MİKRODÜNYA MUCİZESİ
Bakterilerin Ortak Yaşam Örnekleri
Bakteriler, bitkilerle de karşılıklı
faydaya dayanan bir ilişki içine girerler. Örneğin bezelyede
ve bezelyenin köklerinde nitrojen bağlayıcı niteliğe sahip
bakteriler yaşamaktadırlar. Nitrojenin, yani azotun bir
canlı için çok büyük bir öneme sahip olduğundan daha önce
bahsetmiştik. Nitrojene sahip olamadığı sürece bu bitki
er-geç ölecektir. Bu nedenle köklerinde beslenen bakteriler
son derece önemlidir. Bakterilerin bezelyeyi tercih etmelerinin
sebebi ise bu bitki ile bakteriler arasındaki kimyasal
iletişimdir. Simbiyotik bakteri, bitkilerdeki bazı genleri
harekete geçirerek köklerde küçük kabarcıkların oluşmasını
sağlar. Bakteri, oluşan bu kabarcıkları kendisi için bir
barınak olarak kullanır. Bunun karşılığında ise bitki,
hiç tükenmeyecek bir nitrojen deposuna sahip olur.44
Kirpi balığının bağırsağında
yaşayan bakteriler, balığın kaslarının içine
kadar yayılan bir zehir üretirler. Bu zehir,
balığın kendisine zarar vermezken, düşmanlarından
korunmasını sağlar.
|
Bir başka
simbiyoz ilişki de kirpi balığı ile bağırsak bakterileri
arasında yaşanmaktadır. Kirpi balıkları farklı bir savunma
sistemine sahiptir ve oldukça zehirlidirler. Bu zehir
tetrodoxin olarak adlandırılır ve kirpi balığının bağırsağında
yaşayan bakteriler tarafından üretilir. Bakterilerin ürettiği
bu zehirli toksinin büyük bir bölümü balığın karaciğerinde,
bağırsağında ve diğer iç organlarında olmasına rağmen
zehir hayvanın vücudunun her yerine yayılmaktadır. Hatta
zehrin bir kısmı balığın kaslarının iç kısımlarına kadar
girer. Dolayısıyla kirpi balığını ve bu balığın larvalarını
yiyen canlılar son derece büyük bir tehlikeyle karşı karşıya
kalırlar. Böyle bir tehlikenin farkında olan düşmanlar,
kirpi balığına yaklaşmayı pek denemezler.45
Bakterilerin bu katkıları, balığın diğer balıklara yem
olmasını önlemektedir. Elbette burada önemle üzerinde
durulması gereken, diğer balıklar için büyük bir tehlike
teşkil eden zehirin, kirpi balığının tüm vücuduna yayılmasına
rağmen ona zarar vermemesidir. Bu, kirpi balığının korunması
için Allah'ın özel olarak yarattığı kusursuz bir tasarımı
göstermektedir. Bu ortak yaşam örneğinde başka mucizeler
de vardır. Etraftaki diğer balıkların kirpi balığındaki
tehlikeyi fark ederek ona yaklaşmamaya çalışmaları, bakterilerin
büyük bir çaba göstererek böyle bir korunma yöntemi geliştirmiş
olmaları, Allah'ın canlıları birbirileriyle uyumlu olarak
yarattığını gösterir. Bu örneklerde şuurlu bir tasarım,
üstün bir yaratılma vardır.
Bakteriler, tüp solucanları ile
de ilginç bir ilişki içindedir. Bu canlının sahip olduğu
tüpler, her bir gramına 100 milyar bakterinin sıkışarak
sığabileceği bir doku ile doludur. Tüp solucanlarının kırmızı
tüyleri, oksijen yerine bakterileri beslemek için hidrojensülfat
taşıyan kanla doludur. Buna karşılık bakteriler de hidrojensülfatı
okside ederler ve bu oksidasyon sonucunda ortaya çıkan karbondioksidi,
solucanı besleyen karbon bileşiklerine çevirirler.46
Yani aralarındaki ilişki karşılıklı besin alışverişine dayanmaktadır.
Solucan bakteriyi beslerken bakteri de solucan için besin
üretmektedir.
Denizlerde yaşayan bir başka
solucan cinsi Riftia Pachyptila ise bakterilere, besinlerin
sindirimi için ihtiyaç duyar. Bu solucan cinsinin sindirim
sistemi yoktur. Önceleri sindirim sistemi olmayan bu canlının
deri yoluyla deniz suyunda erimiş organik maddeleri emerek
beslendiği sanılmıştı. Ancak derisinin yüzeyi, hacmine göre
o kadar küçüktür ki, canlının bu şekilde beslenemeyeceği kısa
bir süre içinde anlaşılmıştır. 1981 yılında solucanın organik
molekülleri emerek değil, normal bir şekilde beslendiği, ancak
sindirim işlemini bakterilerin üstlendikleri hayretle keşfedilmiştir.
Bakteri ile solucanın aralarındaki dayanışma ise gerçekten
de son derece akılcıdır. Solucanın solungaçları ile aldığı
sıvı, kükürt ve oksijence zengindir. Bu maddeler kan yoluyla
bakterilerin bulunduğu yere giderek burada bakterilerin organik
bileşikler yapmalarını sağlamaktadır. Solucan besin olarak
bu maddeleri kullanmakta, solucanın karbondioksit, azotlu
maddeler gibi metabolizma artıkları da tekrar bakterilerce
alınarak besine çevrilmektedir. Normal şartlarda bütün bu
kimyasal işlemler sonucunda oluşan kükürtlü hemoglobinin oksijeni
taşıyamaması, aynı zamanda solunum enzimleri için toksik yani
zehirli bir etkiye sahip olması gerekmektedir. Ancak bu sorun
da özel bir tasarım sayesinde çözülmüştür. Solucanın karnında
çok fazla kükürt bağlayarak hemoglobini koruyan bir protein
bulunmaktadır.47
Solucanın gövde boşluğu bakterinin konaklamasına,
bakterinin ürettiği besin solucanın beslenmesine, solucanın
atıkları bakterinin yaşamasına neden olmakta, üretilen enzim
de bütün bu işlemler sonucunda solucanın zehirlenmesini
engellemektedir. Bu küçücük örnekteki sayısız sebep sonuç
ilişkisi tek bir gerçeğe işaret eder. Allah bu gerçeği bir
ayette şöyle bildirmektedir:
Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır.
Şüphesiz Allah, Gani (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç
olmayan)dır, Hamid (hamd da yalnızca O'na ait)tir. Eğer
yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından
yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah'ın
kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve
güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Lokman Suresi, 26-27)
Bakteriler Gece Avlanan
Balıklar İçin Işık Üretirler
Kısa kuyruklu mürekkepbalığı (Euprymna scolopes)
ile ışık saçan bakteri (Vibrio fischeri) arasında da karşılıklı
faydaya dayalı bir ilişki vardır. Bu bakteri, mürekkepbalığının
"mantosu" altındaki girintide yaşar. Bu bölge mürekkepbalığının
ışıklı organı olarak bilinir.
Mürekkepbalığı günlerini sığ
sularda kumların altında saklanarak geçirir. Gece olup avlanmaya
çıkınca ışıklı organındaki bakteri ışık saçmaya başlar.
