularınınkinden
çok daha belirgindir. Birinin ön tarafı ile diğerinin arka
tarafı birbirine tam olarak geçer. 43
Peki bu tasarım kime aittir? Tubulin proteinlerini üreten
hücreler, önceden kusursuz bir tasarım ve plan yaparak, bunların
en sağlam şekilde nasıl birleşebileceklerini belirlemiş olabilirler
mi? Proteinlerin bir şekilde bu özellikleri ile üretildiklerini
düşünelim, peki onların sırt sırta değil de, birinin sırtı
diğerinin yüzü birleşecek şekilde dizilmeleri gerektiğini
onlara kim söylemiştir? Ve proteinler, bu emri nasıl anlayıp,
bir tanesi bile bir hata yapmadan bu şekilde dizilebilmektedirler?
Okullardaki beden derslerini hatırlarsanız; 20 tane öğrenciyi,
kargaşa çıkmadan belirli bir yönde ve duruşla dizmek bile
büyük bir emek ve sabır gerektirir. Bilinç ve akıl sahibi,
ayrıca yön bulma, belli bir amaca yönelik hareket edebilme
yeteneğine sahip insanlar için bile bu bir emek gerektirirken,
yağ, karbonhidrat ve fosfor gibi malzemelerden oluşan proteinler
bunu nasıl büyük bir düzen içinde, tek bir molekül dahi hata
yapmadan gerçekleştirebilmektedirler?
Şunu da unutmamak gerekir ki, tubulin molekülleri, çevrelerinde
bulunan milyonlarca molekül içinden, kendileri ile aynı türden
olanları seçerek onların yanına gitmekte ve hemen sırasını
almaktadır. Tubulinler mikrotüplerle kolaylıkla bağlantıya
geçme yeteneğine sahiptirler. Ancak mikrotüplerin birbirleriyle
birleşebilmeleri için diğer proteinlerin yardımına ihtiyaçları
vardır. Yani tüycüğü oluşturan dokuz mikrotüpün birbirlerine
bağlanmaları gerekir. Birbirlerine bağlanmak için diğer proteinlere
ihtiyaç duymalarının çok önemli bir nedeni vardır; mikrotüpler
vücut içinde çok farklı görevleri olan proteinlerdir. Bu görevler
içinse tek başlarına ve bağlantısız olmaları gerekir ve bu
nedenle diğer bir görev için başka bir proteine bağlanmadıkları
sürece serbest olarak dolaşırlar. Ancak tüycüklerin oluşması
için, bu yardımcı proteinler gelirler ve serbest ve tek dolaşan
mikrotüpleri seçerek, birbirlerine bağlarlar. Bu olayda da
çok bilinçli ve tasarlanmış bir organizasyon bulunmaktadır.
Hücrenin tüycüklerinin inşa edilmesi gerektiğine karar veren
bazı proteinler, tüycüklerin oluşumu için nelerin gerektiğini
de bilmekte, bu malzemeleri başıboş dolaşırken toplayıp birleştirmektedirler.
Tüycüklerin elektron mikroskobu altında çekilen fotoğraflarında,
mikrotüpleri birbirlerine bağlayan farklı türlerde bağlayıcılar
olduğu görülmüştür. Tüycüklerin ortasındaki iki merkezde mikrotüpü
birbirine bağlayan köprü şeklinde bir protein bulunmaktadır.
Aynı zamanda iki mikrotüpten tüycüklerin merkezine doğru bir
uzantı yer alır. Sonuçta "neksin" adı verilen protein her
mikrotüpü bir yanındakine bağlar ve mikrotüplerin birbirlerinden
kopup dağılmamalarını sağlar. Her mikrotüpte ayrıca iki farklı
uzantı vardır. Bunların birisine dış kol, diğerine de iç kol
denilir. Biyokimyasal analizler bu uzantıların "dynein" denilen
bir proteine sahip olduklarını ortaya koymuştur. Dyneinin
işlevleri arasında hücredeki motor görevini yapmak ve mekanik
bir güç oluşturmak vardır.
Şimdi birçok parçadan oluşan ve her parçanın bir diğerini
büyük bir ustalıkla ve son derece akılcı bir yöntemle tamamladığı
bu yapıyı bir daha düşünelim. Gözle görülemeyecek kadar küçük
bir yerin çok daha küçük bir bölümünde, milyonlarca atom bir
araya gelerek farklı farklı yapılar oluşturup, sonra bunları
yine diğer atomların yardımıyla birbirlerine monte etmektedirler.
Ortaya ise son derece kompleks ve nasıl işlediğini birazdan
kısaca özetleyeceğimiz bir makina çıkmaktadır.
Bildiğiniz birkaç parçadan oluşan tüm eşyaları veya makinaları
düşünün. Örneğin bir bilgisayarın içini açtığınızda, birçok
devrenin, kablonun, metalin karmaşık bir şekilde birbirlerine
bağlandığını görürsünüz. Belki bunlar ilk bakışta, bilgisayar
hakkında bilgisi olmayan biri için birşey ifade etmeyebilir.
