|
MOLEKÜL MUCİZESİ
Bu, Allah'ın yaratmasıdır.
Şu halde, O'nun dışında olanların yarattıklarını bana gösterin.
Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler.(Lokman
Suresi, 11)
YAŞANTIMIZDAKİ MOLEKÜLLER

izler, her yanı moleküllerin birleşiminden meydana gelmiş
bir dünyanın içinde yaşıyoruz. Bazı moleküller, metan ya da
hidrojen gazı gibi daha küçük ve basittir. Bazı moleküller
ise son derece büyük ve kompleks bir yapıya sahiptir. Bazı
moleküller kokudan ve tattan sorumludurlar. Bazıları havada
uçar, bazıları vücudumuzu, bazıları da suyun derinliklerindeki
ihtişamlı güzellikleri meydana getirirler.
Kısacası yaşantımızdaki herşey moleküldür. Söz konusu "herşey"
çok geniş bir anlama sahiptir. 109 atom çeşitli şekillerde
birleşir ve etrafımızdaki "herşeyi" oluştururlar. Bu atomların
meydana geliş şekilleri, yani oluşturdukları özel dizaynlar,
birbirinden farklı maddesel özelliklerin ortaya çıkmasını
sağlar. Bazen moleküle tek bir atom eklenir ve içtiğimiz su
bir zehire dönüşebilir. Moleküle eklenen veya molekülden ayrılan
tek bir atom, yenilemez şeyi yenilebilir hale, keskin ve çirkin
bir kokuyu muhteşem gül kokusuna dönüştürebilir. Aynı atomların
farklı şekillerde birbirlerine bağlanmaları, molekülün rengini
değiştirebilir, akışkan bir maddeyi katı yapabilir. İşte evren,
henüz bilimin tüm sırlarını çözemediği bu eşsiz sanatın sergilendiği
yerdir. Allah, görünmeyen bir alemde yarattığı mucizeleri,
muazzam bir akıl ile görünür hale getirerek sonsuz ilmini
ve muhteşem sanatını sergilemektedir.
Bu sanatı daha yakından görebilmek için moleküllerin sahip
oldukları özellikleri ve bizler için "özel olarak" nasıl dizayn
edilmiş olduklarını incelemek gerekmektedir.
Su, Büyük Bir Mucizedir
Evrende yaratılmış olan her molekül son derece hassas dengelerle
meydana gelmiş özel bir tasarımdır. Ancak bu tasarımlardan
belki de en önemlilerinden ve yaşamımız için en gereklilerinden
biri "su" molekülüdür. Su, dünya üzerinde yaşamın varlığını
sağlayabilmek için özel olarak meydana getirilmiş bir mucizedir.
Bilinçli bir tasarım ve üstün bir yaratılış harikasıdır. Bu
gerçeği daha iyi görebilmek için su molekülünü yakından tanıyalım.
Yeryüzünde sıvı, katı ve gaz halinde olmak üzere oldukça
fazla miktarda su bulunmaktadır. Bu miktarın %97'si tuzludur.
Dünyadaki tatlı suyun %75'i ise kutuplarda katılaşır. Toplam
suyun geriye kalan %1'i içilebilir, ama bunun çoğu ulaşılamayan
derinliklerdeki yer altı sularıdır. Canlılığın ihtiyacını
karşılayan su ise, göllerde ve nehirlerde bulunan toplam suyun
%0.05'idir. Bu az miktar bile yeryüzündeki canlıların yaşaması
için yeterlidir.12
Ancak ne ilginçtir ki, dünyadaki suların %97'sini oluşturan
tuzlu sular, yani tüm okyanus ve denizler, aslında insanın
ve diğer kara canlılarının yaşamına hizmet etmektedir. Çünkü
tatlı suyun insanlara taşınması, okyanus ve denizlerden buharlaşan
suların bulutlarda birikmesi ve sonra da yağmurla yeryüzüne
dönmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Dünya yüzeyinin %70'inden
fazlasını kaplayan okyanus ve denizler, geriye kalan karaları
sulayacak buharlaşmayı en ideal değerlerde sağlamaktadır.
Karalar daha fazla olsa kurak bölgeler ve çöller çok artardı.
Karalar daha az olsaydı, bu kez de hem insanlara yaşam ve
tarım açısından yetersiz bir alan kalacak hem de bu alanlar
aşırı derecede yağmur alarak verimsizleşecekti. Dolayısıyla
dünya üzerindeki kara-su oranı, insan yaşamı için en ideal
değerdedir. Allah, yeryüzünü insanın yaşamı için en ideal
şekilde var etmiş, Kendisi dilemese asla ulaşamayacağımız
temiz suyu bizlere vermiştir. Bu gerçek ayette şöyle haber
verilmiştir.
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz
mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz
miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz
gerekmez mi? (Vakıa Suresi, 68-70)
Su, içinde ve çevresinde birçok canlı türünü barındırma özelliğine
sahiptir. En küçük bir su damlası bile içinde yüzlerce mikroorganizmayı
barındırabilir. Su aynı zamanda canlı bedeninin "içindedir".
Yeryüzünde yaşayan bütün canlılar %50 - %95 oranında sudan
oluşmaktadır.
Suyun
sahip olduğu özellikler ve faydaları kadar, meydana gelişi
de son derece düşündürücüdür. Su, iki hidrojen atomu ve bir
oksijen atomunun birleşmesinden meydana gelir. Ama bu iki
atomu su molekülünü oluşturacak şekilde birleştirmek oldukça
zordur. Hidrojen ve oksijen atomlarını kontrollü bir ortamda
veya bir tüpün içinde biraraya getirdiğinizde bunların aniden
bir su molekülüne dönüştüğünü göremezsiniz. Yüzlerce yıl bekleseniz
yine böyle bir sonuç ile karşılaşamazsınız. Tüpün içinde su,
ancak binlerce yıl sonra ve oldukça az miktarda oluşabilir.
Bu da ancak bir ihtimaldir.
Böylesine temel bir hayat kaynağını nasıl elde ederiz? Bazı
moleküllerin meydana gelebilmeleri veya değişim geçirebilmeleri
için yüksek bir enerji seviyesinin ve dolayısıyla da yüksek
bir sıcaklığın olması gerektiğinden daha önce bahsetmiştik.
Su için de aynı şey geçerlidir. Havada serbest halde dolaşan
iki molekül olan Hidrojen (H2) ve Oksijen gazının (O2) biraraya
gelerek suyu oluşturabilmeleri için çarpışmaları gerekmektedir.
Çarpışma sırasında hidrojen ve oksijen moleküllerini oluşturan
bağlar zayıflar ve bu molekülleri oluşturan atomlar yeni bir
molekül olan suyu meydana getirmek üzere birleşirler. Ancak
söz konusu çarpışma ancak çok yüksek bir sıcaklıkta ve yüksek
bir enerji seviyesinde meydana gelmektedir. Şu anda yeryüzünde
suyun oluşumuna olanak sağlayacak kadar yüksek ısı yoktur.
Dünyada var olan su, dünyanın oluşumu sırasındaki yüksek sıcaklık
sonucunda oluşan su miktarıdır.13
Bu miktarda hiçbir zaman bir değişme olmaz.
İçtiğimiz, kullandığımız, besinlerle aldığımız su, bize her
an düzenli olarak arıtılmış şekli ile geri gelir. Çünkü su,
sıcaklıktan etkilenerek 3 farklı halde bulunabilir. Katı hale
gelen su, adeta rezerve edilmiş gibi kutuplarda dev buzullar
şeklinde saklanmaktadır. Yeryüzünde kullanılan su ise, gaz
haline dünüşebildiği için buharlaşarak havaya yükselir ve
burada yeniden insanların kullanımına sunulacak şekilde sıvı
hale dönüşüp yağmur olarak yeryüzüne düşer. Kısacası bizler,
suya özel olarak verilmiş bu özellikler sayesinde defalarca
aynı suyu içer, defalarca aynı suyu kullanırız. Su, Allah'ın
dilemesi ile bizlere "arıtılmış" hali ile sürekli olarak ikram
edilir:
… Biz, gökten tertemiz su indirdik; Onunla
ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan
ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için. (Furkan Suresi,
48-49)
Su Mucizesinin Kaynağı: Hidrojen Bağları
| 
Hidrojen bağlarının etkisiyle
su daima yüzeyden donmaya başlar. Bu sayede, buzun altındaki
sayısız canlı için kışın bir barınak meydana gelmiş
olur. Alt katmanlardaki su en fazla 40 C'ye kadar soğur.
Allah'ın yarattığı bu özel denge vesilesiyle buzun altındaki
su, canlıların kışın yaşamlarını devam ettirmelerini
sağlar.
|
Su, oda sıcaklığında sıvı haldedir. Normal şartlarda bu ilginç
bir durumdur, çünkü su küçük bir moleküldür ve amonyak veya
metan benzeri diğer küçük moleküllerde olduğu gibi bu molekülün
de oda sıcaklığında gaz olması beklenir. Suyun sıvılığı küçük
hidrojen atomlarından, bunları güçle çeken oksijen atomlarından
ve dolayısıyla iki su molekülü arasında oluşan hidrojen bağlarından
kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi su molekülünü kovalent bağlar
oluşturur. Ancak meydana gelen bu molekülü bir diğer su molekülüne
bağlayan bağ, hidrojen bağıdır. Daha önce de belirtildiği
gibi hidrojen bağları son derece zayıf bağlardır. Bir hidrojen
bağının ömrü yaklaşık olarak saniyenin yüz milyarda biri kadardır.
Ancak bağın kırılması molekülü ortadan kaldırmaz, çünkü bir
bağ kırıldığında yerine hemen yeni bir bağ oluşur. Bu yenilenmenin
sonucunda su moleküllerinin birbirlerine yapışmaları mümkün
olmaz. Ama bunun bir sonucu olarak bu moleküller akışkan olurlar.
Sonuç olarak moleküller bağımsız hareket eden bir gaz yerine,
hareketli bir sıvı olarak biraraya kümelenirler. Suyun benzerlerinden
farklı olan bu yapısı, yaşam için temel unsurlardan bir tanesidir.
Su molekülleri arasındaki zayıf hidrojen bağlarının bir diğer
sonucu da, suyun sıvı ve katı hali arasındaki yoğunluk farkıdır.
Bilinen tüm maddelerde katılar sıvılardan daha yoğundurlar.
Örneğin, normal şartlarda eritilmiş demirin içine katı demir
parçaları attığınızda bu katı maddeler kesin olarak dibe çökecektir.
Ama su için bu geçerli değildir. Suyun katı hali olan buzun
yoğunluğu sudan daha azdır. Su, buz haline dönüştüğünde hidrojen
bağları nedeni ile buzu oluşturan her bir molekül komşusunu
sıkıca yakalar, ama buzu oluşturan bu moleküller arasındaki
uzaklık çok fazladır. Dolayısıyla bu molekülleri oluşturan
bağlar arasında boşluklar kalır. Katı haldeki suyun yapısı
işte bu nedenle sıvı durumuna göre daha fazla boşluk içerir
ve bu nedenle de daha az yoğundur.14
Bunun bir sonucu olarak, bir suyun içine
buz attığınızda, buz suyun mutlaka yüzeyine çıkacaktır.
Suyun bu özellikleri canlılık için son derece önemlidir.
Hidrojen bağlarının bu etkisi ile su daima yüzeyinden başlayarak
donar. Bu da, kışın göl ve denizlerin üst katmanlarının buz
tutmasına, su yüzeyinde yüzlerce tonluk dev buzulların oluşmasına
ve buz kütlesinin altında suyun sıvı kalmasına neden olur.
İşte suyun sadece yüzeyinin donmasının önemi burada ortaya
çıkar. Su içinde yaşayan binlerce canlı bu sayede kışın da
yaşamını devam ettirebilmektedir. Yüzeydeki buz aynı zamanda
bir koruyucudur. Buz kütleleri suyun alt katmanlarını izole
ederek daha fazla soğumasını da engellemiş olur. Alt katmanlardaki
bu su kütlesi bu sayede en fazla artı 40 C'ye kadar soğur.
Bu sıcaklık da deniz canlılarının yaşamlarını sürdürebilmeleri
için yeterli bir sıcaklıktır. Bir başka deyişle karşımızda
canlılar için meydana getirilmiş bir başka özel tasarım bulunmaktadır.
Eğer buzun yoğunluğu sudan daha fazla olsaydı, sular dipten
donmaya başlayacak, bir izolasyon olmadığı için donma yüzeye
doğru ilerleyecek, dünyadaki denizlerin önemli bir bölümü
buzdan ibaret hale gelecek ve böylelikle sudaki yaşam son
bulacaktı.
| 
Suyun yüzeyindeki moleküller
birbirleriyle ve aynı zamanda alttaki moleküllerle hidrojen
bağları kurarlar. Böylelikle "suyun yüzey gerilimi"
meydana gelir. Bir böceğin suyun dibine batabilmesi
için bu hidrojen bağlarından bir kısmını koparması gerekmektedir.
|
Suyun bu özelliklerinin getirdiği bir başka sonuç daha vardır.