Bu ışık, hayvanın gece ışıkları arasında fark edilmemesini
sağlar ve düşmanları tarafından seçilmesini engeller. Bu
olağanüstü yardımlaşmada karşılıklı iletişimin yanında elbette
dikkat çeken başka olağanüstü durumlar da vardır. Bakterinin,
ışıklı organdaki değişik dokuların oluşumunu nasıl etkilediğini
araştıran bilim adamları, V. Fischeri bakterisinin ışıklı
organa yerleşmesi için mürekkepbalığında özel bir dokunun
bulunduğunu keşfetmişlerdir. Balık, bakterinin kendi bedenine
yerleşmesi için şekil değiştirmekte ve böylelikle bakterinin
yaşayabileceği uygun bir ortam hazırlamaktadır.48

Düşmanlarından korunmak için karanlıkta avlanmak
zorunda kalan fener balığının, avını yakalamak için
en büyük yardımcısı kendi ışığıdır. Bu parlak ışığın
kaynağı ise, balığın gözlerinin altında yerleşmiş
olan bakterilerdir. |
Geceleri avlanan fener balığı için de etraftaki
herhangi bir ışık çok tehlikelidir. Işık, fener balığının
düşmanları tarafından fark edilmesine ve kendisini gören avlarının
uzaklaşıp kaçmasına neden olmaktadır. İşte bu nedenle fener
balığı, ay ışığının çok parlak olduğu gecelerde veya herhangi
bir suni ışık oluştuğunda etrafta görünmemeye çalışır. Fener
balığı havanın karanlık olduğundan emin olduğunda ise avını
aramak için yola koyulur. Karanlıkta planktonlardan ve küçük
kabuklulardan oluşan avını yakalayabilmek için en büyük yardımcısı
ise kendi ışığıdır. Fener balığının sahip olduğu parlak ışığın
kaynağı, balığın gözlerinin altındaki organlardır. Bu organlar
ise, balığın kanına karışan oksijen ve şekerle beslenen ışık
saçan bakterilerle doludur. Balık
ışığını açıp, kapatabilir ve yiyecek ararken istediği yöne
çevirmeyi sağlayabilir. Bakterilerin ürettiği bu ışık o
kadar güçlüdür ki, otuz metrelik mesafeden bile görülebilir.
Tek bir fener balığından gelen ışık küçük bir odayı aydınlatmak
için yeterlidir. Bu bakteriler o kadar etkili bir ışık yayarlar
ki, balık avlanıp öldürüldükten saatler sonra bile ışık
organı parlamaya devam eder.49
Aynı yeteneğe sahip bir başka bakteri de,
çam kozalağı balığına ışık sağlamaktadır. Çam kozalağı balığı
bu ismi vücudunu kaplayan, zırha benzeyen, üst üste kaplı
pullardan dolayı almaktadır. Bakteriler, bu canlının da bedeninde
kendileri için uygun bir yer bulurlar. Balığın sağladığı olanaklarla
kendilerine bir barınak ve besin malzemesi elde ederken, balığa
geceleri avlanmasına ve yolunu bulmasına yardımcı olan ışığı
sağlarlar. Aynı dayanışma, bakterilerle midilli balığı arasında
da yaşanmaktadır. Midilli balığının boğazının arka kısmında
bakteri dolu iki ışık bezi bulunmaktadır. Balık, bakterilerin
yardımı ile ışığını gerekli zamanlarda yakıp söndürebilir
veya tümüyle ışık biçiminde görülebilir. Bu
birkaç örnekte değindiğimiz bazı detayları vurgulamakta
fayda vardır. Bakteriler bir canlı ile beraber yaşamanın
kendilerine fayda getireceğini "düşünmekte" bunun için kendilerine
uygun bir canlı "seçmekte" ve gerektiğinde onların "yapılarında
değişiklikler yapmalarını sağlayarak" bedenlerinde konaklamaktadırlar.
Aynı zamanda barındıkları bu canlıları korumakta, onlara
çeşitli faydalar getirmektedirler. Bir mürekkepbalığı için
sahip olduğu ışık ile tehlikelerden korunması elbette büyük
bir kazançtır. Bunu "dikkate alan" bakteriler bu fırsatı
değerlendirir ve kendilerine bir ev edinirler. Bütün bu
akıllı işlemler sonrasında normal şartlarda bu canlının
düşünebildiğini iddia etmemiz gerekmektedir. Oysa söz konusu
canlı yalnızca bir bakteridir. Eğer bu aklın kaynağını bu
mikroskobik canlıda arayacak olursak kuşkusuz ki yanılırız.
Varolan bir "eser", daima onu meydana getirenin "aklına"
işaret eder. Bu küçük, ama şuur sergileyen canlı da kendisini
meydana getiren, yani kendisini yaratan Allah'ın üstün aklına
ve gücüne işaret etmektedir.
İnsana Faydalı Mikro Canlılar
Bağırsak Bakterileri
Bağırsaklarımızda birçok bakteri
çeşidi içeren küçük bir ekosistem bulunmaktadır. Bu bakterilerin
her çeşidinin görevi farklıdır ve besinlerin sindirilmesinden,
vitaminlerin emilmesine kadar her türlü işi yerine getirmektedirler.
Bağırsaklarda yaşayan bu bakterilere genel olarak Escherichia
coli adı verilmektedir. Escherichia coli, daha önce belirttiğimiz
gibi, tek bir kromozom sarmalında yaklaşık olarak 5.000
gene sahiptir. Bu da yaklaşık olarak 3 harften oluşan 1
milyon kodona eşittir.50
(Kodon, ATCG harflerinin biraraya gelmesiyle meydana gelen
DNA şifresinde sadece 3 harften oluşan anlamlı kelimelerdir.
Kodonlar, birleşerek anlamlı cümleleri, yani genleri oluştururlar.)
Yani bir milyon tane özel olarak kodlanmış şifre, bakterinin
tüm özelliklerini ve yapacağı tüm faaliyetleri belirlemektedir.
Söz konusu bakterinin DNA'sında taşıdığı bu olağanüstü bilginin
miktarı ve niteliği evrimci bir kaynakta şu şekilde ifade
edilmiştir.
İnsan
bağırsağında sindirim ve vitamin emilimi gibi hayati
işlemleri gerçekleştiren bağırsak bakterisi Escherichia
coli. |
DNA şifresi, hücreye bilgiyi ileten genetik
bir dildir. Hücre her fonksiyonunu denetlemek için DNA bilgilerini
kullanan çok karmaşık bir yapıdır. Tek hücreli bir bakteri
olan E. coli'nin DNA'sındaki bilgi miktarı gerçekten çok fazladır.
Dünyanın en büyük kütüphanelerinin herhangi birindeki tüm
kitapların içerdiği bilgiden çok daha fazladır...
(…) E. coli hücrelerindeki
DNA harflerinin dizilimi çok özeldir. Biyolojik işlevin
yerine getirilmesini yalnızca bu özel dizilim sağlayabilmektedir.51
Bu canlının söz konusu işlemleri
nasıl meydana getirdiği ve bu simbiyotik yaşamdan bir fayda
elde edip etmediği ise tam olarak bilinmemektedir. Bakterilerin
edindikleri faydalarla ilgili elde edilen tek bilgi bu canlıların
bazılarının bağırsak hücrelerine kendi gereksinimlerini
ileterek, onların şeker salgılamasını sağladıkları ve bu
şekeri besin olarak kullandıklarıdır. Bakterilerin edindikleri
faydalarla ilgili bilinenler bu kadardır, ama bu ortak yaşamın
insana son derece önemli etkileri vardır. Bakteriler, insan
bağırsağında bulundukları süre boyunca sindirim ve vitamin
emilimi gibi birtakım işlemler gerçekleştirirken aynı zamanda
zararlı bakterilerin hastalık yapmalarını da engellerler.
Bakterilerin yardımı ile bağırsaklar, işlevsellik kazanırken,
bağışıklık sistemi de güçlenir. Bu bakteriler, insanda ve
bazı memeli hayvanlarda K vitaminini üretme görevi de üstlenmişlerdir.
K vitamini insanlar ve geviş getiren bazı canlılar için
son derece büyük bir öneme sahiptir. Çünkü bu canlılar K
vitaminini yiyeceklerden alamazlar. Oysa vücudun bu vitamine
ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç bakteriler sayesinde sağlanır.