Ancak bir bilgisayar mühendisi, bu karmaşık bağlantıların
ne işe yaradığını çok iyi bilmektedir. Örneğin tek bir kablonun
dahi eksikliğinde veya en küçük bir telin başka bir yere bağlanması
durumunda bilgisayarın fonksiyonlarını yerine getiremeyeceğinin
bilincindedir. Dolayısıyla bilgisayarın içindeki her parçanın
bilgisayarın işlevini görebilmesi için büyük bir önemi vardır.
Benzer şekilde, hücrenin tüycüklerini oluşturan her parça,
tüycüklerin işlevlerini görebilmeleri için son derece önemlidir.
Bu yapılardan herhangi biri eksik olduğunda ya tüycük hücreyi
ve hücrenin çevresindekileri hareket ettiremeyecektir ya da
tüycükler hiç oluşamayacaktır.
Biyokimyacılar herhangi bir parçanın olmadığında tüycüklerde
neler olacağını deneyler yaparak tespit etmişlerdir. Örneğin
dynein proteininin kolları ayrılırsa, tüycükler hareket edemezler.
Mikrotüpler arasında köprü görevi gören neksin proteini olmadığında
ise mikrotüpler çözülürler ve herbiri birbirinin içinden geçmeye
başlarlar. Bu durumda tüycüklerin yapısı da bozulmuş olur.
Görüldüğü gibi, insanın kavrayamayacağı kadar küçük bir alanda,
bir parçası dahi eksiltilemeyecek kadar kompleks bir sistem
bulunmaktadır. Herbir parçası canlılığın devamı ve hücrenin
görevleri için hesaplanarak tasarlanmış olan bu sistemin nasıl
işlediğini görünce, her parçadaki tasarımın önemi daha da
iyi anlaşılacaktır.
TÜYCÜKLERİN HAREKET SİSTEMİ
Tüycüklerin hareketlerini su üzerinde yüzen bir tekne gibi
düşünebiliriz. Yüzeyi su ile temas eden ve itme gücü sağlayan
mikrotüpler, kürek görevi görmektedirler. Birbirine bağlı
dokuz çubuk, aralarındaki bağlar sayesinde kürekler gibi kayabilirler.
Dynein proteininin kolları, motorlardır ve hareket sistemine
güç sağlarlar. Neksin kolları ise bağlantıları oluşturur ve
motorun gücünü bir mikrotüpten diğerine iletirler. Böyle bir
sistem, bir gemiyi ya da bir hücreyi de hareket ettirse farketmez;
bu hareketin sağlanması için pek çok parçanın bir arada bulunması
ve birbirine büyük bir uyumla bağlanmış olması gerekir. Her
parça doğru yere konmadıkça, bu parçalar hiçbir işe yaramaz.
Hurda yığınlarının bulunduğu yerler buna bir örnektir. Herhangi
bir hurdacıda bulunan malzemelerin hepsi atıl halde dururlar.
Ancak bir makina mühendisi bu hurda yığınına gelip, işine
yarayacak parçaları seçip, aklında tasarladığı makinayı bir
plan dahilinde monte ettiğinde, ortaya işlevleri olan, kompleks
ve akıl ürünü bir makina ortaya çıkar.
Görüldüğü gibi, herbir parçanın oluşması için nasıl bir akıl
ve bilinç gerekiyorsa, proteinlerin işe yarar bir yapı oluşturabilmeleri
için de aynı şekilde akla, bilince, tasarıma ve bir amaca
ihtiyaç vardır. Proteinlerin bir şekilde oluştuklarını varsaysak
bile, bunların hepsini bir hücrenin içine şırınga ettiğimizde,
bir araya gelip tüycükler gibi kusursuz işleyen yapılar meydana
getirmelerini bekleyemeyiz. Akıl sahibi bir varlığın bunları
organize etmesi ve uygun şekilde bir araya getirmesi gerekir.
Evrim teorisi ne proteinlerin oluşumunu ne de bu proteinlerin
bir araya gelerek kompleks ve tek bir parçasının bile eksiltilemeyeceği
yapıları, makinaları, motorları, bilgi bankalarını, fabrikaları
oluşturmalarını kesinlikle açıklayamaz. Tesadüflerin bu kadar
kompleks ve kusursuz sistemler meydana getirmesi imkansızdır.
Ayrıca canlı hücresindeki tüycükler gibi en küçük sistemlerin
dahi oluşabilmesi için yüzlerce proteinin, enzimin, molekülün
aynı anda bir arada bulunması gerekir. Hatta biyokimyacılar,
yaptıkları araştırmalarda hücrenin hareketini burada söz edilmeyen
200 kadar protein tarafından daha desteklendiğini bulmuşlardır.
Yüzlerce proteinden bir tanesinin dahi olmaması, diğerlerinin
hiçbir işe yaramamasına neden olacaktır.