Örneğin hafif bir metali suya bıraktığınızda bunun dibe çökmediğini,
suyun üzerinde sabit olarak kaldığını görürsünüz. Bunun yanında
bazı böcekler de suyun yüzeyinde rahatlıkla yürüyebilmektedirler.
Metal sudan daha ağırdır, böceklerin bir kısmı da öyle…
15 Peki suyun üzerinde durabilmeyi nasıl başarırlar? Bunun
sebebi yine bizleri suyun özel yaratılışına götürür. Su moleküllerini
birbirine bağlayan hidrojen bağları, "suyun yüzey gerilimini"
meydana getirirler. Bu gerilim, suyun yüzeyindeki moleküllerin
birbirleri ile ve aynı zamanda alttaki moleküllerle hidrojen
bağları kurması ile oluşmaktadır. Bir böceğin suyun dibine
batabilmesi için bu hidrojen bağlarından bir kısmını koparması
gerekmektedir. Gemileri su yüzeyinde tutan şey de aynı yüzey
gerilimi ve aynı zamanda suyun kendi iç direncidir. Eğer suyun
bütün bu özellikleri olmasaydı, şu an gemilerin varlığından
eser olmazdı, balıklar suyun içinde yaşayabilmek ve yüzebilmek
için oldukça büyük bir enerjiye ihtiyaç duyarlardı, hatta
belki de suyun içinde şimdiki çeşitlilikte yaşam olmazdı.
Suyun, şimdiye kadar çok iyi bilmemize rağmen belki de hiç
düşünmediğimiz bu özellikleri Allah'ın insanlara büyük bir
lütfudur. Su, Allah dilediği için böyle bir özellik kazanır,
gemiler Allah dilediği için suyun üzerinde yüzebilir, canlılar
Allah dilediği için suyun içinde rahatlıkla yaşayabilirler.
Allah bu gerçeği ayetinde belirtmiştir:
Allah, gökleri ve yeri yaratan ve gökten
su indirip onunla size rızık olarak türlü ürünler çıkarandır.
Ve Onun emriyle gemileri, denizde yüzmeleri için size, emre
amade kılandır. Irmakları da sizin için emre amade kılandır.
(İbrahim Suresi, 32)
Topraktan yeni çıkmış açık yeşil renkteki bir çim tanesinde
de, boyu metrelere varan dev ağaçlarda da hakim olan sistem
suyun mucizevi özellikleri ile yakından ilgilidir. Su, moleküler
özelliği ve bağlanma şekli nedeni ile bitkinin köklerine girer
ve bitkinin içindeki borular boyunca yukarı doğru uzanır.
Bazen bu yükseliş onlarca metreyi bulur, bazen de onlarca
dala ayrılır ve birbirinden farklı yerlere ulaşır.Başka hiçbir
sıvının bu kadar kolay başaramadığı bu işlem, "suyun kılcal
hareket edebilme" özelliğidir. 16 Su
aynı zamanda emilebilirlik özelliğine de sahiptir. Odun veya
jelatin gibi maddelerle temas ettiğinde hemen onların içine
nüfuz edebilir.Çimlenmeye başlayan tohumların su alarak şişmesi
de suyun bu özelliğinden kaynaklanmaktadır. Eğer yeryüzünde
su ve toprak altında tohum olmasına rağmen suyun emilebilirlik
özelliği olmasaydı, yeşil dünyadan eser kalmayacaktı. Bitki
örtüsünün olmaması ise, yeryüzünde tüm canlılığın yok olması
anlamına gelirdi.
| 
Su, hücre içindeki moleküllerin
de rahatlıkla hareket edebilecekleri özel bir sıvıdır.
Eritken olmasına rağmen, kemiklerimizdeki kalsiyum ve
fosfatı çözemez. Bunun nedeni Allah'ın, kemiklerimizi
oluşturan molekülleri, suyun eritici özelliğine karşı
koruyacak şekilde özel bir biçimde biraraya getirmiş
olmasıdır. Bu mükemmel tasarım sayesinde bedenimizdeki
su bize zarar vermez.
|
Sudaki hidrojen bağlarının bu mucize moleküle sağladığı faydalar
bu kadarla da sınırlı değildir. Su, kendisini meydana getiren
bu zayıf bağlar nedeni ile sıcaklık değişikliklerine direnç
gösterir. Hava sıcaklığı aniden artsa bile suyun sıcaklığı
yavaş yavaş artar. Hava sıcaklığında ani bir düşüş olduğunda
ise suyun sıcaklığı yine yavaş yavaş düşer ve su hava kadar
soğumaz. Bu fiziksel kural aslında bir yaratılış harikasıdır.
Eğer suyun böyle bir özelliği olmasaydı, suda yaşayan canlılar
şiddetli ve ani sıcaklık değişimlerine karşı koyamayacak ve
kısa sürede ölüp tükeneceklerdi. Dahası, bizler de bu durumun
etkisinde kalacak ve vücudumuzu meydana getiren %70 oranındaki
suyun sıcaklıktan hemen etkilenmesi sonucunda ya aniden donacak
ya da aniden ateşlenecektik.
Su aynı zamanda mükemmel bir eritkendir. Pek çok madde, özellikle
de şeker, su ile hidrojen bağları oluşturabildiği için suda
kolaylıkla eriyebilmektedir. Suda aynı zamanda tuz veya mineraller
gibi iyonik bağlarla biraraya gelmiş moleküller de rahatlıkla
erir. Suyun bu eritici özelliği vücudumuz için de son derece
büyük bir öneme sahiptir. Besinlerin hücreye taşınması için
su, mükemmel bir ortamdır. Aynı zamanda su, hücre içindeki
moleküllerin de rahatlıkla hareket edebilecekleri ideal bir
sıvıdır. Su, sıvı olduğunda bütün bunları vücut ısısında yapar.
Ancak eritken özelliğine rağmen su kemiklerimizdeki kalsiyum
ve fosfatı çözemez, bu nedenle iskeletimiz kendi sıvımızda
çözünmez.17 Bu, kemiklerimizi
oluşturan moleküllerin yapısından kaynaklanmaktadır. Kemikleri
oluşturan özel moleküler yapı, suyun eritici özelliğine karşı
koyacak şekilde biraraya gelmiş ve özel bir biçimde bağlanmış
atomlardan oluşmaktadır.
Burada dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta vardır. Tek
bir hücrenin çoğalması ile meydana gelen bedenimiz içinde
farklı moleküller farklı şekillere girmiş ve bizlere farklı
özellikler kazandırmıştır. Acaba bu değişiklikler yaşanırken,
moleküller nasıl hücrede taşınacak molekülleri suya dayanıksız,
kemiklerimizi ise dayanıklı hale getirmeye karar vermiş olabilirler?
Hücreler, besinlerin suda erimeleri gerektiğini, kemiklerin
ise sudan etkilenmemeleri gerektiğini nereden bilebilirler?
Bizi oluşturan ilk hücre, molekülleri tanıyabilir mi, suyun
eritkenlik seviyesini bilebilir mi, buna göre önceden tedbir
alarak bizim için en uygun metabolizmayı oluşturabilir mi?
Bütün bunları bir hücreden veya çok sayıda hücreden beklemek
kuşkusuz ki mantığa aykırıdır. Bunlar, Allah'ın üstün yaratmasıdır.
Anne karnında oluşmaya başlayan bir insanın sahip olduğu tüm
özellikleri, bedenini oluşturan tüm molekülleri Allah yaratmıştır
ve Allah bunların tümüne her an hakimdir. Ayette bu gerçek
şöyle haber verilir:
| 
Hidrojen bağları ile oluşan
hidrasyon tabakası, sodyum ve klor iyonlarının biraraya
gelmesini engeller. Birleşemeyen bu iki molekül artık
tuzu oluşturamazlar.
|
Şüphesiz, yerde ve gökte Allah'a hiçbir şey
gizli kalmaz. Döl yataklarında size dilediği gibi suret veren
O'dur. O'ndan başka İlah yoktur; üstün ve güçlü olandır, hüküm
ve hikmet sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 5-6)
İnsanların, molekül seviyesine inerek evreni oluşturan maddeleri
araştırmaları sadece 20. yüzyılda mümkün olmuştur. Henüz dünyanın
oluşumu sırasında bizim için mükemmel bir ölçü ile belirlenmiş
ve tümüyle yaşamın oluşabilmesine uygun özelliklerle bilinçli
olarak tasarlanmış su ise, bilim adamlarının, detaylı özelliklerini
çok yakın bir zamanda keşfettikleri bir mucizedir. Ancak Allah,
suyu daha ilk insan veya ilk canlı var olmadan önce, canlılar
için en uygun özelliklerle donatarak yaratmıştır. Sudaki tüm
bu özelliklerin 2 hidrojen ve tek bir oksijen atomunun özel
bir dizayn ile biraraya gelmesi sonucunda oluşması; bu üstün
yaratılıştaki inceliği ve kusursuzluğu göstermektedir. Allah
ayetinde şöyle bildirir:
Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında,
gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler
ile denizde yüzen gemilerde, Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle
yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada
üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde, gökle yer arasında
boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir
topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Bakara Suresi, 164)
Fazladan Eklenen Tek Bir Oksijen Atomu
Suyu Zehirli Bir Maddeye Dönüştürebilir
| 
Suyu oluşturan atomlar, belirli
sıcaklık ve enerji seviyelerinde bir başka oksijen atomuyla
birleşirler. Molekül H2O2 formülündedir ve görünürde
bu küçük bir değişikliktir. Ama aslında yeni eklenen
bu atom, bize hayat veren, rahatlıkla içmek için kullanabildiğimiz
suyu zehirli ve yıkıcı etkilere sahip olan hidrojen
peroksite dönüştürmüştür.
|
Hayatımızda bu kadar büyük bir önemi olan suyu oluşturan
atomlar belirli sıcaklık ve enerji seviyelerinde bir başka
oksijen atomuyla daha birleşirler. Bu birleşme sonucunda H2O
formülü H2O2 haline gelir. Görünürde bu küçük bir değişikliktir,
ancak bu küçük değişiklik bu molekülün kimyasal özelliklerini
tümüyle değiştirmeye yeter. Rahatlıkla içip kullanabildiğimiz,
hayatımızın en önemli parçası olan su, bünyesine bir oksijen
atomu aldığında hidrojen peroksit haline gelir. Bu değişim
oldukça ilginçtir, çünkü bize fayda sağlayan su, bu değişim
ile birlikte tümüyle zararlı etkilere sahip olan bir maddeye
dönüşür. Peki yeni oluşan bu madde hangi özelliklere sahiptir?
Hidrojen peroksit güçlü bir oksitleyicidir, onunla temas
eden tüm canlı bileşikleri ya yok eder ya da onlara ciddi
zararlar verir. Zehirli etkisi nedeni ile havadaki sis ve
kirliliğin oluşmasında etkilidir. Aynı zamanda güçlü kimyasal
etkisi nedeni ile bir beyazlatıcıdır da. Siyah, kahve ve kumral
renklerden sorumlu olan melanin pigmentlerini ve diğer pigmentleri
okside edip yok etmektedir. Koyu renk saçların açık renge
dönüştürülmesinde bu madde kullanılmaktadır.18
Atomların biraraya gelerek çeşitli özelliklere sahip moleküller
meydana getirmeleri başlıbaşına çok üstün bir sanattır. Ancak
tek bir atomun, var olan bir molekülün niteliklerini tamamen
değiştirmesi, onu faydalı iken zararlı hale getirmesi, onu
yaşam için bir gereksinim iken zehirli bir maddeye dönüştürmesi
önemli ve mucizevi bir tasarım harikasıdır. Bunun anlamı şudur;
Allah dilediği takdirde, gözle görülmeyen tek bir atomu vesile
ederek yepyeni sistemler, yepyeni özellikler meydana getirmektedir.
Su ve hidrojen peroksit arasında küçük bir fark olmasına rağmen,
oldukça büyük bir kimyasal farkın meydana gelmesi, hiçbir
şekilde taklidi yapılamayacak, bir benzeri oluşturulamayacak
özel bir yaratılışın hakim olduğunu göstermektedir. Bu kusursuz
tasarımın açıklaması, hiçbir şekilde tesadüfler olamaz. Çünkü
tek bir atom bile dengeleri değiştirmekte, moleküldeki küçücük
bir farklılık tüm nitelikleri değiştirmektedir. Böyle ince
bir ayrım ancak üstün bir iradenin kontrolünde olabilir ki
bu irade alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.
Yaşamın Temel Maddelerinden Karbon
Çevremize şöyle bir baktığmızda herşeyin dünya üzerinde yaşamın
oluşması için özel olarak tasarlanmış olduğunu fark ederiz.