Bakteriler, canlının vücuduna aldığı sebzelerdeki selülozu
parçalayarak sindirilebilir, glikoz haline getirir ve vücuda
K vitamini sağlarlar.52
Yapılan bu işlemler elbette son derece detaylı
ve hayati önemi olan kimyasal işlemlerdir. Bu işlemler yeryüzünde
varolan her insanda aynı kusursuzluk ve aynı mükemmellikle
yine bakteriler tarafından gerçekleştirilir. Ancak bu işlemlerin
o kadar çok detayı vardır ki, bunların hepsi, sırrı günümüzde
bile halen çözülememiş ayrı birer şuur gösterisidir. Dünyaca
ünlü evrimci dergilerden New Scientist'de, bakterilerin şuurlu
davranışları sırasında ortaya çıkan "bilinmeyenler" şu şekilde
sıralanmıştır: Son 10
yıldır mikroplar ile vücut arasındaki "iyi huylu" ilişki
konusunda kafa yoran mikrobiyologlar, komensal (aynı sofrada
yemek yiyen) bakterilerin gizini henüz çözmüş değiller.
Bu bakterilerin bir kısmının bağırsakların iç çeperlerinde
yer aldığı, diğer kısmının ise çeşitli çatlak ve yarıklarda
yerleştiği biliniyor. Ancak bu konuda bilinmeyenler bilinenlerden
daha fazla. Bilim adamlarının henüz yanıtlayamadıkları pek
çok soru var. Dünyaya yeni gelen birkaç saatlik bir hayvanın
bağırsaklarını hedef alan bu mikroplar nereye yerleşeceklerini
nasıl kestiriyorlar? Ve yerleşecekleri bölgeyi ele geçirince,
üstlerine gelen yeni bakterilere karşı mevzilerini nasıl
koruyorlar? Ayrıca yıllarca bizimle birlikte barış içinde
yaşayan bu mikroorganizmaların birdenbire bize karşı cephe
almalarının ve ölümcül hastalıklara yol açmalarının nedeni
ne? Hepsinden önemlisi, bağışıklık sistemi bağırsakların
bu mikroskobik sakinlerine karşı niçin savaş açmıyor?53
Bu önemli soruların dışında dikkat
etmemiz gereken bir başka önemli nokta daha vardır. Bilindiği
gibi bakteriler çok hızlı çoğalabilen canlılardır ve bulundukları
ortamda, şartlar eğer müsaitse, birkaç saat içinde sayıları
milyonları bulabilir. Söz konusu durumun insan vücudundaki
bu bakteriler için de geçerli olması gerekmektedir. Nitekim
insan vücudundaki ortam, bakterilerin üremelerine uygundur.
Onların da türdeşleri gibi kısa bir süre içinde aşırı derecede
çoğalmaları ve bağırsakları neredeyse tümüyle istila etmeleri
gerekmektedir. Peki acaba böyle bir sorun ile karşı karşıya
mıyız? Bağırsaklarımıza yerleşen E. coli bakterisi için
böyle bir durum söz konusu değildir. Bu bakteri 20 dakikada
bir ikiye bölünür ve bu çoğalmanın ardından da ortaya çıkan
bakterilerin de pek çoğu ölür. Eğer böyle olmasaydı E. coli
hücreleri 20 dakikada bir durmadan bölündüklerinde tüm dünyayı
kaplayacak hacme 43 saatte ulaşacaklardı. Hiçbir zaman böyle
bir sorunla karşılaşmayız, çünkü burada yaşayan bakterilerin
aralarında besin için büyük bir yarış vardır. Yarışı kazanamayanlar
ölmek zorundadırlar. Ayrıca bakteriler vücuttaki antibiyotiklere
de karşı koyamazlar.54
Bağırsaklardaki bakteri dengesi işte bu şekilde
sağlanır. Yaşamını sürdürenler ise, insanın sindirimi için
gerekli miktarı oluştururlar. Bu sayı milyarlarca yıldır
insanların tümünde ayarlanmış ve belirlenmiş bir sayıdır.
Hiçbir insan bedeninde, bağırsakta bulunan bu bakterilerin
tamamı ölmemiş ya da kontrolsüz bir çoğalma meydana gelmemiştir,
çünkü bu canlılar insana fayda getirebilmek için özel olarak
yaratılmışlardır. Yaptıkları işlerden sayılarına kadar her
türlü detay, onları yaratan Allah'ın dilediği ve belirlediği
şekildedir. Bu kontrolü sağlayan, nerede, ne zaman ve hangi
sayıda durmaları gerektiğini bilen ve planlayan Allah'tır.
Dildeki Bakteriler
| 
Yukarıda resmi görülen bu bakteriler,
acaba nasıl nitratın vücuda zararlı olduğunu düşünmüş
ve bunu ortadan kaldırabilmek için dilimizi karargah
edinmişlerdir? Kuşkusuz evrimciler bu soruyu asla
cevaplayamazlar. Oysa cevap açıktır: Bu bakteriler,
Allah'ın kendilerine bildirdiği bir emri yerine
getirmektedirler.
|
Çeşitli besinlerle vücudumuza nitrat alırız.
Nitrat vücuda girdiğinde, içerdiği bir oksijen molekülünü
kaybederek nitrite dönüşmektedir. Nitratın kolaylıkla nitrite
dönüşebilmesi insan vücudu için bir kaygı sebebidir. Nitrit
rahatça kimyasal tepkimelere girebilmekte ve yiyeceklerle
alınan aminlere bağlanarak "nitrozamin" denilen bir maddeye
dönüşmektedir. (Amin, tek değerli hidrokarbonlara verilen
genel bir addır.) Bu kimyasal bilgilerin verilmesinin sebebi
vücuda bu yollarla kolayca girebilen nitrozaminlerin insanlar
için son derece önemi olmasıdır. Nitrozaminler, mide kanseri
gibi önemli hastalıkların başlıca sebeplerinden bir tanesidir.
Ancak kimi zaman vücuda doğrudan alınan, kimi
zaman da vücutta üretilen nitrozaminler vücuda zarar vermeden
ortadan kaldırılırlar. Bunun sebebi insan bedenini korumakla
görevli olan bakterilerdir.
Araştırmacılar bir süre önce besinlerle vücuda
alınan nitratın %25'inin nitrite dönüştürülmek üzere tükürüğe
karışarak ağızdaki hücrelere geri döndüğünü fark ettiler.
Bunun nedeni önceleri anlaşılamamıştı, çünkü nitrit potansiyel
olarak zararlı bir madde idi ve zararlı bir maddenin vücutta
üretilmesinin de bir anlamı yoktu. Bunun sebebi daha sonra
anlaşıldı. Nitrit tükürükteki asitle birleştiğinde vücutta
nitrozaminin oluşumunu engelliyordu. Bu birleşme aynı zamanda
vücuda zararlı bazı bakteriler için de çok zehirliydi. Dolayısıyla
nitrit, yediğimiz yiyeceklerle karışması için ağzımızda
özellikle yapılıyordu. Ağıza gelen besin bizim için zararlı
bir madde olmaktan çıkıyor, aynı zamanda içinde barındırdığı
tüm zararlı mikroplar da vücuda girer girmez bu yöntemle
ölüyordu.
Peki vücutta nitrit nerede üretilmekte ve nerede
tutulmaktadır? Nitrit, bakteriler tarafından dilde üretilmektedir.
Nitrat, dilin en arka tarafında bakterilerin oldukça yoğun
olduğu bir bölgede nitrite çevrilmektedir. Nitratı dönüştüren
bakteriler, dilin arka kısmında tat tomurcukları arasındaki
oksijen erişmeyen yarıklarda yaşamaktadırlar. Bunlar, fakültatif
anaeroblar adı verilen hem oksijensiz hem de oksijenli ortamda
yaşayabilen bakterilerdir.
Bakteriler yukarıda anlattığımız
tüm bu işlemleri dişetlerinin çevresinde de gerçekleştirirler.