Böyle bir durumda, canlılığın aşama aşama ve yavaş yavaş
küçük değişimlerle meydana geldiğini iddia eden evrim teorisi,
tüycüklerin oluşumunu kesinlikle açıklayamaz. Darwin'in Kara
Kutusu isimli kitabı ile evrim teorisine çok önemli eleştiriler
getiren ve kitabında proteinlere ve hücrelerdeki tüycüklere
geniş yer ayıran mikrobiyolog Michael Behe, evrim teorisinin
tüycükler gibi kompleks yapılar karşısındaki çöküşünü ve çaresizliğini
şöyle ifade etmiştir:
Biyokimyacılar, tüycük ve kırbaç gibi görünürde basit olan
yapıları incelemeye başladıkça, inanılmaz derecede bir komplekslikle
karşılaşmışlardır. Bunlar düzinelerce ve hatta yüzlerce ayrı
parçadan oluşmaktadır. Aslında bizim burada üzerinden bile
geçmediğimiz daha birçok parça, tüycüklerin çalışabilmesi
için gereklidir. Gerekli parçacıkların sayısı arttıkça, sistemin
bir araya getirilmesindeki zorluk da artar ve ortaya atılan
dolaylı senaryolar da çıkmaza girer. Darwin de giderek daha
çok hata yapmaya başlar. İlgili proteinler üzerinde yapılan
çalışmalar, sistemin karmaşıklığını açıklamaya yetmemiştir.
Problemin hassasiyeti çözümlenememiş giderek daha da içinden
çıkılmaz hale gelmiştir. Darwin'in teorisi tüycük ya da kırbaç
hakkında bir açıklama yapamamıştır. Yüzme sistemlerindeki
karmaşıklık, Darwinistlerin aslında hiçbir zaman bir açıklama
yapamayacağını da göstermektedir… Tüycük, Darwin'e problem
çıkaran sistemlerin sadece bir tanesidir.
44
Michael Behe'nin de belirttiği gibi, hücreleri hareket ettiren
tüycükler, Darwinizm'i yalanlayan gerçeklerden sadece bir
tanesidir. Canlılık, tüycükler gibi sayısız yaratılış mucizesi
ile donatılmıştır. Her yaratılış mucizesi ise bize, Yüce Rabbimizin
sonsuz gücünü, aklını, ilmini, benzersiz yaratışını ve yaratıştaki
sanatını tanıtır. Akıl ve vicdan sahibi her insan bu delilleri
gördüğünde, Allah'ın herşeyin tek hakimi olduğunu kavrar:
Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun
da batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbi'dir…
(Şuara Suresi, 28)
YAŞAM İÇİN ÖZEL HIZLANDIRICILAR: ENZİMLER
Canlıların bedenlerinde her saniye sayılamayacak kadar çok
işlem gerçekleşir. Bu işlemler o kadar detaylıdır ki, her
aşamalarında, bütün karmaşayı kontrol eden, düzeni sağlayan
ve olayları hızlandıran "süper denetleyicilerin" müdahalesine
gereksinim vardır. İşte bu süper denetleyiciler enzimlerdir.
Her canlı hücrede, herbiri kendi özel işini yapan, örneğin
DNA kopyalanmasına yardımcı olan, besin maddelerini parçalayan,
besinlerden enerji üreten, basit moleküllerden zincir yapılmasını
sağlayan ve bunlar gibi sayısız işler gören binlerce enzim
vardır.
| 
Anhidraz enziminin üç boyutlu görüntüsü...
|
Enzimler hücre içinde mitokondrilerde üretilir. Büyük bölümleri
proteinlerden oluşur, geri kalanları ise vitamin ve vitamin
benzeri maddelerdir. Eğer bu enzimler olmasaydı, en basitinden
en karmaşığına kadar hemen hiçbir fonksiyonunuz çalışmaz ya
da neredeyse duracak kadar yavaşlardı. Sonuç her iki halde
de durum değişmezdi ve ölüm olurdu. Nefes alamaz, bir şey
yiyemez, sindiremez, göremez, konuşamaz kısacası yaşayamazdık.
Enzimlerin en önemli görevleri vücuttaki birtakım kimyasal
reaksiyonları başlatıp durdurmak ve onları hızlandırmaktır.
Vücuttaki hücreler görevlerini yerine getirirken, içerdikleri
kimyasalların reaksiyona girmeleri gerekir. Kimyasal reaksiyonların
başlaması içinse yüksek derecede ısı gereklidir. Bu yüksek
ısı ise canlı hücrelerin hayatları için tehlikeli bir durumdur;
hücrelerin ölümüne neden olur. İşte bu sorunu çözenler enzimlerdir.
Yüksek ısıya gerek kalmadan, enzimler kimyasal reaksiyonları
başlatır veya hızlandırırlar, ancak kendileri reaksiyona girmezler.
Enzimlerin hücrelerimizde meydana gelen olayları hızlandırması
ile ilgili günlük yaşamdan bir örnek verebiliriz: Nefes alıp
verirken karbondioksitin kanımızdan temizlenmesinde görev
alan bir enzim sayesinde boğulmadan yaşamımıza devam edebiliriz.
Çünkü "anhidraz" adlı bir enzim karbondioksitin temizlenme
işleminin hızını 10 milyon kez daha artırır.
45 Bu hızla enzimler bir dakikada 36 milyon
molekülü değişikliğe uğratma imkanına sahiptirler.
Enzimler hem hayati olan reaksiyonların en hızlı şekilde
gerçekleşmesini sağlar hem de vücut enerjisini en tasarruflu
şekilde kullanırlar. Eğer insan vücudunu bir fabrika, içinde
çalışan enzimleri de fabrikadaki üretim araçları gibi düşünürsek,
böyle bir fabrikaya enerji kaynağı dayanmaz. Çünkü 2000 farklı
çeşidi olan, trilyonlarca makinenin kusursuzca böyle bir hızda
çalışması için gereken enerji çok yüksektir. Kaldı ki hücre
içindeki basit bir reaksiyonu laboratuvar ortamında gerçekleştirmek
için oldukça fazla miktarda ısı ve enerji kullanılması gerekmektedir.