Molekül seviyesine indiğimizde ise bu özel tasarım kendisini
daha açık ve benzersiz şekilde gösterir. Molekül seviyesinde,
yani gözle görülmeyen atomların biraraya geldikleri dünyada,
herşey kusursuzdur. Bu kusursuz sistemdeki özel tasarıma verilebilecek
örneklerden biri karbon elementidir. Karbon, birçok yönü ile
diğer elementlerden farklı özellikler gösterir. Bu "farklılık"
onu, yaşam için vazgeçilmez hale getirmiştir. Karbon, periyodik
tablodaki altıncı elementtir. Özelliği ise yeryüzündeki birçok
şeyin arabamızın lastiklerinden bilgisayarımıza, kullandığımız
doğal gazdan selüloza, yediğimiz etten hücrelerimizin içindeki
DNA'ya kadar herşeyin temelini teşkil eden bir element olmasıdır.
| 
Karbon, diğer karbon atomları
ile de güçlü kovalent bağlar kurabilme yeteneğine sahiptir.
Bu bağlar, çok güçlü ve sağlam bağlar olduklarından
çok büyük ve uzun moleküllerin oluşmasına olanak sağlarlar.
Oluşan bu moleküllerin en önemlilerinden birisi karbonhidratlardır.
|
Şu an için yeryüzünde çeşitli şekillerde biraraya gelmiş
yaklaşık 2 milyon farklı yapıda bileşik bulunduğu hesaplanmaktadır.
Bu bileşikler sadece iki atomun biraraya gelmesi ile oluşabildiği
gibi, milyonlarca atomun biraraya gelmesi ile de oluşabilir.
Ancak ilginç olan, elementlerin her birinin "kendine has"
bileşik meydana getirme özelliklerinin olmasıdır. Kimi elementler,
bir başka elementle hiçbir şekilde birleşmezler. Kimileri
de sadece bir veya iki bileşik meydana getirirler. Ancak karbon
elementi bütün bunlardan farklıdır. Tek başına 1.700.000 farklı
tipte bileşik meydana getirebilmektedir. Yeryüzündeki farklı
bileşiklerin toplam sayısının iki milyon olduğunu dikkate
aldığımızda karbon dışındaki diğer elementlerin toplam 300.000
bileşik tipi meydana getirdiklerini görürüz. Bu durumu renk
paletindeki renklerle karşılaştırabiliriz. Beyaz renge bir
başka renk karıştırdığınızda mutlaka yeni bir renk elde edersiniz.
Üçüncü bir renk karıştırdığınızda bu renk çeşitliliği daha
da artar. Diğer renkler ise ancak bazı renklerle karıştıklarında
yeni renkler verirler. Siyah ise, hangi renkle karışırsa karışsın
o rengi yutar ve istisna durumlar dışında yeni bir renk elde
edemezsiniz. Karbonun durumu da bu renk paletindeki beyaz
renk gibidir. Doğadaki hemen herşeyle bileşik kurabilir ve
bu birliktelikten yaşam için son derece büyük öneme sahip
bir yenilik meydana getirebilir. Bunun anlamı şudur: Karbon
büyük bir tasarım harikasıdır.
Hayati önemi olan bu elementin miktarca az olması ise oldukça
ilginçtir. Karbon, tüm canlıların bileşiminin ağırlıkça sadece
%9-10'unu ve dünyanın bileşiminin ise yalnızca %0,017'sini
içerir.19 Az miktarda
bulunmasına rağmen karbon, kendi bedenimiz de dahil olmak
üzere hayatımızın her parçasında vardır ve onun yerini alabilecek
bir başka element de yoktur.
Karbonun diğer elementlerle kolaylıkla birleşebilme özelliği,
kurduğu bağlardan kaynaklanmaktadır. Karbon, moleküler özellikleri
nedeni ile aynı cinsten atomları birbirine ekleyebilmekte,
farklı cins atomları da birleştirebilmektedir. Diğer atomlar
genellikle bu özelliklere sahip değildirler. Onlar belirli
atomlarla bağlar kurabilir, diğerlerini ayırt ederler. Karbon,
diğer karbon atomları ile de çok güçlü kovalent bağlar kurar.
Bu bağlar, güçlü ve sağlam bağlar olduğundan çok büyük ve
uzun moleküllerin oluşmasına olanak sağlar. Vücuttaki karbonhidrat,
protein ve nükleik asitler de bu tür karbon bağları ile meydana
gelmiş olan büyük moleküllerdir.
| 
Allah O'dur ki, gökleri dayanak
olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa
istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri
adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her
işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur
ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.(Rad
Suresi, 2)
|
Bilim adamları yıllar boyunca karbonun yerini alabilecek
bir elementin var olup olmadığını araştırdılar. Karbonun özelliklerine
en yakın element silisyumdu. Bu nedenle silisyumun bir şekilde
karbonun kurduğu bileşikleri kurması gerektiğini düşündüler.
Ancak tüm çabaları sonuçsuz kaldı. Çünkü silisyum, karbon
gibi çeşitli elementlerle bu kadar çok bileşik oluşturacak
bir özellik göstermiyordu. Bunun en önemli nedeni, karbonun
kendi atomları ile kurduğu güçlü bağlardı. İki karbon arasında
meydana gelen bağlantı çok güçlüydü ve bu nedenle çok daha
uzun ve sabit bağlantılara olanak vermekteydi. Silisyum ise
karbona çok yakın bir element olmasına rağmen, kendi atomları
ile birleşme sırasında güçlü bir bağ kuramıyordu. Kurduğu
zayıf bağ da uzun zincirlerin oluşması için uygun değildi.
Kısacası, doğada karbon atomunun yerine geçebilecek bir başka
element daha olmaması, karbonun önemini bir kez daha ortaya
koydu.
Bilim adamları bu tip araştırmalara halen devam etmektedirler.
Karbonun bir benzerinin bulunması, karbon elementinin bulunmadığı
diğer gezegenlerde, özellikle Mars'ta yaşamın bir zamanlar
var olup olmadığı sorusuna karşısında bilim adamlarına bir
ışık yakacaktır. Ancak tüm spekülasyonlara rağmen, karbon
temelli yaşam dışında bir yaşamın var olmasının birçok açıdan
imkansız olduğu açıkça görülmüştür. Karbonun böyle özel bileşikler
oluşturabilmesi için birtakım şartlar gereklidir. Yeryüzünde
karbon bazlı bir yaşamın sürebilmesinin işte en önemli nedeni
budur. Dünya, karbonun oluşması ve bileşikler meydana getirmesi
için gerekli olan şartlara sahip bilinen tek gezegendir.
Örneğin karbonun bileşikler oluşturabilmesi için gerekli
olan sıcaklık aralığı -20 ile 1200C'dir. Karbon bileşikleri
-200C'de donmaya, 1200C'de parçalanmaya başlarlar. Biz bu
parçalanma ve bozulmaya dünya şartlarında da şahit oluruz.
Örneğin bir orman yangınında, aşırı ısı ağaç gövdelerinin
yapısını tamamen değiştirir. Karbon bileşikleri değişime uğrar
ve ağacın yapısı bu değişiklikten dolayı tamamen farklılaşır.
Karbon artık orijinal yapısını kaybetmiştir. Bunun nedeni
aşırı sıcaklıktan dolayı karbon bileşiklerinin parçalara ayrılmasıdır.
Kömürleşen ağaç, artık farklı bir molekül özelliği göstermektedir.
Görüldüğü gibi bir miktar sıcaklık değişiminde bile karbon
bozulmaya uğrar ve dolayısıyla bu değişim tüm dünyaya hakim
olursa canlılık ortadan kalkar. Bu, dünyada özel bir tasarımın
var olduğunun en önemli delillerinden bir tanesidir. Karbonun
canlı bileşikler meydana getirmesine olanak veren sıcaklık
aralığı ise yalnızca dünyada mevcuttur. Ve bu son derece hassas
bir sıcaklık aralığıdır. Bir kıyas yapmak gerekirse, Güneş
Sistemi'nde Dünya'dan bir önceki gezegen Venüs'te sıcaklık
yaklaşık 4500C, Dünya'dan bir sonraki gezegen Mars'ta ise
-530C'dir. Bu kavurucu sıcaklık ve dondurucu soğuklukta karbon
elementinin canlı bileşikler meydana getirmesi imkansızdır.
Uzayda milyarlarca derece sıcaklıktaki yıldızların, aynı zamanda
da mutlak sıfır kabul edilen -273.150C'lik uzay boşluklarının
olduğu da unutulmamalıdır.
Bu muazzam ısı farkı içinde sadece dünyanın karbon bazlı
yaşama elverişli bir sıcaklık aralığında olması gerçekten
de çok büyük bir nimet ve özel bir yaratılıştır. Önemli olan,
bu mükemmellikleri ve Allah'ın eşsiz sanatını görerek insanın
Allah'a muhtaç olduğunu kavraması ve O'nun büyüklüğünü takdir
etmesidir. Bu gerçeği Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz
mü? Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?
Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık;
böylelikle şaşar-kalırdınız. (Şöyle de sızlanırdınız:) "Doğrusu
biz, ağır bir borç altına girip-zorlandık." "Hayır, biz büsbütün
yoksun bırakıldık." Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz
mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz
miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz
gerekmez mi? Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü? Onun
ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa
eden Biz miyiz? (Vakıa Suresi, 63-72)
Hücreyi İnşa Eden Moleküller
Bedeniniz, tümüyle moleküllerden oluşmuş bir varlıktır. Gözleriniz,
elleriniz, beyniniz, kaslarınız, sizi "siz" yapan fiziksel
özellikleri belirleyen genleriniz, hücreleriniz ve hücrelerinize
yaşam sağlayan proteinleriniz birer molekül yığınıdırlar.
Benzer moleküler yığınlar doğada; örneğin toprakta, taşlarda,
kayalarda, metallerde de vardır, ama bunlar sizin gibi canlı
değildirler. Sizin bedeniniz de atomlardan ibarettir, üzerine
bastığınız toprak da. Peki sizi topraktan farklı kılan şey
nedir?
Bir materyalist bu soruya "insanı oluşturan atomlar daha
iyi organize olmuşlardır, tek fark bu" diye cevap verecektir.
Bu organizasyonun ise, "evrim" adını verdiği bir süreç sonucunda,
doğanın kendisi tarafından yapıldığını ileri sürecektir.
| 
Bedeniniz de, üzerine bastığınız
toprak da atomlardan oluşmaktadır. Ancak bunun anlamı,
cansız maddeleri oluşturan atomların organize olarak
ve evrimleşerek "canlanmaları" değildir kuşkusuz. Dolayısıyla
canlıların kökeni, bu atomların biraraya gelmelerinden
ibaret değildir. Canlıların kökeninde, çok üstün bir
müdahale, tasarım ve güç vardır. İşte bu Yüce Allah'ın
yaratmasıdır.
|
Oysa bu iddia, bu konudaki tüm gözlem, deney ve deneyimlere,
dahası mantığa aykırıdır. Çünkü:
1) Cansız maddeleri oluşturan atomlarla, sizin bedeninizi
veya canlıların bedenlerini oluşturan atomlar arasında nitelik
(vasıf) açısından bir fark yoktur. Dolayısıyla bunların herhangi
bir şekilde organize edilmeleri, onlara yeni bir nitelik kazandırmaz.
Bunu bir örnekle açıklayalım: Atomları oluşturan proton, nötron,
elektron gibi parçaları birer taş parçası olarak düşünün.
Bu taş parçalarını farklı şekillerde; yanyana, üst üste, alt
alta, çaprazlama vs. dizmeniz, bunları birbirlerine tutturmanız
veya ayırmanız, kısacası yapabileceğiniz herhangi bir "organizasyon",
bu taşların toplamına yeni bir vasıf kazandırmaz. Örneğin
ideal bir dizilim sağladığınızda taşlar konuşmaya, görmeye,
şarkı söylemeye başlamazlar. Aynı şekilde atomların ve atomları
oluşturan parçacıkların da farklı şekillerde organize edilmeleri,
onlara daha önceden sahip oldukları bir nitelik kazandıramaz.
Onları, "canlı" hale getiremez. Düşünen, konuşan, hareket
eden insanlara çeviremez.
Materyalistler bunun aksini iddia ettiklerine göre, iddialarına
deneysel bir kanıt getirmelidirler. Yani cansız maddeyi alıp,
organize edip, ondan canlı bir varlık çıkarmalıdırlar ki,
bunun geçmişte -yani dünyadaki ilk yaşamın başlangıcında-
yaşandığı yönündeki iddialarının bir temeli olabilsin. Oysa,
aksine, insanoğlu bugüne kadar böyle bir şeyi başaramamıştır
ve bunun o kadar imkansız olduğu ortadadır ki, bilim adamları
söz konusu çabadan (yani cansız maddelerden canlılık üretme
uğraşısından) vazgeçmişlerdir.
Kısacası hayatın, atomların "organize" olmalarıyla ortaya
çıkabileceği iddiası hem mantığa hem de bilimsel gerçeklere
aykırıdır. Tüm gözlem ve deneyler, Allah'ın Kuran'da yer alan
"Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız
-hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek
bile yaratamazlar." (Hac Suresi, 73) hükmünün bir göstergesi
durumundadır.