Onların bu faaliyetleri aynı zamanda dişlerin de çürümesini
engellemektedir.55
Buraya kadar bahsettiklerimiz tümüyle kimyasal
olaylardır ve insan vücudunda bakteriler sayesinde gerçekleşmektedir.
O halde şimdi şunu soralım: Nitratı et ve salata gibi en
temel besinlerle vücudumuza sürekli olarak alırız. Acaba
bakteriler hangi kararla bu maddenin vücuda zararlı olabileceğini
düşünmüş ve bunu ortadan kaldırabilmek için kendilerine
bir karargah edinmişlerdir? Darwinistlere göre bunu yapan
evrim ya da başka bir deyişle tesadüflerdir. Hayali evrim
sürecinde, insanın gıdalardan dolayı hastalanıp ölmesini
engelleyecek bu bakteriler de tesadüfen yerlerini almışlardır.
Kimisinin vücuttaki konumundan dolayı solunum yapmadan yaşayabilmesi
gerekmektedir. Tesadüfen bu sorun da halledilmiştir! Vücuttaki
bağışıklık sisteminin bu bakterileri birer tehlike olarak
görüp onlarla savaşmasının da engellenmesi gerekmektedir.
Her nasılsa bağışıklık sisteminin bu canlıları yadırgama
tehlikesi de tesadüfen ortadan kalkmıştır! Evrim teorisine
göre bütün bunların açıklaması tesadüflerdir. Evrimciler
bir bakterinin insanı koruyabilmek için şuurlu hareket etmesini
akıllı ve üstün bir tasarım olarak değil de evrimleşme olarak
tanımlarlar. Oysa bir bakterinin tesadüfen tüm mucizevi
özellikleri ile birlikte insanın dilindeki tat keseciklerine
yerleşmesinin ve vücudu zehirli maddelerden korumasının
tesadüflerle açıklanması kuşkusuz mümkün değildir. İnsan
gibi, insanın vücudundaki bu hassas sistem de yeryüzünde
aklını kullanabilen tüm varlıklara şu gerçeği göstermek
için vardır: Allah birdir ve O'ndan başka Yaratıcı yoktur.
Bu gerçek Kuran'da bizlere şöyle bildirilir:
O, Evveldir, Ahirdir, Zahirdir,
Batındır. O, herşeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı günde
yaratan, sonra arşa istiva eden O'dur. Yere gireni, ondan
çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Her nerede iseniz,
O sizinle beraberdir, Allah, yaptıklarınızı görendir. (Hadid
Suresi, 3-4)
Hastalığa Neden Olan Bakteriler

Sadece 1 mikrometre çapındaki bir bakteri, bir insanı
hasta edip onda hasar bırakabilecek kadar etkili
olabilmektedir. |
Bakterilerin büyük bir çoğunluğu canlılar için
faydalıdır, ama bir kısmı da hastalık yapıcı özelliklere
sahiptir. Burada onların bu zararlı etkilerinin de üzerinde
durmak gereklidir. Bir bakteri cinsinin bir başka bedene
girerek, kendisinden milyarlarca kat büyüklükteki canlıyı
güçten düşürmesi, hatta onun ölümüne yol açması, beraberinde
çok fazla detay içeren şuurlu birtakım aşamaları içine almaktadır.
Nitekim hastalıkların büyük bir kısmının sebebi bakterilerdir.
Acaba bakteri, sadece 1 mikrometre çapındaki gözle görülmeyen
bir canlı olmasına rağmen, nasıl böylesine güçlü bir etkiye
sahip olabilmektedir?
Zararlı bakteriler genellikle gıdalar yoluyla
insanlara ve hayvanlara ulaşırlar. Bakterilerin uygun ortam
bulduklarında nasıl bir hızla üreyebildiklerini biliyoruz.
Gıdalarda bulunan protein gibi besleyici maddeler ve rutubet
gibi faktörler de onların çoğalmasını sağlayan uygun ortamı
oluşturmaktadır. Bazı bakteriler ise tek başlarına zararsızdırlar.
Ancak riskli gıdalarda çoğalma fırsatı bulurlarsa toksin adı
verilen zehirleyici maddeler salgılar ve bu toksinler gıdalar
yolu ile insanlara geçerek gıda zehirlenmelerine yol
açar.
Bakterilerin bulaştığı gıdalar
tüketildiğinde bu canlılar bağırsaklarda gelişmeye başlarlar.
Yerleştikleri alanda bulunan hücrelerin ölmesi sonucunda
hücre içinde oluşmuş olan toksin dışarı çıkar ve sindirim
sistemine yayılır. Böylelikle bağırsaklarda bir enfeksiyon
baş gösterir. Bakteriler bazı durumlarda canlı vücuduna
girmeden gıdanın üzerinde de toksin maddelerini bırakabilirler.
Yemek ile birlikte bu toksin madde vücuda alınır ve ciddi
zehirlenme durumu başgösterebilir.56
Bakterilerin sebep olduğu hastalıklardan birkaçını
şöyle sıralayabiliriz:
İnsanları Yüzyıllarca Çaresiz
Bırakan "Veba"
İnsanlar bakteriler nedeni ile aldıkları gıdalardan
zehirlenebilirler. Ancak bakterilerin bunun dışında daha
tehlikeli zararlı etkileri de vardır. Bu etkiye sahip bakterilerden
bir tanesi kokobasil adı verilen bakteridir. Bu bakterinin
en önemli özelliği ise 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun neredeyse
üçte birini ortadan kaldıran veba hastalığının tek sebebi
olmasıdır.
Kitlelerin bu şekilde ölümüne sebep olan bu mikro
canlı acaba nasıl bir etki veya kararla bu hastalığı başlatabilmekte
ve tüm vücudu istila edebilmektedir? Belki de bu, Allah'ın
yarattığı küçücük bir canlı karşısında insanın acizliğini
açıkça görebilmesini, Allah'ın yaratıcı gücünü kabul etmeyen
Darwinistlerin, O'nun kudreti karşısındaki çaresizliklerini
açıkça anlamalarını sağlamaktadır.
Veba bakterisi; fare, sıçan ve
sincap gibi kemiricilerin üzerinde parazit olarak yaşayan
pireler yoluyla insanlara bulaşmaktadırlar. İnsanda bağışıklık
sistemini kuşatma altına alan bakteri, uyarıcı ve hücre
çoğaltıcı bir etki yapmaktadır. Veba bakterisi insan vücuduna
deri, göz, ağız, sindirim kanalı, solunum yolu, kan ve lenf
yollarıyla girmektedir. Bakterinin ilk girdiği deride önce
yer yer kesecik ve torbacıklar oluşmaktadır. Bu torbacıklar,
vücudun bakteriye karşı gösterdiği ilk dirençtir, ama vücut
bu bakterinin etkisine fazla direnemeyecektir. Bakterinin
üremesi sonucu oluşan toksin, lenf kanalları ile lenf bezlerine
gider. Lenf bezleri bakterinin yerleştiği yerde şişmeye
başlar. Bakteriler, lenf bezlerinin çevresinde ödemler meydana
getirirler. Bakterinin toksini ile dolan lenf bezi içinde
kangren meydana gelir. Bu bir organın ya da canlı dokunun
belirli bir bölümünün çürüyüp ölmesi demektir. Bu sırada
bir miktar veba bakterisi kana karışabilir, dalak, karaciğer
ve diğer iç lenf bezlerine ulaşır. Bu durumda dalak ve karaciğer
büyümeye başlar. Sonuçta, zamanla iflas eden vücut organları
ve lenfler ölüme sebep olurlar.57
İşte bütün bunlar, ancak bir mikroskop altında
görebileceğiniz tek bir hücrenin çoğalarak yaptıklarıdır.