46

Enzimler kendileri reaksiyona girmedikleri halde,
reaksiyon için gerekli olan aktivasyon enerjisinin
seviyesini düşürerek vücut içindeki reaksiyonları
hızlandırırlar. Şekilde enzimler olmadan bir reaksiyonun
hızının ne kadar düşeceği gösterilmektedir. |
Oysa hücrelerde sessizce çalışan enzimler vücudun ısısıyla
ve besinlerden aldıkları enerjiyle bütün görevlerini eksiksizce
yerine getirirler. Sadece bu özellikleri bile, enzimlerin
vücutta meydana gelen her olayı en kusursuz ve en kullanışlı
hale getirmek için tasarlanmış yetenekli elemanlar olduklarını
görmek için yeterlidir. Şu anda siz bu kitabı okurken de birçok
enzim vücudunuzun herbir köşesinde meydana gelen reaksiyonları
kontrol etmekte ve onları hücrelerinizin yaşamını sağlayacak
hıza getirmektedirler. İnsan, vücudunda daha neler olup bittiğini
dahi bilmezken, enzimler, hem bunlardan haberdardırlar hem
de tüm işlemlere son derece önemli ve yerinde müdahalelerde
bulunurlar. Ayrıca herbir enzim vücuttaki belirli kimyasal
reaksiyonları hızlandırır. Hiçbir enzim bir diğer enzimin
görevini yapmaz, kendi görevini şaşırmaz. Çünkü herbir enzim
kendi görevi için özel olarak imal edilmiştir.
Örneğin enzimlerin büyük bir bölümü nötr durumdaki sulu ortamlarda
etkin olabilirken, midede besinleri sindirmekle görevli olan
enzimler ancak asitli ortamda etkin olabilmektedirler. Veya
tükürükte nişastayı maltoza parçalayan amilaz enzimi besine
yemek borusu boyunca eşlik eder, ancak mideye varıldığında
oradaki asitli ortam bu enzimi etkisizleştirir. Zaten mideye
gelindiğinde bu enzimin işi de bitmiştir.
Enzimlerin şekilleri, üzerinde etkili oldukları madde ile
tam uyumludur. Enzim ve birleşerek etkileyeceği madde, üç
boyutlu karmaşık bir geometride, anahtar ve kilit gibi birbirlerine
kenetlenirler. Vücut içinde enzimlerin kendilerine uyan maddeyi
bulmaları ve giderek birleşmeleri çok şuurlu bir harekettir.
Üstelik enzimler vücudun her köşesinde bir yer tutmuş ve kendilerine
uygun olan maddeleri bekleyen avcılara benzemektedirler. Hepsi
kendi tasarımına ve özelliklerine uygun, en doğru yerde bulunur.
Zarar görecekleri veya etkilerini yitirecekleri ortamlardan
ise uzak dururlar. Tüm reaksiyonları başlatma veya hızlandırma
gibi bir sorumluluğu almaları ise üzerinde düşünülmesi gereken
ayrı bir konudur. Enzimler, eğer kendilerini durduran bir
etken olmazsa, vücuttaki tüm reaksiyonları sürekli olarak
başlatıp hızlandıracaklardır. Bu da, örneğin belli bir proteinin
gereğinden fazla üretilmesine veya hücredeki bazı dengelerin
bozulmasına neden olacaktır. Enzimin faaliyetlerini düzenleyen
ise hücredir. Hücre enzimin durması gerektiğine karar verdiğinde,
olağanüstü bir şuur ve planlama ile enzimi "oyalar". Bunun
için, enzimin normalde birleştiği maddeye benzer bir madde
gönderir ve enzim bu madde ile birleşir. Dolayısıyla bu "taklit"
madde, enzimi bir süre oyalayarak, gereksiz faaliyette bulunmasını
engeller. Ancak bu taklit maddenin enzimi yakalamak için gerçek
maddelerle rekabet etmesi gerekir. Bu nedenle enzimin bu şekilde
engellenmesine "kompetitif inhibitor" (rekabetçi engelleyici)
denilmektedir. Ve enzimin neden olduğu reaksiyonun sonucunda
oluşan ürün belli bir seviyenin altına inene kadar enzimin
faaliyetleri bu oyalama metoduyla durdurulmuş olur.
| Enzimlerin
yapıları, üzerinde etkili oldukları maddenin yapısı
ile tam uyumludur. Bir yap-bozun parçaları gibi kolaylıkla
birbirleri ile birleşebilirler. Vücut içinde enzimlerin
kendilerine uygun olan maddeyi bulup bağlanmaları
çok şuurlu bir harekettir. Yanda enzim ve maddenin
birbirlerine bağlanışları şematik olarak gösterilmektedir. |
 |
Yukarıda anlatılanlar elbette ki, üzerinden bir kere okunup
geçilecek olaylar değildir. Herşeyden önce şunu hatırlatmakta
fayda vardır; yukarıda anlatılan hesapları yapan, kararları
alan, planları uygulamaya koyanlar eğitimli, bilinçli, sorumluluk
sahibi insanlar değil, cansız atomların birleşmelerinden oluşmuş
proteinler, yağlar, karbonhidratlar, vitaminlerdir. Hücre
stok kontrolü yapar gibi, ürettiği maddenin miktarını tespit
etmekte, üretime bir süre ara verilmesi gerektiğine karar
verdiğinde ise, üretimi durdurmak için son derece zekice bir
plan uygulamaktadır.