2) Kaldı ki, doğada atomları organize edecek bir güç, bir
mekanizma da yoktur. Materyalistlerin, adına "evrim" dedikleri
süreç, hiçbir zaman gözlemlenmemiş, varlığına dair en ufak
bir kanıt bulunmamış, hayali bir efsaneden ibarettir. Yeryüzündeki
herhangi bir kimyasal işlemin, nükleer reaksiyonun veya fiziksel
olayın atomları organize ederek, onları, canlılarda var olan
kompleks sistemleri oluşturmaya doğru ilerlettiği görülmemiştir.
Darwinistler'in "öz örgütlenme" şeklindeki yanıltıcı başlıkla
sundukları bazı kimyasal olaylar (kristalleşme, açık sistemlerde
entropi düşüşü vs.) gerçekte sadece basit "düzenlenme" örnekleridir
ve bunların canlılık için gerekli kompleks sistemlerin kökenini
açıklayamayacağı çok açık bir gerçektir. (Bkz. Harun Yahya,
Hayatın Gerçek Kökeni, 2003)
Bu gerçeklerin bize gösterdiği sonuç ise çok önemlidir: Evrendeki
cansız maddeleri oluşturan atomların, ne "evrimleşerek" ne
de insan eliyle, "canlanmaları" mümkün değildir. Dolayısıyla
canlıların kökeni, bu atomların biraraya gelmelerinden ibaret
olamaz. Canlıların kökeninde, çok üstün bir müdahale, tasarım
ve güç vardır.
İşte bu, Yüce Allah'ın yaratmasıdır. Nitekim Allah Kuran'da,
Kendisi'nin "diriyi ölüden çıkardığına", yani cansızlara can
verdiğine dikkat çekmektedir:
... O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden
çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?
(Enam Suresi, 95)
Cansız varlıklara can verilmesi, "doğaüstü" bir olaydır,
yani bir mucizedir ve sadece Allah'a mahsustur. Yine sadece
Allah'a mahsus olan bir başka mucize ise, canlılar içinden
birine, diğerlerinden farklı, yüksek bir bilince sahip özel
bir ruh verilmesidir. Bu ruhu Allah insana lutfetmiştir. Secde
Suresi'nin 9. ayetinde buyurulduğu üzere, Allah insanı önce
bedenen yaratmış sonra da ona Kendi ruhundan üflemiştir.
Dolayısıyla insanı insan yapan iki ayrı unsur vardır: Atomlardan
oluşan bedeni ve Allah'ın kendisine üflemiş olduğu ruhu. İnsanı
sadece atomlardan oluşan bir madde yığını zanneden materyalistler,
körü körüne inandıkları bu batıl inanç nedeniyle büyük bir
çıkmaz içindedirler.
Molekül Bilgi Saklayabilir mi?
Moleküllerin, materyalistlerin iddia ettiği gibi kendi kendilerine
canlanabilmesi için, kusursuz bir tasarım ile biraraya gelmeleri,
bir işbölümü içinde olmaları, içlerinde "bilgi" saklamaları,
asla hata yapmamaları, sindirim, solunum, görme, kalp atışı
gibi üstlenecekleri görevleri eksiksiz ve kusursuz olarak
bilmeleri, daha da önemlisi beynin bir parçası olup "düşünmeleri"
gerekmektedir. Çünkü ortada öylesine muazzam bir yaratılış
vardır ki, tek bir molekül, gelmiş geçmiş tüm insanların toplamından
daha büyük akıl göstermekte, insanın idrakini aşacak üstün
bir bilgiye sahip olmaktadır.
Siz, sizden akıllı bu moleküllerden bir tanesini hücrelerinizin
her birinde taşıyorsunuz. Bu molekül DNA'dır.

DNA merdiveninin kollarını şeker
ve fosfat molekülleri oluşturur. Bu kollara bağlı bazları
ise hidrojen bağları birleştirir.Allah'ın yarattığı bu
özel tasarım sayesinde DNA, kopyalamaya ve gen bilgilerini
aktarmaya olanak verecek şekilde esnektir. |
DNA molekülü heliks şeklinde kıvrılmış iki sarmaldan oluşan
merdiven biçiminde bir moleküldür. Merdivenin kollarını şeker
ve fosfat molekülleri meydana getirir. Şeker ve fosfat grupları
birbirlerine ester bağları adı verilen özel bir bağ ile bağlanmışlardır.
Bu bağ oldukça kuvvetlidir. İki kolun arasındaki merdiven
basamaklarında gelişigüzel bir sıralama yoktur. Basamaklar
özel bir kenetlenme sistemi ile biraraya gelmişlerdir. Basamakların
dört ayrı elemanı vardır. Adenin, Guanin, Sitozin, Timin.
Bu dört nükleotidden Adenin ve Guanin büyük boylu, Sitozin
ve Timin de küçük boylu moleküllerdir. Basamakları düzenli
oluşturabilmek için daima Guanin Sitozin'in, Adenin de Timin'in
karşısına gelir. Böylelikle DNA molekülü içinde küçük bazlara
karşı büyük bazların gelmesi ile mesafenin her noktada sabit
kalması sağlanmış ve bunun sonucunda da düzgün bir zincir
meydana gelmiştir.
Karşı karşıya gelen bu dört nükleotid arasında meydana gelen
kimyasal bağ, hidrojen bağıdır. DNA molekülünün, hidrojen
bağları ile biraraya gelmiş bir molekül olması aslında çok
önemli bir anlam taşımaktadır. Hatırlanacak olursa hidrojen
bağlarının özelliği "esnek" olmalarıdır. Bu bağ, nükleotidleri
birarada tutan ester bağları kadar kuvvetli olmadığından pH
değişikliği, sıcaklık ve basınç gibi faktörlerde kolaylıkla
birbirlerinden ayrılabilirler. Bağlardaki bu esnekliğin önemi
şudur: DNA'nın kopyalanması ve gen bilgilerinin diğer hücrelere
aktarılması ancak bu bağların esneme özelliği ile mümkün olmaktadır.
Şimdi DNA'nın kopyalanması işlemini kısaca hatırlayalım.
Bilindiği gibi vücutta hücre bölünmesi sırasında yeni oluşan
hücrenin de bir bilgi bankasına sahip olabilmesi için DNA'nın
kendisini kopyalaması gerekmektedir. Bunun için DNA, hücrenin
bölünme işleminden hemen önce kendi kopyasını çıkarır. DNA,
kendi kendini eşleyebilmek için önce ortadan fermuar gibi
iki parçaya ayrılır. Her iki parçanın da eksik olan bölümleri
ortamda hazır bulunan malzemelerle tamamlanır ve iki yeni
DNA molekülü elde edilmiş olur. İşte bu işlem sırasında DNA'nın
fermuar gibi ikiye ayrılması, hidrojen bağlarının esnekliği
sayesinde mümkün olmaktadır. Eğer bu DNA zinciri farklı bir
bağ ile bağlanmış olsaydı, zinciri birarada tutan aradaki
köprüler aşırı derecede sert ve bükülmez olacak ve DNA'nın
ikiye ayrılması söz konusu olmayacaktı. Böyle bir ayrılma
ya hiç gerçekleşmeyecek ya da sarmalın iki parçası birbirinden
ayrılmaya eğilim gösterdiğinde aradaki tüm bağlar kopacak
ve molekül parçalanacaktı. DNA'nın kopyalanamadığı bir dünyada
ise kuşkusuz canlıların varlığından söz etmek mümkün olmayacaktı.
DNA'yı oluşturan bu hidrojen bağları ve diğer bağlar, sarmalın
son derece düzgün olmasını sağlar. DNA molekülü, işte bu nedenle,
zincirin diziliş sırasına bağlı olmaksızın çok düzenli bir
biçimde dönümler yapan bir moleküldür. DNA'yı oluşturan nükleotidler
birbirlerine fosfat bağlarıyla bağlanarak şeker ve fosfat
kısımlarının birbirlerini izlediği serilerden oluşan bir omurga
meydana getirirler. Kovalent ester bağları olarak adlandırılan
bu bağlar son derece kuvvetli bağlardır. Bu bağların varlığı
DNA molekülünün tek zincirli bir yapı halinde iken bile dayanıklı
ve sabit olmasını sağlar. Ortadaki hidrojen bağları kolaylıkla
birbirlerinden ayrılırken, kovalent bağ ile bağlanmış olan
yanlardaki zincirlerde herhangi bir kopma veya esneme meydana
gelmez.
Çoğu zaman ölümcül sonuçlara yol açan ya da metabolizmayı
tamamen tahrip eden mutasyonlar, nükleotidler arasındaki bu
ester bağlarının kopması ile meydana gelir.20
Ancak molekül içindeki bu bağlantı öylesine
güçlüdür ki, böyle bir aksama oldukça nadir olarak oluşur.
Herhangi bir aksaklık çıkması ihtimaline karşı DNA'nın içinde
görevli olan enzim molekülleri hemen harekete geçer ve bu
aksamayı giderirler. Böylesine kompleks bir sistemin içinde
koruyucu bir başka sistemin ve önlemin var olması hayranlık
uyandıran ayrı bir gerçektir.
| 
DNA molekülünde tam bir milyon
ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur.
Bu bilgi sizinle ilgili herşeydir. Saçlarınızın renginden
kan grubunuza, boyunuzun uzunluğundan kemiklerinizin
yapısına kadar herşey bu bilgi bankasının içine yerleştirilmiştir.
Bilgi bankası dediğimiz şey ise aslında sadece gözle
görülmeyen bir moleküldür.
|
Bir insanın DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını
dolduracak miktarda bilgi bulunur. Bu bilgi sizinle ilgili
herşeydir. Saçlarınızın renginden, hangi kan grubuna sahip
olduğunuza, boyunuzun uzunluğundan kemiklerinizin yapısına,
vücudunuzda son derece seri bir şekilde görev yapan enzimlerin
faaliyetlerine kadar herşey bu kusursuz molekülün içine sığdırılmıştır.
Peki "bilgi" dediğimiz şey, "neyin" içine sığdırılır?
DNA'daki bilgi, aynen bir kitapta olduğu gibi, "harflerle"
kaydedilmiştir. Türkçe bir kitap 29 ayrı harfin, bilgi verecek
bir sıra ile yanyana dizilmesiyle oluşur. DNA'daki harfler
ise, bu dev molekülü oluşturan dört nükleotidtir; Adenin,
Timin, Guanin ve Sitozin. Bilim adamları bu molekülleri kısaca
A, T, G ve C olarak tanımlarlar. Bu dört molekülün yüzlercesi
birarada ele alındığında, uzun, anlamlı cümleler ortaya çıkar.
Bu cümleler, vücuttaki işlemlerin nasıl yapılacağını tarif
eden, bunlara dair kodlar içeren "genler"dir.
DNA'daki bilginin kaynağı ise materyalistler için asla aşılamaz
bir çıkmazdır. Bu molekülde kodlanmış bilginin kökeninin herhangi
bir doğal mekanizma ile açıklanması mümkün değildir. Tüm gözlem,
deney ve deyimlerimiz, bilginin, ancak bilinçli bir varlıktan
geldiğini göstermektedir. DNA'daki bilgi ise, tüm canlılığı
yaratan Yüce Allah'ın eseridir. Ayette Rabbimiz'in yaratma
sanatı ve sonsuz kudreti şu şekilde açıklanır:
İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka
ilah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin.
O, herşeyin üstünde bir vekildir. Gözler O'nu idrak edemez;
O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar
olandır. (Enam Suresi, 102-103)
Hayat Veren Diğer Moleküller
Bedenimiz, DNA gibi daha pek çok üstün özelliklere sahip
moleküllerden oluşmaktadır. Vücudumuzda bulunan hemen hemen
bütün moleküller, karbon ve hidrojenden meydana gelen ve "hidrokarbon"
olarak isimlendirilen bir ailenin üyesidirler. Hidrokarbonlarda
molekülün ana omurgası, karbon iskeletinden meydana gelmiştir
ve karbonlar birbirlerine kovalent bağ ile sıkıca bağlanmışlardır.
Dolayısıyla söz konusu karbon iskeleti son derece dayanıklıdır.
İnsan vücudunda en fazla miktarda bulunan molekül, %55-60'lık
oranı ile sudur. Bu miktarı, %30-35 ile organik (karbon içeren)
moleküller, %5 ile inorganik moleküller izler. Organik moleküllerin
başlıcalarını lipidler yani yağlar ve proteinler oluştururlar.
Yağ ile su molekülleri ise birbirine ters orantılıdır. Birinin
artması durumunda diğeri azalır.21 Her
molekülün vücut içinde yerine getirmesi gereken çok önemli
görevleri vardır ve her biri üstlendiği görevi tam olarak
yapar. Çünkü yaratılma amaçları, insanın yaşamına vesile olmaktadır.