Bu mikro canlı, böyle safha safha kuşatarak bir bedenin, çürümesine
neden olabilir. Nitekim vebaya karşı birkaç aşı denemesi dışında
kesin bir önlem halen alınamamıştır. Deneme aşamasındaki bu
aşıların da insanın bağırsak, sindirim veya solunum sistemlerinde
sorunlar yaratması önlenememektedir. Bütün
bunların yanı sıra bu hastalıkla ilgili olarak 5 değişik
antibiyotik dirençlilik geni taşıyan bakterilerin varlığı
saptanmıştır.58
Bunun anlamı, hastalık için ne kadar çare bulunursa bulunsun
bakterinin buna direnç göstermeye devam edeceğidir. Yani
bu mikro canlılar özelliklerini gitgide daha da geliştirmekte,
daha büyük sorun yaratmaya hazırlanmakta ve açıkça insandan
akıllı davranmaktadırlar.
Allah'ın kudretini tanımayan, kendilerini herşeyin
merkezine koyarak büyük bir güç olarak addeden ve "herşey
tesadüfen meydana gelmiştir" safsatası ile insanları aldatmaya
çalışan Darwinistler için bu anlattıklarımız aşılması gereken
büyük bir sorundur. Tek bir bakterinin insanın yaşamına
son verebilecek, tıp bilimini çaresiz bırakacak kadar kusursuz,
akılcı ve sistematik çalışabilmesi, onu sonsuz akla sahip
bir Yaratıcının var ettiğini açıkça göstermektedir. Yapılan
hiçbir bilimsel araştırma, buna başka bir açıklama getirememiştir.
Gelecekteki çabalar da sonuçsuz kalacak, keşfedilen her
detayda üstün ve kusursuz yaratılış ile karşılaşılacaktır.
Bu bakteri de, diğer herşey gibi Allah'ın ilhamı ile hareket
etmekte, O'na itaat etmektedir.
Midenin Akıllı İstilacıları
Mide, gıdaların öğütülmesi ve ayrıştırılması
için özel olarak tasarlanmış bir yapıdır. Midede salgılanan
mide asidi, bir jileti bile parçalayabilecek güce sahiptir.
Dolayısıyla mideye giden her gıda buradaki asitlerin yardımı
ile parçalanır ve eritilir.
Midede gelişen ülserin sebebi araştırıldığında
buna Helicobacter pylori adı verilen bir bakterinin sebep
olduğu anlaşılmıştır. Ancak asıl ilginç olan, bu bakterinin
böylesine güçlü asitli bir ortamda nasıl canlı kalabildiğidir.
Bu önemli bir sorundur ama bakteri bu sorunu son derece
akılcı bir sistemle ortadan kaldırmıştır. Bakteri, kendisine
tehlike oluşturan bu asidik ortamda planlı hareket ederek
bir sığınak elde etmiştir. Midenin kendi asidinden kendisini
korumasını sağlayan bir mukoza tabakası vardır. Bakteriler,
adeta büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldıklarını anlamışlarcasına
bu mukoza tabakasının içine "saklanmaya" karar verirler.
Bunun için elbette öncelikle midenin kendisini korumak için
bir koruyucu tabakaya sahip olduğunu anlamaları ve aynı
ortama yerleştiklerinde zarar görmeyeceklerini hesap etmeleri
gerekmektedir.
Midede gelişen ülserin sebebi araştırıldığında
buna Helicobacter pylori adı verilen bir bakterinin
neden olduğu anlaşılmıştır. |
Bakteri, bulunduğu ortamı yaşamasına uygun hale
getirebilmek için bir enzim salgılar. Bu enzimin adı üreazdır.
Enzimin özelliği üreyi amonyağa çevirmesidir. Bu çevrim önemlidir,
çünkü oluşan amonyak bakterinin bulunduğu bölgedeki asit düzeyini
azaltır. Yani ortamın bakteri açısından öldürücü etkisi ortadan
kalkar. Bu öldürücü etki ortadan kalktıktan sonra bakteri
toksik maddeler salgılamaya başlar. Bunun amacı da bu bölgedeki
bağışıklık sistemini etkisiz hale getirmektir. Şartlar artık
bakterinin yaşaması ve yerleşmesi için uygundur. Bu uygun
şartlarda da bakteri üremeye, yani hastalığı yaymaya başlar.
Aslında bakterinin neden vücudun bu kadar tehlikeli
bir bölgesini istila etmeye çalıştığı, üzerinde durulması
gereken ayrı bir konudur. Normal şartlarda bakteri, bu asidik
ortam yerine mukozanın alt kısmında herhangi bir tehlikesiz
yeri de enfekte edebilirdi. Bunu daha kolay yapabilir ve
kendisi için öldürücü olabilecek bir ortamla hiç karşılaşmamış
olurdu. Ama bakteri bunu tercih etmez, çünkü beslenmesi
gerekmektedir. Peki burada nasıl besin elde eder?
Mukoza enfeksiyona uğradığında vücut bu bölgeye
bol miktarda savunma hücresi ve besin göndermektedir. Enfeksiyon
devam ettikçe besin akışı da sürer. Devamlı gelen yardım,
burada bulunan bakterilerin tüm besin ihtiyaçlarını kesintisiz
olarak karşılamaktadır. Tüm tehlikesine rağmen bakterinin
ısrarla vücudun bu bölgesini tercih etmesinin sebebi işte
budur. Burada söz konusu bakterilerin bir hesaplama yaptıklarını
açıkça görürüz. Baştan beri nasıl besleneceklerini düşünmekte,
enfeksiyona uğrattıkları yere vücudun mutlaka bol miktarda
besin göndereceğini bilmektedirler. Onlara bu bilgiyi kim
vermiştir? Vücudun böyle bir mekanizması olduğunu nereden
tahmin edebilirler? Tahmin edebildiklerini farz edelim,
bunu kendileri için kullanabilme gibi bir yeteneğe nasıl
sahip olmuş olabilirler? Allah'ın kudretinin farkına varmayan
insanlar bu sorulara zorlama cevaplar bulmaya çalışacaklar
ve asla bir sonuca varamayacaklardır. Sonuca varamazlar,
çünkü Allah yaratmada hiçbir ortağı olmayan, sonsuz güç
sahibi olan ve herşeyi örneksiz yaratandır. Allah'ın bu
örneksiz sanatındaki sırları anlayabilmek için karşımızdaki
bütün bu eserlerde O'nun gücünü görmek ve takdir etmek gerekmektedir.
De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın
da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra
Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip
yaratacaktır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Ankebut
Suresi, 20)
Burada detaylarına indiğimiz hastalıklar dışında
bakteriler daha pek çok önemli ve ölümcül hastalığın da
sebebidirler. Bunlar arasında cüzzam, menenjit, tüberküloz,
kolera ve tifüs bulunmaktadır. Bakteri tüm bu hastalıklarda
farklı DNA yapısı ile yine şuurlu hareketlerle vücudu istila
etmektedir. Bu ve bunun gibi pek çok hastalık, sadece tek
hücreli bir canlının sebep olduğu, ama buna rağmen çaresi
henüz bulunamamış veya zor başedilebilen hastalıklardandır.
Bakteriler Antibiyotiklere
Karşı Direnç Kazanabilirler
Vücudumuza giren bakterilerin bir kısmının faydalı
olduğunu bir kısmının da hastalıklara neden olduğunu biliyoruz.
Hastalıklara neden olan bakterilerin ortadan kaldırılabilmesi
için kullanılan yegane yöntem antibiyotiklerdir. Vücuda çeşitli
şekillerde verilen antibiyotiklerin bazısı bakterileri "öldürür",
bazısı da onların gelişmelerini ve üremelerini önler. Görevini
tamamlayan antibiyotik temizlik işini de vücudun savunma sistemine
bırakır. Örneğin kimi antibiyotikler bakterinin zarını hedef
alırlar. Bu antibiyotikler bakterinin kendisini dış etkilerden
koruyacak bir kabuk oluşturmasını önlerler. Böylelikle bakterinin
içine sıvı hücumu olur ve hücre patlayarak etkisiz hale gelir.