Hücrenin enzimi oyalayacak olan taklit maddeyi üretmesi ve
onu tam gerektiği zamanda göndermesi de çok şuurlu bir harekettir.
Çünkü bu taklit maddeler hep ortada olsalardı, acil üretim
gerektiğinde enzimleri oyalayarak üretimi engelleyeceklerdi.
Ancak hücreler her zaman doğru zamanlama yaparlar. Bu kadar
organize, zekice ve bilgi gerektiren davranışların ard arda,
gözle görülmeyecek kadar küçük moleküller tarafından başarılması
Allah'ın yaratışındaki üstünlüğün göstergelerindendir. Tüm
bu varlıkların Allah'ın emri ile hareket ettikleri apaçık
bir gerçektir.

Enzimlerin reaksiyonları hızlandırmaları istenmediğinde,
hücre, enzimi oyalamak için taklit bir madde gönderir.
Bu taklit madde de, enzimle tam uyum sağlayacak özelliklerdedir.
Bu olağanüstü şuurlu hareket, Allah'ın üstün yaratışının
bir delilidir. |
Günümüzde enzimler, proteinler ve tüm benzeri yapılarla ilgili
detaylar ortaya çıktıkça, evrim teorisinin geçersizliği de
iyice belirginleşmektedir. Bu mikro dünyadaki yapılar, bilim
adamlarının isteseler de istemeseler de, canlılıkta kusursuz
bir tasarım olduğunu kabul etmelerine neden olmaktadır. Mikrobiyolog
Malcolm Dixon bu bilim adamlarından biridir:
Enzim sistemi her dakika tam vardiya çalışan kimyagerlerin
yapamadığını yapıyor… Kimse doğal olarak oluşan enzimlerin
yüzlerce arkadaşı ile beraber şans eseri kendi kendilerini
fark ettiğini ciddi olarak düşünebilir mi? Enzimler ve enzim
sistemleri aynı genetik mekanizmalar gibi mihenk taşlarıdır.
Daha ileri araştırmalar yapıldığında daha iyi detaylanmış
tasarımı açığa çıkarır. 47
Enzimlerin tesadüfen oluşamayacak kadar kompleks bir yapıya
sahip olduklarını ise, ünlü biyokimyacı Michael Pitman olasılık
hesaplarıyla şöyle ifade eder:
Bilindiği üzere evrende 1080 kadar atom var ve Big Bang'in
patlamasından bu yana 1017 saniye geçti. Yaşamın devam edebilmesi
için de 2000 tane temel enzime ihtiyaç var. Bu enzimlerden
bir tanesinin bile tesadüfen oluşması için 1020 den daha fazla
bir olasılık gerekir. Bütün hepsinin tesadüfen oluşması için
ise 1040000 ihtimal de bir ihtimal oluşmalıdır. Böyle bir
ihtimalin oluşması için bütün evrenin organik bir çorba olduğunu
düşünsek dahi bu imkansızdır. 48
Tek bir enzimin dahi tesadüfler sonucunda kendiliğinden oluşması,
yukarıdaki bilim adamlarının da sözlerinde belirttiği gibi
kesinlikle imkansızdır. Kaldı ki tek bir enzimi oluşturmak
için 50 farklı enzim bir arada çalışır. Bir enzimin tek bir
amino asitini sentezlemek içinse ayrıca 9 farklı enzime ihtiyaç
vardır. Enzimleri olmayan bir hücre ise faaliyetlerini yürütemeyeceği
için var olamayacaktır. Ama enzimlerin olması için de hücredeki
diğer enzimlerin olması şarttır. Öyle ise diğer enzimler olmadan
ilk enzim nasıl oluşmuştur? İşte bu, evrimcilerin asla cevap
veremeyeceği bir sorudur.
Ancak evrimcilerin sorunları bununla bitmemektedir. Enzimlerin
kimyasal üretim problemlerinin yanısıra, bir özellikleri daha
bulunmaktadır; enzimler oluştuklarında eğer gerekli koşullarda
korunmazlarsa kolaylıkla yok olurlar veya pasif hale getirilebilirler,
yani işe yaramaz hale gelirler. 49
Sonuç olarak, tek bir enzimin dahi işler halde bulunabilmesi
için diğer bütün enzimlerin, hücrenin, sistemlerin ve yapıların
hazır bulunması gereklidir. Peki o zaman ilk enzim nasıl oluşmuştur?
Bu sorunun cevabı çok açıktır. Her canlı bütün molekülleriyle,
hücreleriyle, enzim ve proteinleriyle beraber aynı anda bir
bütün olarak Allah tarafından yaratılmıştır.
BEDENİMİZİ YABANCI MADDELERDEN KORUYAN PROTEİNLER: ANTİKORLAR
Bilindiği gibi, canlıların vücutları son derece hassastır.