Su, Tüm Bedenimizin Yarısını Kaplar
Dünya için çok büyük bir öneme sahip olan su molekülü önemini
insan bedeninde de gösterir. Vücudun %55-60'ını su oluşturur
ve vücut içinde çeşitli doku ve organlar arasında amaca uygun
şekilde yayılmış durumdadır. Örneğin, diş ve kemikler gibi
sert dokularda az miktarda su bulunurken, kas, böbrek, karaciğer,
kan ve gözün bir parçası olan korneada oldukça yüksek oranda
bulunmaktadır. Öyle ki, korneanın %98'ini, kanın %79'unu,
kasların %77'sini su oluşturur. Aslında genel bir deyimle,
organizmada su bulunmayan bir doku veya organ yoktur. Dolayısıyla
vücutta su bulunmadığı takdirde herhangi bir organın yaşama
şansı da yoktur.
| 
Su, "özel" bir molekül olması
nedeniyle, vücuttaki her organelde bulunabilir, besinlerin
taşınmasından çeşitli yapıların oluşumuna kadar pek
çok yerde görev alır. Hücre, yapısı ve işlevleri açısından
suyun fiziksel ve kimyasal özelliklerine tam olarak
uyum göstermektedir. Su, bu nedenle hücrenin içine kolaylıkla
girebilir ve aynı şekilde rahatlıkla dışarı atılabilir.
|
Su, metabolizmada bağlı ve serbest şekilde bulunur. Suyun
"bağlı" olması akma yeteneğini kaybetmiş ve hareketsiz kalmış
olması anlamına gelmektedir. Serbest halde bulunan suyu ise,
genellikle hücre içi sıvısı ve damar içi ve hücreler arası
boşlukları dolduran hücre dışı sıvıları oluşturur. Protein,
karbonhidrat ve nükleik asitler gibi büyük moleküller suyu
kendi içlerinde erimiş olarak bulundururlar. Bunun dışında
bağlı su, lifler ve zarların arasında da bulunmaktadır. Buna,
moleküller arası su adı verilir.
Suyun moleküler özelliklerine daha önce değinmiştik. Su,
"özel" bir molekül olması, üç farklı halde bulunması, özel
olarak belirlenmiş kaynama ve donma noktaları ve hidrojen
bağları ile bağlanmış olması nedeni ile çeşitli ayrıcalıklara
sahiptir. Vücuttaki her organelde bulunabilir, besinlerin
taşınmasından çeşitli yapıların oluşumuna kadar pek çok yerde
görev alır, vücuda kolayca girebilir ve vücuttan kolayca atılabilir.
Hücre içinde, enzimlerle ilgili tepkimelerin ve kimyasal enerji
transferlerinin gerçekleştiği ortamı oluşturur. Hücre, yapısı
ve işlevleri açısından suyun fiziksel ve kimyasal özelliklerine
tam olarak uyum göstermektedir. Kısacası canlı bedeni, suyun
çeşitli biçimlerde bulunabilmesi için son derece uygun bir
ortamdır.
Suyun insan bedenine uyum sağlayarak son derece önemli işler
başarmasının en önemli sebeplerinden biri, "iyonlaşmasıdır".
İyonlaşma, molekülü oluşturan bir atomdan bir elektronun çıkması
veya o atoma elektron eklenmesi ile olur. Su molekülleri de
insan bedenine girdiklerinde iyonlaşırlar. Vücuda giren su,
bir hidrojen iyonuna (H+) ve bir hidroksit iyonuna (OH) ayrılır.
Bu ayrılma son derece önemlidir, çünkü hücreler için H ve
OH oranları belirlenmiştir ve kanın içindeki bu oranların
sürekli olarak sabit durması gerekmektedir. Söz konusu bu
oran bize tanıdıktır; pH değeri olarak ifade edilir.
Bedenin sahip olduğu pH değeri son derece önemlidir. Doğada
0'dan 14'e kadar farklılaşabilen bu değer, vücut için 7.4
civarında kalmalıdır. Eğer bu değer 6.8'e düşer veya 8.0'e
çıkarsa sonuç ölüm olur.22
Böbrek yetmezliği bir insanın normal kan pH'ını elde edememesinin
en önemli nedenidir. Asıl şaşırtıcı ve mucizevi olan, vücuda
giren her "on milyon" su molekülünden sadece "bir tanesinin"
iyonlaşmasıdır.23
Eğer günün birinde, bir sebeple, bu tek su molekülü de iyonlaşmazsa
bunun sonucu er geç ölüm olacaktır. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın
hiçbir güç, insandaki bu mükemmel mekanik sistemin bir benzerini
daha meydana getiremez. İyonlaşan tek bir su molekülü, insanın
metabolizması için belirlenmiş en mükemmel orandır. Bu hassas
yaratılış, Allah'ın eşsiz sanatının delillerindendir. Allah
bir ayetinde şöyle bildirir:
(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur; Celal
ve ikram sahibi olan Rabbin'in yüzü (Kendisi) baki kalacaktır.
Şu halde Rabbiniz'in hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
Göklerde ve yerde olan ne varsa O'ndan ister. O, her gün bir
iştedir. Şu halde Rabbiniz'in hangi nimetlerini yalanlayabilirsiniz?
(Rahman Suresi, 26-30)
En Önemli İnşa Malzemesi: Aminoasitler
ve Proteinler
| 
Proteinleri oluşturan 20 farklı
amino asitin her biri ortak bir yapıya sahiptir. Onları
birbirlerinden ayıran tek şey, sahip oldukları yan zincirleridir.
Yan zincirlerin edindikleri farklı atomlar ve farklı
bağlantılar nedeniyle değişik yapılara sahip olurlar.
Bu durum, söz konusu 20 farklı amino asitin değişik
dizilimlerle 10130 adet farklı protein oluşturmalarına
olanak vermektedir. Bu, elbette benzersiz bir yaratılıştır.
|
Proteinleri bir bina gibi düşünürsek, amino asitleri de bu
binanın tuğlaları olarak örneklendirebiliriz. Doğada 20 çeşit
amino asit vardır ve bu amino asitler her protein için özel
bir dizilimle peşpeşe bağlanırlar. Bu bağlanma her protein
için özeldir ve bir proteinde en az 300 tane amino asit vardır.
Örneğin "Glisin" adı verilen bir amino asit tek bir proteinin
üretilmesi sırasında 20 veya 30 değişik yerde sıralamaya katılır.
Bu amino asitlerin sıralaması gerçek anlamda kusursuzdur ve
bir protein molekülü ancak bu kusursuz sıralamaya sahip olduğu
sürece işlev görebilir. Bu sıralamadaki en küçük hata, ortaya
işe yaramaz bir molekül yığını çıkaracaktır. Ancak böyle bir
durumla genellikle karşılaşmayız. Aminoasitler her zaman mükemmel
bir dizilimle biraraya gelir ve vücutta mutlaka görevlerini
yerine getirir, yani protein molekülünü oluştururlar.
Protein molekülünde bulunan 20 çeşit amino asitin hepsi benzer
bir yapıya sahiptir. Bütün amino asitlerde karbona bağlı "karboksil"
adı verilen bir grup, bir de amino grubu bulunmaktadır. Yapı
olarak aynı olan bu amino asitleri birbirlerinden farklı yapan
tek şey, sahip oldukları yan zincirlerdir. Yan zincirlerin
edindikleri farklı atomlar ve farklı bağlantılar nedeni ile
değişik yapılara, farklı elektrik yüküne ve suda değişik oranlarda
çözünürlüğe sahiptir olurlar.
Aminoasitler, proteinleri meydana getirebilmek için peptid
bağları adı verilen özel bir bağ ile birbirlerine bağlanırlar.
Peptid bağları ile bağlanan amino asitlerin bir düzen içinde
bulunmaları, proteinlerin üç boyutlu yapılarını belirlemektedir.
Proteinler, bu üç boyutlu yapılarına göre çeşitli görevler
üstlenir ve hücrenin kimyasal reaksiyonlarının çeşitli basamaklarında
kullanılırlar. Eğer enerjiye ihtiyaç duyuluyorsa proteinler
farklı kimyasal reaksiyonlara girerler. Eğer hücrenin amino
asite ihtiyacı varsa, proteinler parçalanarak amino asitlerine
ayrılırlar. Ayrıca proteinler hücre zarında tuğla görevini
de görmektedirler. Kısacası, hücre içinde proteinlerin kullanılmadığı
yer yok gibidir.24
Bir proteinin fonksiyonel özelliklerini, söz
konusu üç boyutlu yapısı belirlemektedir. Gergin bir halde
duran veya gelişigüzel kıvrılıp bükülen bir protein molekülü
biyolojik olarak kullanılmaz durumdadır. Proteinin fonksiyon
kazanabilmesi için, atomlarının uygun bir şekilde düzenlenmesi
gerekir. Aynı atomlara sahip olduğu halde belli bir düzene
sahip olmaması durumunda bir proteinin "protein" işlevine
sahip olması mümkün değildir.
| 
Bir proteinin fonksiyon kazanabilmesi
için atomlarının uygun bir şekilde düzenlenmesi gerekir.
Atomların biraraya gelerek oluşturdukları bu yapı, üç
boyutlu bir yapıdır. Proteinler ancak üç boyutlu bir
yapıya sahip olduklarında, vücutta görev yapan bir protein
vasfı kazanırlar. Eğer proteini oluşturan atomlar farklı
bağlanış biçimlerine sahip olsalardı, bu durum sadece
molekülü ortadan kaldırmakla kalmayacak, proteinin yaşam
verdiği organizmayı da tümüyle ortadan kaldırabilecekti.
Atomların, üstün ve hatasız bir kararla bu mükemmel
yapıya ulaşmaları, her yarattığı detayda büyük bir sanat
sergileyen Allah'ın güzelliklerinden ve nimetlerinden
biridir. Dünyanın ve evrenin var olması, canlılığın
oluşup devam edebilmesi için, en küçük atom altı parçacıklarından
proteinlere, hücreden evrendeki tüm sistemlere kadar
kusursuzluğun hakim olması Rabbimiz olan Allah'ın üstün
yaratışını bir kez daha göstermektedir. |
Proteinin üç boyutluluğu, atomların bu molekülü meydana getirebilmek
için tercih ettikleri bağlanış biçiminden kaynaklanır. Gözle
görülmeyen bu mikro alemde düzgün bir şeklin meydana gelmesi,
dahası bu şeklin proteine son derece önemli ve fonksiyonel
özellikler kazandırması, biyokimya veya biyoloji kitaplarında
genellikle teknik bir tarifle geçilir. Oysa binlerce senedir
moleküllerin bu kusursuz bağlanış biçimlerinden habersiz olan
bilim adamları, henüz geçtiğimiz yüzyılda keşfettikleri bu
özellik karşısında büyük bir şaşkınlık yaşamışlar ve bu kusursuzluğun
kaynağını araştırmaya başlamışlardır. Bu öyle bir kusursuzluktur
ki, tek bir hata sadece molekülü ortadan kaldırmakla kalmaz,
molekülün yaşam verdiği organizmayı da tümüyle ortadan kaldırabilir.
Bilinçsiz atomların bu mükemmel yapıya ulaşmaları, her yarattığı
detayda büyük bir sanat sergileyen Rabbimiz'in yaratma sanatının
örneklerinden biridir. Bu muazzam dünyayı inceleyen her insan,
söz konusu kusursuz sanatı da hayranlıkla izlemektedir. Aslında,
tek bir molekülün sahip olduğu kusursuz yapı ile ortaya çıkan
gerçek çok açıktır. Dünyanın ve evrenin var olması, canlılığın
oluşup devam edebilmesi için kusursuzluğun en küçük atom altı
parçacıklardan proteinlere, hücreden evrendeki tüm sistemlere
kadar hakim olması gerektiği, her yerde insanın karşısına
çıkar. Allah, yarattığı tüm varlıklarda "en küçük zerresine"
kadar üstün yaratışını sergileyerek bizlere yüceliğini, büyüklüğünü,
gücünü ve her türlü eksiklikten uzak olduğunu hatırlatır.
Allah ayetinde şu şekilde bildirir:
O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat)
içinde yedi gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında
hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte
gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk
ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir;
o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin
olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)
Protein Molekülünün Üstün Yapısı
Proteinler molekül özelliklerine göre ikiye ayrılırlar. Birinci
grup "ipliksi" proteinlerdir. İpliksi proteinler bir eksen
doğrultusunda düzenli bir yapı gösterirler. Bu proteinler
özellikle kasları kemiğe bağlayan sert bölümleri oluşturan
tendon ve kemik dokularında bulunur. İpliksi protein moleküllerinin
özelliği, suda çözünmemeleri ve fiziksel olarak son derece
dayanıklı bir yapıda olmalarıdır. İkinci grup proteinler ise
"küresel" proteinlerdir. Küresel proteinlerde, ipliksilerin
aksine, amino asit zinciri düzensiz olarak kıvrılmakta ve
küresel bir şekil almaktadır. Bu proteinler suda çözünebilirler
ve fiziksel olarak dayanıklı değildirler. Bunun bir dezavantaj
olduğunu düşünebilirsiniz, oysa bu dayanaksız yapı insan bedeni
için çok büyük önem taşır. Genellikle hücrenin hareket eden
ve dinamik fonksiyonlu proteinleri küresel yapıdadır. Bugün
bilinen 2000 enzimin hemen hepsi, antikorlar, hormonların
bir kısmı ve hemoglobin küresel protein yapısındadır. Bazı
proteinler de hem ipliksi hem de küresel özellik gösterirler.