Kimi antibiyotikler ise hücreye giriş
çıkış yapan yaşamsal maddelerin hücre içindeki düzeylerini
değiştirirler. Bilindiği gibi hücre zarı, hücreye faydalı
şeyleri ayrıştırarak hücrenin içine alan, zararlıları ayıran
ve atıkları da dışarıya ileten "seçici geçirgen" bir yapıya
sahiptir. Antibiyotik etkisini, bakterinin hücre zarının
bu özel geçirgenliğini değiştirerek gösterir. Böylelikle
zar seçici geçirgenlik özelliğini kaybeder. İçine besin
alamayan ve zararlı maddelerin girişine açık olan bakteri
kısa süre sonra ölür.
Bazı antibiyotikler bakterilerin proteinlerini
hedef alırlar. Proteinler hücrelerin yaşamsal işlevlerini
gerçekleştirirler. Dolayısıyla olmamaları durumunda yaşamsal
işlevler aksar. Bu aksama kaçınılmaz olarak bakterinin ölümü
ile sonuçlanır. Proteinlerin üretimini ise hücrede ribozom
yapar. Antibiyotiklerin görevi, ribozomun sistemini bozarak
protein üretimini yavaşlatmak, hatta yanlış proteinler üretilmesini
sağlamaktır. Başka bir antibiyotik ise yine proteinlerin
oluşması için gerekli olan nükleik asitlerin üretilmesini
engeller.59
Nükleik asit üretilemediğinde yine bakteri protein yokluğundan
ölmüş olacaktır.
Sonuçta antibiyotikler bizleri zararlı bakterilerden
koruyabilir. Bunun için gerekli olan, normal şartlarda bakterinin
yapısını bilmek ve buna uygun bir antibiyotik üretebilmektir.
Ama bu hiç de sanıldığı kadar kolay olmaz. Bakterilerin
antibiyotiklere karşı geliştirdikleri çeşitli taktikleri,
kendilerini koruma biçimleri vardır. Bakteriler, yani birkaç
mikron büyüklüğündeki bu tek hücreli canlılar, yine akıllı
davranarak sayısız insanın laboratuvar şartlarında üstün
teknoloji kullanarak ürettikleri antibiyotiklere karşı,
kendi genlerini değiştirerek birkaç saniye içinde direnç
gösterebilirler.
Bakteriler Kendilerini Nasıl
Korurlar?
Sadece bir hücre zarı, DNA ve ribozom gibi birkaç
organele sahip olan bir canlı acaba bir antibiyotiğe nasıl
karşı koyabilir? Tehlikenin ne olduğunu nereden bilebilir,
kendisine zarar verecek şeyleri nasıl fark edebilir? Buna
karşı nasıl "korunma yöntemi" geliştirebilir? Nasıl karar
verir? Verdiği kararı nasıl uygular? Nasıl organize olur?
Böyle bir canlı için şuur, yetenek ya da kavrama gücü gibi
şeylerden bahsedebilir miyiz? Elbette bu olanaksızdır. O
halde bu canlının, kendisi için en büyük tehlike olan antibiyotiklerle
olan savaşı sırasında gösterdiği şuurlu hareketlerin tatmin
edici ve akla uygun bir açıklaması olması gerekmektedir.
Bu aklın kaynağını görebilmek ve takdir edebilmek için önce
bakterilerin antibiyotiklere karşı nasıl bir direniş içinde
olduklarını inceleyelim.
Bazı bakteri türleri için, antibiyotik vücuda
girdiğinde yapılabilecek en iyi şey mümkün olduğunca çoğalmaktır.
Antibiyotiklere karşı koyamayanlar yenilir ve ölürler. Antibiyotiğe
dayanıklılık gösterebilenler, adeta toplu karar almışlarcasına
hemen çoğalmaya başlar ve dayanıklı yeni nesiller meydana
getirirler. Dolayısıyla vücuda alınan antibiyotik bunların
tümünü ortadan kaldırmaya yetmez ve yeni dayanıklı türü
yok edecek güce sahip olamaz. Bunun sonucunda vücuttaki
hastalık, antibiyotiğe rağmen devam eder.
Bakterilerin başvurdukları ikinci bir yol ise
bakterinin kendi kendisini değişikliğe uğratmasıdır. Bunu
da genetik yapısını değiştirerek yapar. Bakteri, antibiyotik
ile daha önce karşılaşmıştır ve antibiyotiğin kendisine
hangi yönden yaklaşacağını "bilir". Daha sonra antibiyotiklerin
etki edeceği yerlerde genetik değişiklikler gerçekleştirir.
Örneğin hücre duvarını etkileyen antibiyotikler için sürpriz
moleküller geliştirmeye başlar. Böylelikle bir sonraki karşılaşmada
antibiyotikler, bu yeni üretilmiş moleküllerin direnci ile
karşılaşır ve hücre duvarına etki edemezler.
Bakterinin yaptığı bir başka şuurlu hareket ise,
ilacın hedefine ulaşmasını engellemektir. Bunu da ya ilacı
dışarı pompalayarak veya girişini tamamen engelleyerek gerçekleştirir.
Elbette böyle bir yöntemi gerçekleştirmeye yarayan mekanizmalar
için de genetik değişikliklerin yapılması gerekmektedir.
Bakteriler bunu da kolaylıkla başarırlar.
Bakteri bir başka korunma yöntemi olarak antibiyotiğin
gelip bağlanacağı yeri değiştirir. Antibiyotik normal şartlarda
etki etmesi gereken yere ulaşamadığı için bakteriyi etkisiz
hale getiremez. Bakterinin böyle bir değişikliği sağlayacak
genleri nereden edindiği ise hala bilinmemektedir.
Bakteriler, antibiyotiklere
direnç gösterebilmek için kendi genetik yapılarını
değiştirirler. Sonra tüm topluluğun hayatta kalabilmesi
için ilgili genleri bir köprü vasıtasıyla diğer
bireylere iletirler. |
Bakteri ayrıca antibiyotiğin hedef aldığı bölgeyi
dayanıklı hale getirebilir. Sözgelimi, streptokok bakterilerinden
bazıları yaşamlarını ancak timidin adlı bir molekülün varlığıyla
sürdürürler. Eğer bir antibiyotik, streptokokun timidin üretmesini
önlüyorsa, bakteri antibiyotiğin "bilmediği" yollarla timidin
üreterek kendisini korur. Böylelikle antibiyotik bilmediği
bir şekilde üretilen bu maddenin kaynağını ortadan kaldıramayacak
ve dolayısıyla bakteriyi yok edemeyecektir. Bakterilerin
şuurlu hareket ettiklerine dair bir başka delil ise "bilenlerin
bilmeyenlere öğretmesidir". Genetik yapısını değiştirerek
direnç göstermeyi başaran bir bakteri, değişimi sağlayan
genleri kendi türünden olsun olmasın diğer bakterilere geçirebilmektedir.
Bunu yapabilmek için iki bakteri arasında bir köprü oluşur
ve ilgili gen birinden diğerine iletilir. İkinci yöntem
ise bir bakterinin halka şeklindeki DNA'sını ortama bırakması
ve diğerlerinin bunu alarak kendi genetik şifrelerine katmalarıdır.
Halka şeklindeki bu DNA parçalarına plazmid adı verilmektedir.
Burada tek bir plazmidle bakterinin birden fazla antibiyotiğe
direnç geliştirmesi mümkündür.60
Bakterilerin kullandığı bu yöntem tıp çevrelerince en
çok korkulan yöntemdir ve bu, hastalıkların önüne geçilmesini
sürekli olarak engellemektedir. Geliştirilen antibiyotik
ile ortadan kaldırılması umut edilen bir hastalık, bakterinin
yapısını değiştirmesi edeni ile yeni bir şekil almakta ve
durdurulamamaktadır.