Canlılığın devamını sağlayan sistemlerdeki en küçük bir değişiklik
veya ortama giren bir metrenin milyarda biri kadar küçük bir
yabancı madde tüm sistemi yıkmaya veya çok büyük hasarlar
vermeye yeterli olabilmektedir. Peki bu kadar hassas bir sistem
nasıl korunabilmektedir? Her canlının vücudunda, o canlıyı
zararlı maddelerden korumak için hazır bulundurulan ve aynen
ülkelerin savunmalarında yer alan tam techizatlı ordular gibi
donatılmış bir savunma kadrosu vardır. Hatta bugüne kadar
bilinen en fazla sayıda askere sahip olan ordu budur. Vücutta
bulunan yaklaşık 100 trilyon hücrenin önemli bir bölümü "savunma
sistemi hücreleri" olarak bu ordunun askerlerini oluşturur.
Bu hücreler vücudun her bölgesine ulaşan kanın içinde bulunur
ve vücudun her milimetrekaresini denetim altında tutarlar.
Ve yine bu askerler, çok gelişmiş teknolojilere sahip silahlar
kullanırlar. Savunma sistemi hücrelerinin kullandığı bu çok
çeşitli üstün silahlar, bir çeşit protein olan antikorlardır.

Plazmada bulunan proteinlerin % 20'sini antikorlar
oluşturur. Antikorlar kemik iliğinde üretilen B hücreleri
tarafından üretilirler. Antikorların en önemli özelliği
vücuda giren yabancı maddeleri tanımaları ve kısa
sürede etkisiz hale getirmeleridir. |
Vücudun savunma ordusunda bu kadar önemli rol oynayan antikorlar
küresel yapıya sahip proteinlerdir. Bu yüzden bu proteinler
küresel protein anlamına gelen "immün globulin" (bağışıklık
globulini) olarak adlandırılır. Hücre yüzeyinde bulunan bu
proteinler genelde kısaca "Ig" harfleri ile gösterilirler.
Antikorlar kemik iliğinde üretilen B hücreleri tarafından
üretilirler ve yabancı maddelere karşı kullanılan çok çeşitli,
özel olarak hazırlanmış silahlardır. Bazıları lenfte serbest
halde bulunur. Plazmada bulunan proteinlerin %20'sini vücut
sıvılarındaki antikorlar oluşturur. Bu proteinlerin en önemli
özelliği, vücuda giren yabancı maddeleri vücudun kendisine
ait olan hücrelerden ayırt edebilmeleri ve onları kısa sürede
etkisiz hale getirmeleridir. Burada üzerinde durulması gereken
bir soru vardır: Bu proteinler böyle zor bir işi nasıl başarırlar?
Belirli sayıda cansız atomun birleşmesinden meydana gelen
bu proteinler nasıl olur da yabancı ve zararlı maddeleri diğerlerinden
"ayırt edebilirler"? Üstelik algıları değerlendirebilecek
bir beyinleri veya algılama merkezleri bile yoktur.
Antikorlar vücuda giren yabancı maddeleri tanıyabilmelerinin
yanısıra, onlarla birleşebilme özelliğine de sahiptirler.
Bu özellik sayesinde antikorlar, belirli moleküllerle ya da
vücudun yabancı olarak tanıdığı molekül parçalarıyla yani
antijenlerle kusursuz bir 3 boyutlu birleşme meydana getirirler.
Antijenler yabancı maddelerin üzerinde bulunan ve antikor
üretimini başlatan uyarıcı moleküllerdir. Vücut içinde devriye
gezen savunma hücrelerinin antijeni tespit etmeleri ile savunma
sistemi alarma geçer ve derhal vücuda giren yabancıya uygun
antikorlar üretilmeye başlanır. Antijenle, ona uygun olarak
üretilen antikor bir araya geldiğinde antijen-antikor kompleksi
oluşur ve antijen etkisiz hale gelir. Antikorlar antijenle
birleştiklerinde meydana gelen reaksiyonlar beş ayrı tepki
oluşturur. Bunlar şöyle özetlenebilir:
Aglutinasyon: Antikorla antijenler birleşir ve bu şekilde
antijenlerin aktiviteleri engellenmiş olur.
Presipitasyon (Çökelme): Antikor ve antijenler bir kompleks
meydana getirir ve bu bileşik çözeltiden ayrılarak çökelir.
Nötrleşme: Antikor yabancı maddenin zehirli kısmını kapatır
ve zarar vermesini önler.
Eritme: Antikor antijene bağlandıktan sonra hücre zarının
erimesine sebep olur. Hücrenin yapısı bozulduğundan antijen
etkisiz hale getirilmiş olur.
Bütünleşme sistemi: Bu sistem plazmada bulunur, ancak normalde
aktif halde değildir. Antijen- antikor birleşmesi bu sistemi
harekete geçirir. Sonuçta uyarılan bu sistem bir seri reaksiyona
girer. Bu sistemin enzimleri ortamdaki hastalık yapıcıları
yok eder.
|
|
| Vücuda giren
yabancı maddeleri yani antijenleri tanıyan antikorlar,
düşmanı hemen sararak etkisiz hale getirirler. |
Antikorun (sağdaki)
antijene bağlanışı (soldaki) |
Savunma sistemi hakkında verilen bu bilgiler düşünen ve gerçeklere
gözlerini kapatmayan insanlar için çok önemli mesajlar içermektedir.