Bunlar yapıları nedeni ile ipliksi proteinlere benzeseler
de sulu tuz çözeltilerinde erimelerinden dolayı küresel özellik
göstermektedir. Çizgili kas yapısında bulunan miyozin ve kanın
pıhtılaşmasını sağlayan fibrinojen molekülü bu gruba dahildir.25
| 
Küresel proteinlerde, amino
asit zinciri düzensiz olarak kıvrılmakta ve küresel
bir şekil almaktadır. Bugün bilinen 2000 enzimin hemen
hepsi, antikorlar, hormonların bir kısmı ve hemoglobin
küresel protein yapısındadır. Küresel proteinlerin bu
yapıları oluşturmalarının büyük bir önemi vardır. Çünkü
küresel proteinler suda çözünebilirler ve fiziksel olarak
dayanıklı değillerdir. Saydığımız bu hareketli yapılar
ancak söz konusu özelliklere sahip protein yapısı ile
işlev görebilirler.
|
Sadece protein yapılarındaki farklılıklar bile, insan vücudunun
kusursuz tasarımının bir göstergesidir. İnsan bedeninde farklı
özelliklere sahip iki ayrı protein yapısı bulunmaktadır ve
bu proteinler tam da ihtiyaç olunan yerlerde en uygun özellik
ve şekillerde yer almaktadırlar. Kemik dokularını meydana
getirecek olan proteinler, sağlam yapıda olanlardan ve suda
çözülmeyenlerden seçilmektedir. Eğer bir yanlışlık olur ve
küresel proteinler kemikleri oluşturursa, bu durumda ortaya
çıkacak olan manzara açıktır. Bu dokular, %60'ı sudan oluşan
beden içinde mutlaka eriyecek ve hiçbir zaman "kemik" oluşturamayacaklardır.
Eğer bunun tam tersi olur, yani ipliksi protein hücre içinde
hareketli bir protein haline gelmek isterse, dayanıklı ve
sert yapısı nedeni ile bunu asla başaramayacaktır. Bu durumda,
vücudun trafiğini yönlendiren ve vücut içindeki organizasyonları
sağlayan enzimler hiçbir zaman oluşamaz. Enzimlerin işlev
görmediği bir organizmanın ise yaşaması imkansızdır. Hayati
öneme sahip bu iki protein molekülü arasındaki farkı ortaya
çıkaran sebep ise sadece sahip oldukları şekillerdir. Bu şekilleri
oluşturan ise atomların diziliş ve birbirlerine bağlanış şekilleridir.
Aynı atomların farklı şekillerde birleşmelerinin, birbirinden
bu kadar farklı iki sonuç çıkarması gerçekten büyük bir mucize
ve bir tasarım harikasıdır. Konunun uzmanı olmadığınız ve
bu konuda yeterli bir eğitim almadığınız sürece bir televizyonun
parçalarını söküp, bu parçaların tümünü farklı şekillerde
birbirlerine bağlayıp, tam fonksiyonlu, işe yarar bir teyp
elde edemezsiniz. Ancak, vücut içinde bundan çok daha kompleks
işlemler gerçekleştirilmektedir. Proteinleri oluşturan aynı
atomlar, son derece fonksiyonlu iken farklı şekilde bağlandıklarında
yine son derece fonksiyonlu ama farklı özelliklere sahip bir
başka protein haline gelirler. Bütün bunlar olurken vücut
içinde hiçbir zaman bir hata meydana gelmez, her protein hangi
görev için oluştuğunu bilir. Çünkü, her biri üstün ve güçlü
olan Allah'ın kusursuz birer eseridirler.
Tüm Bedenin Denetimi Enzimlere Aittir
Bazı proteinler enzim yapısındadır ve hücre içinde sürekli
olarak kimyasal reaksiyonlara katılarak vücudun metabolizmasına
ait faaliyetleri düzenlerler. İnsan hücresinin içinde 3500'den
fazla enzim bulunmaktadır. Bunlardan bir veya birkaç tanesinin
eksik olması durumunda ise hücre içi faaliyetler tamamen birbirine
karışabilir. Bunun sonucu ise hücrenin parçalanıp bozulması
yani canlılığın sona ermesidir.
Enzimlerin en önemli görevi DNA molekülünün kopyalanmasına
yardımcı olmaktır. Bunun dışında bu akıllı moleküller, nefes
almamızı, ayakta durabilmemizi, yemek yiyebilmemizi, görmemizi,
konuşmamızı, büyüyüp gelişmemizi sağlamak için hiç durmadan
vücut içinde hareket halindedirler. DNA'da kayıtlı olan genetik
kodlara göre ribozom adı verilen hücre organelinde üretilen
büyük moleküller, vücut içinde gerekli mesajları gerekli yerlere
gönderir, hangi işlem için hangi organın harekete geçmesi
gerektiğini bilir, hücre içindeki fazla maddeleri ayıklar
ve vücut içinde sürekli olarak bir işe koşarlar. Bu moleküller,
becerikli birer "denetleyicidirler".
| 
Pek çok sinir hücresi yuvarlak
bir kütle ile son bulur. Bu yuvarlak bölge, asetilkolin
adı verilen kimyasal moleküllere uygun hassas alıcılarla
çevrelenmiştir. Sinirlerde bir uyarı oluştuğunda, asetilkolin
bu boşluğa doğru ilerler ve hemen oradaki alıcılara
bağlanarak uyarı iletimini gerçekleştirir. Bu işlemin
sürekli devam etmemesi için o bölgede bulunan asetilkolin
esteraz adı verilen bir enzim devreye girer ve asetilkolinin
etkisini ortadan kaldırır. Bu enzim, günlük yaşamımıza
sağlıklı olarak devam edebilmemiz için sinir sistemimizde
yeralan önemli parçalardan bir tanesidir.
|
Bir enzim molekülünü diğer protein moleküllerinden ayıran
tek fark sahip olduğu üç boyutlu şekildir. Eğer enzimler kendi
özelliklerini belirleyen bu özel üç boyutlu şekle sahip olmasalardı,
hücre içi işlemler, beyinden çeşitli organlara iletilen bilgiler
ve hücre içi denetimler olmayacak ve hücreleri yaşatmak için
gerekli pek çok işlem yapılamayacaktı. Unutulmamalıdır ki,
DNA'nın kopyalanması sırasında meydana gelen hataları düzeltecek
tek bir enzimin var olmaması, ilgili genin işlevsiz kalmasına
veya daha da kötüsü hatalı üretim yaparak kanser başlatmasına
neden olabilir. Enzimlerin vücudun farklı yerlerine ulaşarak
çeşitli işlemler gerçekleştirme yöntemleri de moleküler dünyadaki
bir başka mucizedir. Enzimin kendisine ulaşıp haber taşıdığı,
değişikliğe uğrattığı veya harekete geçirdiği molekülü tanıması
gerekmektedir. Enzim, karşısındaki molekülün üzerinde bulunan
çeşitli şekil ve yapılardan bu molekülün ne tip bir reaksiyona
girebileceğini anlar. Artık yakından tanıdığı bu molekülde
reaksiyon başlatır ve yapısında karakteristik değişiklikler
meydana getirir.26 Önemli
olan, bu enzimin birleşeceği molekülün üç boyutlu yapısıdır.
Molekülün sahip olduğu bu üç boyutlu karmaşık geometrik yapı,
mükemmel bir şekilde enzimin moleküler yapısına uyum gösterir.
Bu adeta kilide uyan anahtar gibidir. İki molekül birbirlerine
kenetlendiklerinde bir kilit sistemi meydana gelir ve böylelikle
birbirlerini etkileyebilirler. Bu kilit sistemi sayesinde
enzim, molekülde meydana gelmesi gereken değişikliği yerine
getirir. Hücrede binlerce farklı reaksiyon olur ve bunların
gerçekleşebilmesi için binlerce farklı enzim mevcuttur. Hücrelerimizin
her birinde her dakika birkaç bin enzim reaksiyona girer.
Bazen tek bir enzim tek bir saniyede 300 ayrı molekül ile
bu birleşme işlemini gerçekleştirir. Bütün bu reaksiyonların
gerçekleşebilmesi ve enzimlerin faaliyete geçebilmesi için
vücut ısısının ve vücudun pH dengesinin de belli oranlarda
olması gerekmektedir. Belirli bir ısının üzerinde iken enzimler
parçalanırlar. Bu durum aynı zamanda bütün proteinlerin parçalanmasına
neden olur. Dolayısıyla canlı bedeni bütün bu işlemlerin gerçekleşebilmesi
için son derece hassas bir sisteme ve mekanizmaya sahip, özel
olarak yaratılmış bir bedendir. Bu hassas oranlardaki herhangi
bir dengesizlik, metabolizmanın tümüyle bozulmasına neden
olabilir.
Bütün bu satırları okurken, bahsettiğimiz enzimlerin vücut
içinde dolaşan ve gözle görünmeyecek kadar küçük bir atom
yığını olduğunu unutmamalıyız. Bu atom yığınının bir başka
atom yığınını tanıyarak, onun özelliklerini belirlemesi, onun
bir aklın idaresinde olduğunu açıkça göstermektedir. Bunun
tam tersini iddia etmeye çalışan ve böylesine bir şuurun tesadüfen
ortaya çıktığını öne süren evrimciler ise, hücredeki olağanüstü
kompleks tasarım karşısında son derece büyük bir çelişki içinde
kalırlar. Aslında böyle bir sistemin tesadüfen ortaya çıkamayacağını
kuşkusuz kendileri de çok iyi bilirler. Ama Allah'ın varlığını
inkar üzerine kurulu hayat görüşleri ve çarpık ideolojileri
nedeni ile bu gerçeği asla kabul etmek istemezler. Amaçları,
ne kadar mantıksız olursa olsun, Allah'ın mutlak varlığını
reddetmeye yönelik bir açıklama ile ortaya çıkmaktır. Oysa
Allah'ın yarattıkları, Allah'ın varlığının ve yüceliğinin
kesin bir gerçek olduğunu açık olarak göstermektedir.
Ülkemizin evrim teorisi savunucularından Prof. Dr. Cemal
Yıldırım, aşağıdaki sözleriyle bir enzim molekülünün hücre
dışında, rastlantılarla oluşma olasılığından yola çıkarak
yaşamın rastgele meydana gelmesinin imkansızlığını aslında
açıkça belirtmiş olur:
Tipik bir enzim 100 amino asitten oluşur. 20 tane amino asit
bulunduğuna göre, 20100 kombinasyon söz konusudur. Bu kadar
kombinasyon içinde bir seferde şans eseri belli bir enzimin
oluşma olasılığı 10130'da birdir.27

Enzimler, hücrelerde kimyasal
reaksiyonları hızlandırırlar. a) Enzimler yüzeylerinde
oyuk bulunan küresel proteinlerdir. Bu oyuk, reaksiyon
moleküllerinin sığabileceği büyüklüktedir. b) Reaksiyona
girecek molekül enzimdeki boşluklara girer ve reaksiyonu
başlatırlar. c) Bu anahtar-kilit sistemindeki asıl nokta
moleküllerin şekillerinde sabit olmalarıdır. d) Kimyasal
bağlar enzime bağlı olarak kırılır ve ürünler serbest
kalır. Orijinal enzim artık yeni moleküllerle reaksiyona
girmek için serbesttir. |
Evrimci moleküler biyolog Prof. Dr. Ali Demirsoy ise enzimin
oluşma olasılıklarını belirtirken şaşkınlığını gizlememiştir:
Bir enzim ortalama 100 amino asitten meydana gelmiştir. 100
amino asitten meydana gelmiş bir enzimin 20 amino asitle verdiği
kombinasyon 20100'dür. Tüm evrendeki atom sayısının 1080,
evrenin oluşumundan bugüne kadar geçen saniyelerin sayısının
1016 olduğu düşünülürse, belirli bir dizilime sahip bir enzimin
ortaya çıkma şansının ne kadar düşük olduğu anlaşılabilir.
Bu durumda enzimler nasıl ortaya çıkmıştır?28
Yabancı bir kaynakta ise, enzimlerin kendi kendilerine ortaya
çıkmasının olanaksız olduğu şu hesaplama ile belirtilmektedir:
Bir evrimcinin (Fred Hoyle) tahminlerine göre ise canlı bir
organizmada 2000 farklı kompleks enzim tipi bulunmaktadır.
Bunların bir tanesinin, rastgele, karmaşık işlemlerle 20 milyar
yılda bile meydana gelmesi mümkün değildir.29
Bu olasılık hesapları karşısında dilerseniz tekrar bir durup
düşünelim. Hatırlanacak olursa tek bir noktanın içinde galaksimizdeki
yıldız sayısından daha fazla atom bulunmaktadır. Evrendeki
atom sayısı ise 1080'dir. 10 sayısının yanında 80 sıfır insanın
kavrama sınırlarının çok ötesinde bir sayıdır. Bu durumda
100 amino asitlik bir enzimin tesadüflerle oluşumunu ifade
eden 10130'da 1 ihtimal, pratik matematiksel karşılığı sıfır
olan yani meydana gelmesi imkansız olan bir ihtimaldir. Bu
açık gerçek karşısında, vücuttaki milyonlarca özel molekül
arasından seçilmiş olan tek bir enzimin bile tesadüfen meydana
gelemeyeceği matematiksel olarak da kanıtlanmaktadır.