Kuşkusuz Allah, gözle görülmeyen bu üstün tecellisine
insandan çok daha üstün bir şuur ve kıvrak bir zeka vermiştir.
Bir bakteri, Allah'ın ilhamı ile insanların daha önceden
fark edemediği, hatta tahmin bile edemediği gelişmeleri
tespit edebilmekte ve onlardan daha atik davranmaktadır.
İnsanın kendisi de bu durumun farkındadır. Yıllarca süren
araştırmalar, dev laboratuvarlar, tek bir bakterinin bu
kıvrak zekasına karşı koyabilmek, buna karşı çözüm yolları
bulabilmek için seferber edilmiştir.
Bakterilerin bu özelliği, evrimciler tarafından,
teorinin sözde ispatı olarak, yaygın bir şekilde kullanılmıştır.
Onlara göre bazı bakterilerin antibiyotiklere ve bazı böceklerine
karşı direnç göstermeleri ve bazı böceklerin DDT denilen
böcek ilaçlarına karşı bağışıklık kazanmaları evrime delil
olarak gösterilmiştir. Aslında burada evrimsel bir ispattan
ziyade, bazı gerçeklerin ve deney sonuçlarının evrim ideolojisi
savunucuları tarafından çarpıtılması söz konusudur.
Bilindiği gibi, evrim teorisinin öne sürdüğü
temel değişim mekanizmaları içinde, mutasyon çok önemli bir
yere sahiptir. Bu iddiaya göre, bazı dış ve iç etkiler sebebiyle
DNA diziliminde meydana gelen tesadüfi değişimler, uzun vadede,
yeni türlerin ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Gerçekten
de, DNA diziliminde çeşitli etkilere bağlı olarak, mutasyonlar
olmaktadır. Bu mutasyonların bir kısmı zararlıdır, yani oluştuğu
organizmaya hasar verir; geri kalan mutasyonlar ise herhangi
bir etkiye sahip değildir. Ancak bilinen ve gözlenen bütün
mutasyonların negatif etkili veya etkisiz olmalarına rağmen,
evrimciler, bazen faydalı mutasyonların gerçekleştiğine ve
bu sayede yeni türlerin ortaya çıktığına inanırlar (ayrıntılı
bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni). Bakterilerin,
antibiyotiklere direnç kazanarak hayatta kalmaları, evrimcilere
göre bakterilerin faydalı mutasyonlara uğramış olmalarının,
dolayısıyla da evrimin en önemli delillerinden biridir. Ancak,
evrimcilerin böyle bir sonuca ulaşmaları, onların ideolojik
eğilimlerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıntılı olarak incelendiğinde,
bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanmalarının evrime
bir delil oluşturmayacağı açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekleri
madde madde sıralamak mümkündür:
1. Antibiyotik adı verilen maddelerin tamamı, daha önce doğada
zaten mevcut olan mikroorganizmalardan elde edilmişir. Bu
canlılar, farklı bakterileri parçalayıp öldürebilen maddeler
üretmektedirler. Ancak bazı mikroorganizmalar bu tür antibiyotiklere
karşı bünyenin savunma yapmasını sağlayan genlere sahiptirler.
Yani o canlının savunma sistemi, antibiyotiğin içindeki öldürücü
maddeye karşı hazırlıklıdır. Bu savunma mekanizması bilgisinin
saklı olduğu gen paketi, bakteriler arasında özel bir yöntemle
paylaşılabilmektedir. Mesela bir bakteri grip aşısına karşı
bir silaha sahiptir. Bu bakteri, sahip olduğu silaha ait bilgiyi
"plasmid" adı verilen ve bilgisayarla uğraşanların disket
olarak düşünebilecekleri, paketler halinde, ortama bırakır.
Bu bilgi, diğer bakteriler tarafından alınarak kendi bilgi
bankalarına, yani DNA'larına monte edilir. Böylece farklı
bakteriler, grip aşısına karşı aynı silahla donanmış olurlar.
Bu işlem sırasında evrime delil olabilecek hiçbir aşama yoktur.
Bakteri DNA'sı tesadüfi mutasyonlar geçirip yeni bir özellik
kazanmamıştır. Direnç göstermesini sağlayacak bilgiye zaten
ilk yaratıldığı günden itibaren sahiptir. Yapılan genetik
araştırmalar sonucunda, yüz milyonlarca yıl önce yaşamış bakterilerle
günümüzde yaşayan örnekleri arasında bir fark bulunmamış olması
bunun önemli delillerindendir. Ancak bu bilgi gerektiği anda
devreye girmektedir. Bu bilgiyi diğer bakterilerle paylaşıma
açması da diğer bakterilerin tesadüfen evrimleştiklerine değil,
bu bilginin kullanımı için yaratılmış olan mekanizmadaki tasarıma
ve mükemmelliğe delildir.
2. Antibiyotiklere dirençli olan bakteriler,
hayatta kalır ve direnç genine sahip olmayanlar ölürler.
Böylece yeni bir tür ortaya çıkmış olmaz. Sadece dirençsiz
bakteriler öldüğü için, direnç sahibi bakteriler çoğalmış
olurlar. Bu ise evrimcilerin iddia ettikleri gibi yeni bir
tür değil, aynı bakterinin bir çeşididir. Evrim teorisini
savunanlar bu değişime mikro-evrim adını verirler ve bu
küçük değişimin makro-evrim adı verilen geniş çaplı türleşmeye
delil olduğunu iddia ederler. Ancak üstte verilen bilgilerden
anlaşılacağı gibi, bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç
genleri taşımaları ve bunları diğer bakterilere nakletmeleri,
evrimsel bir mekanizma değildir. Bu yüzden evrimin delili
olarak değerlendirilemezler. Bu durumun evrim olarak yorumlanması
için meydana gelen değişimin, o canlının DNA'sına yeni bilgiler
eklemesi gerekir. Halbuki bakteri bir değişim sonucu direnç
kazanmaz. Bu direnç onda zaten mevcuttur.
3. Evrimcilerin faydalı mutasyon olarak gösterdikleri
örneklerin tamamında, meydana gelen mutasyon o organizmanın
bilgi kaybetmesine, yani zarar görmesine sebep olmuştur.
Bu yüzden evrimciler DNA adlı bilgi bankasına faydalı bilgi
ekleyen tesadüfi mutasyonlar konusunda büyük bir çıkmaza
düşmüşlerdir.
Bakterilerin bu özelliklere sahip olmaları bilim
adamlarını oldukça endişelendirmektedir. Son zamanlarda
Stephen Hawking gibi bilim adamlarının çizdikleri kıyamet
senaryolarında bakterilerin önemli bir yeri vardır. Özellikle
hastalık kaynağı olan bakterilerin, gen transferi sayesinde
farklı antibiyotiklere karşı direnç kazanmaları, ortaya
süper bakterilerin çıkması ihtimalini artırmaktadır. Yaklaşık
otuz yıldır yeni bir antibiyotik üretilmemiştir. Mevcut
bakterilerin bir kısmı bu ilaçlara dirençlidir. Bu yüzden
her yıl 5 milyon kişi etkisiz hale gelen antibiyotikler
yüzünden ölmektedirler. İlaç firmaları gelecek on yıl boyunca
yeni bir antibiyotik üretilmeyeceğini söylemektedirler.
Diğer bir ifadeyle bu dönem içinde ortaya çıkacak dirençli
bir süper mikroorganizma büyük felaketlere yol açabilecektir.
Evrimcilerin Bakteri Yanılgısı
Evrimcilere göre yaşam, ilkel atmosfer
ortamlarında "basit" bir ilk bakterinin ortaya çıkışı
ile şekillenmiştir. Bakterilerin "basit" tanımlamasından
çok uzak olduğunun ortaya çıkması ise, evrimcilerin
bu iddialarını tümüyle geçersiz kılmıştır. |
Darwinistlere göre canlılığın oluşumu, tesadüfen
meydana gelen hayali "ilk bakteri" sayesinde gerçekleşmiştir.