Biz hiçbir zaman fark etmeyiz, ama vücudumuzda yer alan tüm
moleküllerimiz sürekli bir faaliyet halindedir. Bizim içimize
giren yabancı bir maddeden haberdar olmamız, onu tanıyıp en
baştan içeri almamamız çoğu zaman mümkün olmaz. Ama bizi meydana
getiren bazı moleküllerimiz bunu kendilerine görev bilmişler
ve bizi savunmak için donatılmışlardır. En başından itibaren
mucizevi olaylarla dolu bu savunma işleminde, öncelikle atomlar
atomları tanıyıp onları teşhis etmektedirler. Zararlı atomları
tanıyabilen, onlara karşı ilgili hücreleri tanıyan, düşmana
karşı en etkin silahı anında üretebilen, düşmanı hemen tanıyıp
yakalayabilenler hep atomlardan oluşmuş şuursuz proteinler
ve moleküllerdir. Peki onlara bu şuurlu hareketleri yaptıran
güç ve akıl kime aittir? Bunların hepsi canlılardaki kusursuz
yaratılışın tek sahibi olan Allah'a attir.
Diğer tüm yaratılış mucizeleri gibi, savunma sistemi de evrimcilerin
çok önemli çıkmazlarından biridir. 100 milyon farklı türde
antikor üretebilen bu sistem, ilk kez gördüğü bir düşmanı
bile tanıyabilmekte ve ona uygun antikor üretebilmektedir.
50 Bunun nasıl gerçekleştiği, bilim adamları
için hala bir sırdır. Ancak çok açık bir gerçek vardır ki,
bu sistem kesinlikle tesadüflerin eseri olamaz. Nitekim California
Üniversitesi'nden Biyoloji Profesörü Christopher Wills, bir
evrimci olmasına rağmen, Genlerin Bilgeliği isimli kitabında
savunma sistemi hakkında şu itirafta bulunur:
Savunma sistemi biyoloji bilimindeki en karmaşık ve en kışkırtıcı
bilimsel problemlerden biridir. Binlerce, milyonlarca yıl
boyunca türümüzü av olarak seçmiş hastalıklara karşı, bu sistemin
bizi nasıl koruduğunu artık biliyoruz. Daha da güzeli, bizi
henüz karşılaşmadığımız hastalıklara karşı da koruyabileceğini
keşfettik. Bağışıklık sistemimiz bu işi, henüz karşılaşmadıkları
moleküllere bile kendine özgü bir biçimde bağlanabilen bir
dizi proteinle, immünoglobulinlerle yapıyor. Bu, bizi evrimden
söz ederken kaçınmak istediğimiz bir konuya sürüklüyormuş
gibi görünüyor. Bağışıklık sistemimiz geleceği nasıl görebiliyor
ve yeni hastalıklara saldırmamıza yardımcı olacak immünoglobulinleri
nasıl yapabiliyor? 51
Evrimciler bu soruya bir cevap veremezler. Çünkü evrimcilerin
"bu nasıl olmuştur?", "bu nasıl meydana gelmiştir?" gibi sorulara
verebildikleri tek cevap "tesadüfler"dir. Ancak savunma sistemi
ve benzeri yapılar incelendiğinde, bunların nasıl oluştuğu
sorularına "tesadüfen" demek, ifade dahi edilmeyecek kadar
büyük bir mantıksızlık olacağı için, evrimciler ya bu konulara
girmekten kaçınırlar ya da çaresizliklerini itiraf ederler.
Canlılığın en küçük parçasına kadar Allah tarafından yaratıldığı
bu kadar açıkken, evrimci bilim adamlarının bu gerçeği gözü
kapalı reddetmeleri büyük bir mucizedir. Allah böyle insanlar
için Kuran'da şöyle bildirir:
Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek
misiniz?
Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi
gördünüz mü?
Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı
Biz miyiz?
Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve
Bizim önümüze geçilmiş değildir;
(Yerinize) Benzerlerinizi getirip-değiştirme
ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda.
Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz;
ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?(Vakıa Suresi, 57- 62)
ANTİKOR SİLAHLARININ ÇEŞİTLERİ
Antikorların farklı çeşitleri,
antijenlerin varlığını diğer savunma hücrelerine haber
vermek ya da savaşın yok edici mücadelesini başlatmak
için antijenlerle birleşmek gibi farklı görevler üstlenirler.
Küçücük bir molekülün bu kadar çok görevi üstlenmesi
ve başarıyla yerine getirmesi çok önemlidir. Bu moleküller
böyle bir görevi neden üstlenmekte, nereden emir almaktadırlar?
Her bir antikorun
savunma sistemindeki önemini ve bu kadar küçük moleküllerin
sorumluluk bilinçlerini anlamak için görevlerini genel
olarak incelemekte fayda vardır.
IgE
Antikoru (Immun Globulin E) : IgE'ler de kanda
dolaşan antikorlardır. Savaşçı ve bazı kan hücrelerini
savaşa çağırmakla görevli olan bu antikorlar aynı
zamanda alerjik reaksiyonlarda bulunurlar. Bundan
dolayı da alerjik bünyelerde IgE sayısı yüksek olur.