Hücre Zarı Mükemmel Bir Koruyucu Kılıftır
Hücre zarının moleküler yapısı, hücre biyolojisi ve biyokimya
açısından günümüzün en önemli araştırma alanlarından bir tanesidir.
Bunun nedeni hücre zarının oldukça önemli biyolojik özelliklere,
belirli ve iyi organize edilmiş bir yapıya sahip, son derece
kompleks bir organel olmasıdır. Hücrenin zarı, hücrenin korunması
ve beslenmesi için oldukça önemli özelliklerle donatılmıştır
ve gerçekleştirdiği tüm işlemler büyük bir akıl gösterisidir.
Keşfedilmiş pek çok önemli özelliğine rağmen, hücre zarının
işlevlerinin tümü halen tam olarak bilinmemektedir.
|
Şekiller, üç farklı yapının
hücre zarı kesitlerini göstermektedir. Bu farklı yapılardaki
zarların tümü, üstün özelliklerle donatılmış moleküllere
sahiptir. Hücre zarı, sahip olduğu bu "moleküler ayrıcalık"
nedeniyle glikoz gibi gerekli maddeleri hücre içine
alırken, hücre için zararlı maddelerin geçişine izin
vermez. Hücrenin ihtiyaçları da yine bu özel yapı sayesinde
tespit edilir. Bu üstün yapı, Allah'ın yarattığı benzersiz
mucizelerden bir tanesidir. |
Hücre zarı, temelde yağ ve protein moleküllerinden oluşmaktadır.
Ama aslında üzerinde çok daha farklı özelliklere sahip yapılar
da bulunur. Hücre zarının mucizevi yönü de söz konusu yapılardan
kaynaklanmaktadır. Zarın üzerinde bulunan bu yapılar, iyon
ve molekül pompalarıdır. Bu pompalar hücrenin dışındaki birçok
maddeyi hücrenin içine almakla sorumludur. Hücre zarının "seçici
geçirgen" yapısı, bu pompaların bir sonucudur.30
Hücre zarı, sahip olduğu bu pompalarla glikoz
gibi besin maddelerini içine alırken, hücre için zararlı olabilecek
malzemelerin veya fazlalıkların da hücreden dışarı çıkmasını
sağlar. Aynı zamanda bu yapılar sayesinde dışarıdaki zararlı
maddelerin de hücre içine girmesi engellenmiş olur. Bu arada
bu mükemmel yapı, hücrenin ihtiyaçlarını da tespit eder ve
hücrenin gereksiniminden fazla besinin içeriye girmesine izin
vermez. Kısacası bu mucize zar, sahip olduğu diğer moleküllerle
işbirliği içine girerek akıl gösterir, değerlendirmeler yapar,
karar verir ve kendisinden beklenmeyen bir iş gerçekleştirir.
Hücre zarının bu özelliğinin ne kadar gerekli ve önemli olduğunu
daha iyi anlamak için şu örneği verebiliriz. Yılan zehirinin
bir insanı öldürmesinin sebebi, zehirin hücre zarını parçalaması
ve bu nedenle hücrenin içine her türlü zararlı maddenin girebilmesidir.
| 
Hücre zarında bulunan çeşitli kanal ve pompalar sayesinde
bazı moleküller hücrenin içi ve dışı arasında kolaylıkla
hareket edebilir. Bu moleküllerin tamamı her seferinde
kendilerine uygun olan kanala giderek geçişlerini sağlarlar.
|
Zarın üzerindeki molekül pompaları ve geçişe izin veren kapılar,
içeriye girecek malzemeleri ayırt ederken oldukça seçici ve
akılcıdırlar. Hücrenin içine çok çeşitli maddeler girer. Maddeler
farklı olunca, bunların elbette boyutları da birbirlerinden
farklı olmaktadır. Hücre içine giren maddeleri, son derece
küçük boyutları ile elektron ve fotonlar, protonlar, iyonlar,
su gibi küçük moleküller, amino asit ve şeker gibi orta boy
moleküller, protein ve DNA gibi oldukça büyük boyuttaki moleküller
oluşturmaktadır. Hücre zarı, üzerindeki pompalar sayesinde
hücre için gerekli olan bir molekülü, "ne kadar büyük olursa
olsun", büyük bir gayret göstererek hücre içine alır. Kimi
zaman hücre içine alınacak olan molekül bu kapılardan geçemeyecek
kadar büyük olur. İşte bu durumda zar, etraftaki enzimleri
yardıma çağırır. Hücreye girmesi gereken bir molekül, enzimler
yardımı ile zarın üzerindeki kapı genişletilerek hücre içine
alınır.
Bu geçiş tamamlandıktan sonra enzimler tekrar harekete geçer
ve söz konusu kapıyı eski haline döndürürler. Bu işlem sırasında
ne kapıya, ne hücre zarına, ne de hücreye hiçbir zarar gelmez.
Moleküller adeta bir habercileri veya bir iletişim sistemleri
varmışcasına birarada hareket eder, iş bölümü yaparlar. Hücre
zarı üzerinde bu özelliklere sahip moleküller bulunmasa ne
olur? Bu moleküllerin eksikliği kuşkusuz canlı hayatının sonu
demektir. Çünkü bu moleküller olmadan hücre, içine besin alamayacağı
için beslenemez, içindeki atıkları dışarı çıkaramayacağı veya
dışarıdan zararlı maddeleri içine alacağı için sürekli olarak
zarar görür. Peki acaba hücre içinde bulunan yüzlerce molekülden
herhangi biri, söz konusu moleküllerin görevini üstlenemez
mi? Bu da mümkün değildir. Hücre içinde ve dışında her molekül
kendi görevini yerine getirmekle sorumludur. Hücre zarı üzerindeki
moleküllerin olmaması durumunda onların işini gerçekleştirebilecek
bir başka molekül olmayacaktır. Onlar, hücreleri, dolayısıyla
insan yaşamını korumak için özel olarak yaratılmış, varlığından
haberimizin bile olmadığı sayısız sebepten sadece biridir.
 |
Hücre zarı başka önemli özelliklere de sahiptir. Zarın yüzeyinde
elektrik yüklü alanlar bulunur. Bu alanlar sayesinde zarın
iki yüzü arasında bir elektrik potansiyeli meydana gelir ve
elektrik akımı başlar. Bu özellik, vücuttaki sinir hücrelerinin
faaliyetleri için son derece önemlidir. "Bilgilerin" hücreden
sinirler boyunca beyne iletilmesi, hücre zarında bulunan bu
elektrik kaynağı sayesinde gerçekleşmektedir.31
Bilindiği gibi vücut içinde herhangi bir
yerden gelen sinyaller, çeşitli elektrik akımları sayesinde
beyne iletilirler. Eğer moleküllerin başlattığı bu elektriklenme
olmazsa, vücut içinde haberleşme diye bir şey söz konusu olmayacaktır.
Bir başka deyişle dokunduğunuz bir şeyi hissedemezsiniz. Çünkü
dokunduğunuz bir şeyi hissetmenizin nedeni dokunduğunuz yerden,
örneğin elinizden beyninize iletilen elektrik sinyalleridir.
Eğer beyne bu sinyaller gitmezse, beyin hiçbir şey algılamayacaktır.
Beynin algılayamadığı bir şeyi hissetmeniz ise mümkün değildir.
 |
Hücre zarının üzerindeki moleküller aynı zamanda zarda meydana
gelebilecek herhangi bir hasarı da tamir edebilecek yeteneğe
sahiptirler. Hücre zarında herhangi bir yırtılma veya delinme
söz konusu olduğunda zar üzerinde bulunan ve bu hasarı hemen
tespit edebilen moleküller harekete geçer ve çok kısa bir
süre içinde bu aksaklığı giderirler.32
Bu moleküller zarın her yanını her an denetlerler.
Onlar da diğer moleküller gibi yerine getirmeleri gereken
görevi tam olarak bilir ve hücre içinde bir başka işe karışmazlar.
Bu moleküllerin olmaması durumunda da hücrede meydana gelen
aksaklıkların ortadan kaldırılması mümkün olmayacak ve hücre
bozulması da ölümle bile sonuçlanabilecek çeşitli hastalıklara
sebep olacaktır. Böyle bir mekanizmanın tesadüfen oluşması
olanaksızdır. Bu sistemin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek,
evrimcilerin ne kadar büyük bir mantık çöküntüsü içinde bulunduklarını
bir kez daha göstermektedir.
Hücre zarı yüzeyinde ayrıca dışardan gelen çeşitli bilgileri
de algılayabilen reseptör moleküller bulunmaktadır. Bu reseptörler,
çeşitli proteinlerin mozaik bir yapıda hücre yüzeyine yerleşmelerinden
oluşur ve vücut içinde hormon gibi çeşitli sinyaller ve bilgiler
taşıyan moleküllere karşı duyarlıdırlar. Onlardan gelen bilgileri
alır, algılar ve faaliyete geçerler.33
Bu bilgi alışverişi de yine hücre yüzeyinde
söz konusu proteinlerin şekillerinden kaynaklanır. Bilgiyi
taşıyan molekülün şekli, bunu algılayacak olan molekülün şekline
uyum gösterdiğinde, ikisi birbirlerini tanır ve iletişim böylece
sağlanır.
Canlanan Moleküller Yaratılışı İspat
Ediyor

O, sizin için kulakları, gözleri
ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz.(Müminun
Suresi, 78) |
Saydığımız bütün bu moleküllerin sahip oldukları kusursuzluğu
ve düzeni anlamak için şu gerçeği tekrar hatırlatmakta fayda
vardır: Herhangi bir molekülün yaptığı tek bir hata, sizin
zarar görmenize hatta ölmenize neden olabilir. Ama bu moleküller,
üstün bir aklın emrinde olduklarını açıkça gösterir ve yaptıkları
işte asla hataya düşmezler. Bedeninizdeki 100 trilyon DNA
molekülü, DNA'yı meydana getiren nükleotidler, hücreyi inşa
eden proteinler, aradaki trafiği mükemmel bir şekilde yönlendiren
enzimler, enzimleri meydana getiren amino asitler ve 100 trilyon
DNA'yı içinde barındıran ve "sizi" meydana getiren 100 trilyon
hücre benzersiz üstünlükte bir organizasyon ve düzene sahip
yapılardır.
Gözle görülmesi imkansız olan bu alemde, atomların ve moleküllerin
rastgele birlikteliklerinden, insan gibi akıl ve şuur sahibi
bir varlığın meydana gelmesinin imkansız olduğu son derece
açıktır. Atomların tam da vücut için gerekli olacak şekilde
birleşmelerini, kendileri için bir görev belirlemelerini,
buna göre bir düzen içine girmelerini ve insanın bile başaramayacağı
işleri başarmalarını tesadüflere bağlamak büyük bir mantıksızlıktır.
Cansız ve şuursuz atomların, nasıl olup da canlandıkları,
şuur kazandıkları Darwinistler'i ve materyalistleri büyük
bir çelişki içine düşüren, ideolojilerini sorgulamaya neden
olan önemli bir sorudur.
Tarih boyunca yaşamış olan tüm bilim adamlarının, uzmanların
biraraya getirilmesi ve teknolojinin tüm imkanlarının seferber
edilmesiyle bile atomları biraraya toplayıp bir canlı meydana
getirmek mümkün değildir. İşte moleküler düzeyde açıkça ortaya
çıkan evrim çıkmazı Darwinistler için büyük bir yıkımdır.
Onlar tüm açıklama ve yayınlarında "canlılığın gelişimi" hakkında
ürettikleri tesadüf senaryolarını anlatır dururlar. Oysa daha
kökenini bilimsel olarak açıklayamadıkları canlılığın "devamının"
nasıl gerçekleştiğine dair iddialar öne sürmeleri kuşkusuz
anlamsızdır. Gerçek ise, son derece açıktır: Canlılık, tesadüfi
olaylarla açıklanamayacak kadar kusursuz ve komplekstir. Dolayısıyla
tesadüfen oluşum iddiası, evrendeki hassas dengeleri ve canlıların
kökenini hiçbir şekilde açıklayamaz. Allah, tesadüfleri kendileri
için yaratıcı ilan eden ve evrende Allah'tan başka güçler
arayan bu insanların durumunu Kuran'da şu şekilde açıklamaktadır:
Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi
yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? Oysa (bu şirk koştukları
güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir,
ne kendi nefislerine yardım etmeğe. (Araf Suresi, 191-192)
Karbonhidratların Günlük Adı: Şeker
Molekülleri
"Şeker"
dendiği zaman çoğu insanın aklına ilk gelen, çayına attığı
veya tatlıların içinde yer alan şekerdir. Oysa günlük yaşantımızda
kullandığımız şeker, doğada çok çeşitli şekillerde bulunan
ve oldukça geniş bir alanda kullanılan şeker moleküllerinin
bir türevidir. Şeker molekülleri de kimya dilinde karbonhidratlar
olarak adlandırılan geniş ailenin üyelerinden biridir. Burada
şeker molekülü adı altında incelediğimiz moleküllerin tümü
aslında "karbonhidratlar" grubuna dahildir.