IgA Antikoru
(Immun Globulin A): Gözyaşı,
tükürük, anne sütü, kan, hava torbacıkları, mukozalar,
mide ve bağırsak salgıları gibi vücudun antijenlerle
savaştığı hassas bölgelerde bulunurlar. Bu bölgeleri
hassas yapan ise, bakteri ve virüsler için böyle nemli
ortamların elverişli olmasıdır.
Yapı olarak birbirine
benzeyen IgA'lar, vücutta mikropların girmesinin kolay
olduğu bölgelere yerleşip o bölgeyi kontrol altında
tutarlar. Bu stratejik olarak önemli bölgelere, güvenilir
nöbetçi askerler yerleştirmeye benzer.
Bebekleri anne
rahminde hastalıklardan koruyan antikorlar, bebek
doğduktan sonra da onları yalnız bırakmazlar ve koruyup
kollamaya devam ederler. Bebeğin gerçekten de anneden
gelecek yardıma ihtiyacı vardır.
Çünkü yeni doğan
her bebeğin vücudunda IgA antikorları bulunmaz. Işte
bu devrede anneden emdiği sütün içinde bulunan IgA'lar,
çocuğun sindirim sistemini birçok mikrobun etkisine
karşı korur. Aynı IgG antikorları gibi bu antikor
çeşidi de, bebek birkaç haftalık olduğunda, görev
sürelerini tamamlamış olduklarından yok olurlar. Tüm
bunlar son derece akılcı, planlı, önceden hesaplanmış
ve önemli bir bilgiye sahip bir tasarımın sonuçlarıdır.
Görüldüğü gibi, bebeğin gelişiminin ve korunmasının
her aşaması düşünülmüştür. Gerektiği zaman bebeği
korumak için hazır bulunan bu askerler, kendilerine
ihtiyaç kalmadığında ise gereksiz yer işgal etmeyerek
kaybolmaktadırlar. Hiçbir tesadüf, bu kadar kusursuz
ve eksiksiz bir plan yapamaz, hiçbir tesadüf atom
yığınlarına böyle söz geçiremez. Tüm bu koruma planının
ve tasarımın sonsuz merhametli ve esirgeyici olan
Allah'a ait olduğu apaçık bir gerçektir.
IgM Antikoru
(Immun Globulin M): Bu antikorlar, kanda, lenf
bezlerinde ve B hücreleri üzerinde bulunurlar. İnsan
vücudu herhangi bir antijenle karşılaştığında, bu
düşmanla savaşmak üzere üretilen antikor IgM'dir.
IgM molekülleri 5 IgG molekülünün birleşimidir.
IgD Antikoru
(Immun Globulin D): IgD antikorları da kanda ve
savunma hücrelerinin (B hücrelerinin) yüzeyinde bulunurlar.
Tek başlarına davranamazlar. Belirli savunma hücrelerinin
(T hücrelerinin) yüzeyine yerleşerek onların antijenleri
yakalamalarını sağlarlar.
IgG Antikoru
(Immun Globulin G): IgG, vücutta en temel olan
ve en fazla bulunan antikordur. Bütün antikorların
% 70-75'ini oluşturur. Sentezlenmesi için birkaç gün
yeterliyken ömürleri en az birkaç hafta, en çok birkaç
yıl kadardır. Bu antikorlar kanda, lenf bezlerinde
ve bağırsakta bulunurlar. Kanla birlikte dolaşır,
doğrudan vücuda giren yabancı maddenin üstüne gider
ve üstüne yapışırlar. Güçlü bir antibakteriyel ve
antijen çökertici etkiye sahiptirler. Bakterilere
ve virüslere karşı vücudu korur, zehirlerin asit özelliğini
yok ederler.
Bunun yanısıra
hücrelerin arasına sıkışır, hücrelerin ve derinin
içine sızan bakteri ve mikroorganik istilacıları hareketsiz
hale getirirler. Bu kabiliyetleri ve boyutlarının
küçük olması sayesinde, hamile bir kadının plasentasına
girebilen tek antikordur. Bu sayede henüz savunma
sistemi gelişmemiş bir bebeği yaşamın ilk aylarından
itibaren enfeksiyonlara karşı koruyabilirler.
Eğer antikorlar
plasentaya geçebilecek özellikte yaratılmamış olsalardı,
anne karnındaki bebek mikroplara karşı korumasız kalacaktı.
Bu durumda da daha doğmadan ölüm tehlikesiyle karşılaşacaktı.
Görüldüğü gibi,
antikorlar çok çeşitlidir ve aralarında kusursuz bir
işbölümü vardır. Her antikor, kendine düşen görevi
eksiksiz olarak yapar. Peki aynı proteini, aynı amaç
için farklı özelliklerle donatan, onlara vücut içinde
neler yapacağını bildiren, görevine göre onu eğiten,
bilgilendiren güç, irade ve akıl kime aittir? Bu proteinler,
kendi kendilerine vücudu korumaya karar verip, yeni
doğacak bebeği dahi unutmadan, mükemmel bir iş bölümü
ve organizasyon kurmuş olabilirler mi? Gözü, kulağı,
beyni, eli olmayan bu şuursuz proteinler, bir ordu
kadar disiplinli ve itaatli olmayı nereden bilebilirler?
Tüm bunları düşünen bir insan için üstün bir Yaratıcı
olan Allah'ın varlığı apaçık bir gerçektir. |
|