Karbonhidratlar, canlı organizması için son derece önemlidir.
Canlıların en önemli enerji kaynaklarından biri olan glikoz
ve glikojen, bitkilerde fotosentez sonucunda oluşan nişasta,
bitkilerin en önemli hücre duvarı olan selüloz birer karbonhidrat,
yani şeker molekülüdür. Benzersiz özelliklere sahip hücre
zarları da karbonhidrat moleküllerinin biraraya gelmeleri
sonucunda oluşmuştur.
Karbonhidratlar; karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından
meydana gelirler. Hidrojen ve oksijen suyun yapısında bulunduğu
oranda karbonhidratların yapısında da bulunmaktadır.
Vücudun Temel Besini: Glikoz
Glikoz, tüm canlıların temel besin kaynağı olması nedeniyle
son derece önemli bir moleküldür. Altı karbon, oniki hidrojen
ve altı oksijen atomuna sahip olan bu molekül sahip olduğu
hidrojen atomlarının altı tanesini kullanarak dış yapısını
bir altıgen şekline getirir. Bu altıgen yapı tıpkı bir dişlinin
dişleri gibidir ve glikozun en önemli moleküler özellikleri
de bu altıgen şeklinin bir sonucudur. Sahip olduğu altı oksijen
atomu da glikoza başka önemli moleküler özellikler verir.
Glikoz, oksijen atomları sayesinde suda kolaylıkla çözünebilir.
Bunun da nedeni oksijen atomları sayesinde bu molekülün su
molekülleri ile güçlü hidrojen bağları kurabilmeleridir. Suda
çözünebilen bu molekül dolayısıyla hemen her sıvıda erir.
Glikozun bu özelliği bizim için son derece önemlidir. Çünkü
glikoz, hücrelerin en önemli besinidir ve hücrelere ulaşmak
için kan yolu ile taşınması dolayısıyla sıvı içinde erimesi
gerekmektedir. Glikozu, kendi molekül yapısına çok benzeyen
"hekzan" ile karşılaştırabiliriz. Hekzan, pek çok yönden özellikle
bir yakıt olarak glikoza oldukça benzer. Fakat hekzan, oksijen
atomu taşımaz ve bu nedenle yandığında birçok yeni ve güçlü
karbon-oksijen bağları meydana getirir. Bu durum hekzanın
suda çözünmesini engellemektedir. İşte bu nedenle hekzan,
kan tarafından hücrelere taşınamaz. Normal şartlarda glikoz,
hekzandan daha az verimlidir, ama sıvı içinde taşınabilirliği
nedeni ile insanlar için hayati öneme sahiptir.
| 
Hücrelerin
en önemli besinlerinden biri olan glikoz, kan damarları
yolu ile vücut içinde taşınarak hücrelerin ihtiyacı
olan besini karşılar. Glikozun bu şekilde kanın içinde
taşınabilmesi onun suda çözünme özelliğine sahip olması
dolayısıyladır. Bu da Allah'ın yaratışındaki tasarımın
üstünlüğünü bir kez daha göstermektedir.
|
Glikoz molekülleri bir kez çözelti içine girdiklerinde bunların
enerjisi metabolizma için hemen kullanılabilir. İşte bu nedenle
glikoz canlı hücreleri için esas yakıttır. Daha büyük moleküller,
örneğin daha karmaşık şekerler ve nişastalar sindirildiğinde
kolaylıkla yakılabilmesi ve hücrelere iletilebilmesi için
glikoz molekülleri şeklinde küçültülürler. Bu şekilde glikoz
girdiği metabolizmaya bağlı olarak, kan şekeri, üzüm şekeri,
nişasta şekeri gibi çeşitli isimler alır. Olgun meyvalarda,
çiçeklerin nektarlarında, yaprakların öz suyunda ve vücudu
dolaşan kanda bulunan temel madde, canlılık için özel olarak
yaratılmış olan glikozdur.34
Yediğimiz gıdaların %70'i ile karbonhidrat alırız. Karbonhidratların
sindirimi ağızda başlar. Tükürük sıvısında karbonhidratları
parçalayan enzimler bulunmaktadır. Kısmen parçalanan bu moleküllerin
sindirimi ise ince bağırsakta son bulur. Bu parçalanma sonucunda
ortaya çıkan glikoz molekülleri kan basıncının yükselmesine
sebep olur. Fakat kan basıncı, glikoz moleküllerine müdahale
eden enzimler vasıtası ile dengede durur. Kısacası, vücut
için son derece önemli bir molekül, özel olarak yaratılmış
bir başka molekül tarafından dengelenmektedir.
Vücuttaki glikoz fazla olsa bile israf edilmez. Glikoz moleküllerinin
fazlası, bir enzim vasıtasıyla "glikojen" adı verilen bir
başka şekle dönüştürülüp depo edilir. Glikozun glikojene çevrilmesinde
rol oynayan enzimin adı "glikokinaz" enzimidir. Bu enzim karaciğer
tarafından üretilir ve bu üretim, pankreastan salgılanan "insülin"
adı verilen bir hormonun kontrolü altındadır.35
Üretilen glikojen ise, vücutta besin ihtiyacı
başgösterdiğinde devreye girer ve kullanıma hazır hale geçer.
Vücuttaki bu sistem tıpkı bir fabrika gibi işler. Fabrikada
üretimi yapanlar, ürünleri belirli yerlere taşıyanlar, onları
kontrol edenler, fazlalıkları saptayanlar ve fazla maddeleri
başka ürünler için kullanmak üzere değerlendiren elemanlar
vardır. Her üretim mutlaka belli birimlerin denetimi altında
olmak zorundadır. Bu sıkı kontrol sayesinde fabrikadaki üretimde
bir hata meydana gelmez, hatalı ürünler ve fazlalıklar bir
kenara ayrılır ve mutlaka yeni bir ürünün oluşturulması için
kullanılır. Bir fabrikada bütün bu işlemleri yapan, ürünün
kalitesinden ve yapımından anlayan, bunları denetleyen, fazlalıkları
tespit eden ve bunların değerlendirilmesi için yeni üretim
birimleri belirleyen akıllı, bilgili ve eğitim görmüş insanlar
vardır kuşkusuz. Ancak burada bahsettiğimiz sistem, sizin
kendi bedeninizin içinde boyutları mikronlarla ifade edilen
hücrelerdir. Kuşkusuz ne hücre içindeki moleküllerin ne de
onunla birlikte hareket eden diğer yapıların aklı, bilgisi,
becerisi veya eğitimi yoktur. Bütün bu işlem ve üretimler
için belirli bir zamanın da geçmesi beklenmemiş, doğduğunuz
andan itibaren bu mükemmel sistem şu anki şekli ile hareketlenip
canlanmıştır. Bu mükemmel işbölümü binlerce yıl boyunca, henüz
bilim bunun farkında değilken de kusursuzca uygulanmış ve
her molekül her insanda mükemmel bir şekilde görevini yerine
getirmiştir. Dahası, bu iş bölümü, siz farkında bile olmadan
her an bedeninizde gerçekleştirilen olağanüstü bir organizasyon
ve sistemli bir çalışmayı ortaya çıkarır. Aklın ve şuurun
moleküllere ait olduğu iddia edilemeyeceğine göre, son derece
bilinçli ve kusursuz şekilde tasarlanmış üstün bir yaratılışın
varlığına bir kez daha şahit oluruz.
| 
Yediğimiz gıdaların %70'i ile
karbonhidrat alırız. Ağızda bir kısmı sindirilen karbonhidratlar,
tamamen parçalanmak üzere ince bağırsağa gönderilirler.
Bu parçalanma ile ortaya çıkan glikoz molekülleri onlara
etki eden enzimler vasıtasıyla dengede durur. Vücut
için son derece önemli olan molekül, özel yaratılmış
bir denge sistemi ile vücut tarafından kullanılabilmektedir. |
Glikoz insan bedeninde kanda %60 oranında yani 110 mg/dl,
dokularda ise 0.1 mg/dl kadar bulunmak zorundadır. Eğer söz
konusu sistemde bir aksama olursa ve beynin en önemli yakıt
maddesi olan glikoz beyne yeterli miktarda ulaşmazsa, bu durum
oldukça ciddi sorunlara sebep olur. Eğer beyne giden glikoz
miktarı 0.04 mg/dl'nin altına düşerse, beyin hücreleri aşırı
duyarlı hale geçer ve sinir impulsları göndererek vücuttaki
kasların sürekli olarak kasılmalarına neden olur. Bunun sonucunda
ise kısa sürede ölüm meydana gelir.36
Yaşantımızın böyle bir moleküle bağımlı
olması aslında, insanın Allah'a ne kadar muhtaç olduğunu gösteren
önemli bir işarettir. İşte bu gerçek insanın Allah'ın kudreti
ve gücü karşısındaki acizliğini ve çaresizliğini açıkça gösterir.
İnsan, kendi bedeninde var olan sistemleri tam anlamıyla idrak
edebilmeye bile güç yetiremezken Allah'ın açık ve mutlak varlığını
görmeli ve hiçbir şeyin boşuna yaratılmadığını anlamalıdır.
Çünkü yeryüzünde var olan her detay bu açık gerçeği insanlara
gösterir, herşey mükemmel bir uyum ve kusursuzluk içindedir.
Ayette bu gerçek belirtilmiştir:
Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini
yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten
Allah'ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle
herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için. (Talak Suresi,
12)
Glikozu Oluşturan Atomlar Bazen Farklı
Şekillerde Bağlanırlar
Glikoz, farklı bağlanma
şekilleri ile farklı şeker molekülleri haline gelebilir. Bunlardan
bir tanesi fruktozdur. Fruktoz genellikle meyve şekeri olarak
adlandırılır. Çünkü meyve ve sebzelerde yaygın olarak bulunmakta,
meyveye şekerli tadını bu molekül vermektedir. Ayrıca fruktoz,
balın içindeki temel şeker maddesidir. Çünkü arıların balözü
topladıkları çiçeklerin salgıladığı nektarlar birer fruktoz
kaynağıdırlar. Bu molekülün başka önemli özellikleri de vardır.
Fruktoz aynı zamanda spermin hareketi için de enerji sağlayan
şekerdir. Spermin uzun ve mucizevi yolcuğundaki temel yakıt
maddesidir.37
Glikoz ile fruktoz moleküllerinin biraraya gelmeleri sonucunda
da bir başka şeker molekülü olan sukroz oluşur. Sukroz, günlük
kullandığımız toz şekerdir. Özellikle şeker kamışı ve şeker
pancarında bulunmaktadır. Sukroz aynı zamanda bitkilerde bol
bulunan nişasta ve selülozun da yapısal elementini oluşturmaktadır.
Çünkü bu önemli yapısal element, fotosentez işleminin önemli
bir parçasıdır. Sukroz, fotosentez işleminde bir ara bileşik
olarak yapraklarda ortaya çıkmakta ve bitkilerde bulunan iletim
sistemi ile bitkinin diğer bölümlerine iletilmektedir. Sukroz,
kendi moleküler özellikleri nedeni ile bitki içinde gidebileceği
en son yere kadar herhangi bir yapısal değişikliğe uğramadan
iletilir.38 Böylelikle
bitki içindeki besin istenilen her yere kolaylıkla ulaştırılmış
olur.
Bedenimizdeki Akıllı Molekül: Keratin
Doğada bulunan 20 çeşit amino asit birbirlerine "peptid bağı"
adı verilen özel bir bağ ile bağlanır ve meydana getirdikleri
bu bağ ile "polipeptid" zinciri oluştururlar. Kuşkusuz bu
bağlanma cansız doğada, rastlantılarla değil, ancak hücrelerin
içinde, bu işle görevli özel enzim ve organellerin müdahalesiyle
olur. Keratin de uzun bir amino asit zinciri, yani proteindir.
Keratini oluşturan polipeptid zinciri bir sülfür köprüsü ile
birbirlerine bağlanır. Sülfür köprüleri, sülfür atomları içeren
amino asitler arasında bulunmaktadır. Bu bağlar küçük iplikçikler
şeklinde birleşirler. Daha sonra bu iplikçikler gitgide büyür
ve birarada istiflenerek bir hücre meydana getirirler.
| 
|
Anlattığımız tüm teknik açıklamalar aslında tek bir "saç"
hücresini tanımlamak içindir. Tek bir saç teli bu hücrelerin
yığılmasından meydana gelir. Yani saçlarınız, birbirine sülfür
köprüleri ile bağlanmış keratin moleküllerinden başka bir
şey değildir. Saçınızdaki herhangi bir değişiklik sırasında
aradaki bu sülfür bağları kırılır. Örneğin |