Söz konusu "ilk bakterinin" henüz hiçbir canlılık belirtisi
yokken, tamamen kontrolsüz bir ortamda aniden nefes almaya
başladığını iddia edebilmek için ise onun "basit" olduğunu
öne sürmek zorundadırlar. Bu "sözde basit canlı" çeşitli ortam
ve şartlardan tesadüfen etkilenmeli, tesadüfen çeşitli değişimler
yaşamalı, bazı mucizevi özellikleri -örneğin kendi besinini
üretmeyi, mayoz bölünürken aniden mitoz çoğalmaya başlamayı-
öğrenmeli ve şimdiki kapsamlı canlılığı oluşturmalıdır. Özetle,
evrim teorisine göre canlılığın bir başlangıcının olabilmesi
için canlılığı başlatacak "basit" bir hayali bakterinin de
olması gerekmektedir. Aynı batıl inanca göre bütün canlılar,
daha basit formlardan evrimleşmiş ve gittikçe daha kompleks
bir hale gelmişlerdir. Canlıların sınıflandırılmasında (taksonomi)
bu anlayış genel olarak hakim olmuştur. Ancak günümüzde, bilim
dünyasında meydana gelen büyük ilerlemeler, bu anlayışı değiştirmeye
ve evrim teorisinin kendi içinde sert eleştirilere uğramasına
yol açmıştır. Ünlü evrimci Stephen Jay Gould bu anlayışı eleştirirken,
temelinde yatan ırkçılığı da vurgulamaktadır. Bu anlayışa
göre bütün canlıların en üstünü insan, insanların en üstünü
ise, belirli bir ırk olarak görülmektedir:
İnsan-merkezcilik, genel taksonomiyi, bize
yakın yaratıklar arasında ince; daha uzak ve "basit" organizmalar
arasında çok kaba ayırımlar yapmaya yöneltmiştir. Bulunan
her yeni diş yeni bir memeli türünü tanımlarken, bütün tek
hücreli yaratıkları, toptan "ilkel" canlılar olarak adlandırırız.61
Hayatın "basit bir ilk bakteri" sayesinde başladığı
iddiası kuşkusuz büyük bir aldatmacadır. Bu iddiayı öne
sürenler, ilk önce canlılığın nasıl ortaya çıktığını açıklamak
zorundadırlar. Ancak evrimci kaynaklar incelendiğinde hayatın
nasıl ortaya çıktığı konusunda bilimsel bir bulguya rastlayamayız.
Bilimsel kanıtların olmaması, çeşitli tahminlerin ve hikayelerin
kabul görmesine yol açmıştır. Evrim teorisinin temelinde
yer alan maddeci anlayış bu hikayelerin şekillenmesinde
de önemli rol almıştır.
Fosil kayıtlarına göre, tespit
edilebilen ilk canlı bundan 3,5 milyar yıl önce yaşamış
bir siyanobakteri fosilidir. 3,5 milyar yıl önce yaşamış
bu bakteri günümüzde de yaşamaktadır ve hiçbir değişime
uğramamıştır. Ancak evrimcileri asıl hayal kırıklığına uğratan
şey siyanobakterinin bilinen en kompleks bakterilerden biri
olmasıdır. Fotosentez gibi son derece kompleks bir tasarıma
ve işlem yeteneğine sahip bu bakteri, günümüz bilim adamları
tarafından kesinlikle basit bir canlı olarak görülmemektedir.
Evrimci iddia işte bu noktada da büyük bir hezimete uğramaktadır.
Fosil kayıtları 3,85 milyar yıl önce bakterilerin bugünkü
özellikleriyle var olduklarını göstermektedir. Yapılan çalışmalara
göre ise, dünyanın canlılığa müsait bir hale gelmesi de
tam bu tarihlere rastlamaktadır.62
Yani bakterilerin, ilerki bölümlerde de bahsedilecek olan
kompleks yapıları, evrim teorisinin öne sürdüğü gibi, imkansız
tesadüflerle, yavaş yavaş, uzun bir deneme yanılma sürecinden
sonra değil, üstün bir planın, belirli bir parçası olarak
aniden ortaya çıkmışlardır.
Dahası, bir varlığın cansızken, aniden canlanması,
o canlı "basit" bile olsa, hiçbir şekilde mümkün değildir.
Yani hiçbir doğal mekanizma, cansız maddeden canlı madde üretecek
güce sahip değildir. Su, toprak ve hava, milyarlarca yıl boyunca
bir arada dursalar bile, ne canlılığı ne de o canlılığın sahip
olduğu üstün tasarımı, planlayacak veya ortaya çıkartacak,
akla ve bilince sahip değildirler. Bu açıdan incelendiğinde,
basit olduğu iddia edilen bakterilerin hiç de evrimcilerin
iddia ettikleri gibi basit canlılar olmadıkları ortaya çıkar.
Bu gerçeği evrimcilerin, bir bakterinin kendi kendine oluşabilmesi
ile ilgili yaptıkları ihtimal hesaplarında da açıkça görmek
mümkündür: Hoyle ve Wickramsinghe
canlı bir bakterinin kendiliğinden meydana gelme ihtimalinin
1040.000'de 1 olduğunu hesaplamışlardır... Shapiro daha
gerçekçi şartlara dayanarak hesaplamalar yapan Morowitz'den
bahsetmektedir: 'Harold Morowitz tarafından daha gerçekçi
bir hesap yapılmıştır... Morowitz tarafından hesaplanan
karşılık, Hoyle'un ihtimallerini tamamen anlamsız hale getirir:
10100.000.000.000'de 1 ihtimal..63
Burada yapılan matematik hesabını daha yakından
incelemek gerekmektedir. Önce 10 sayısının yanına yüz milyar
sıfır getirmemiz ve bu inanılmaz sayı içinden tek bir ihtimali
kabul etmemiz gerekir. Oysa matematikte 1050'de 1'den küçük
ihtimaller "sıfır ihtimal" olarak kabul edilirler. Kısacası
böyle bir olasılığın gerçekleşmesi imkansızdır.
Bütün bunların yanı sıra, mikro alemin en önemli
öğelerinden biri olan bakteri, yapı ve işlev olarak da basit
bir canlı olmadığını açıkça göstermektedir. Evrimcilerin
bakteri gibi tek hücreli canlıları basit olarak görmeleri
aslında sadece bağlı oldukları ideolojiden kaynaklanan bir
zorunluluktur. İlk olarak şunu söylemek gerekir ki, bu canlıların
her biri basit olmak şöyle dursun, birer tasarım harikasıdırlar.
Üstlendikleri hayati görevleri yerine getirmek için böyle
mükemmel bir yapıya sahip olmaları gerekir. Bu canlıların
belirli bir görevi yerine getirmek için uzmanlaşmış yapıları
vardır. Mesela fotosentez yapan bakterileri ele alalım.
Yeryüzünde hayatın devamı için gerekli olan oksijenin %70'ini
bu canlılar üretir. Aynı zamanda bu canlılar, karbondioksidi
kullanarak, başka türlü ortaya çıkması mümkün olmayan, besin
kaynaklarını üretirler. Yani evrimcilerin basit dediği bu
üstün tasarım sayesinde, hem oksijen üretilir, hem dünyadaki
bütün besin zincirinin temeli ortaya çıkar, hem atmosferdeki
zehirli karbondioksit oranı dengelenir, hem de bu canlıların
çok hızlı ve büyük miktarda çoğalabilen sistemleri, kendilerini,
birçok canlının hayatta kalmak için yediği besin haline
getirir. Bütün bu özelliklerin yanı sıra, alg, plankton
veya diatom gibi tek hücrelilerin, üstün teknoloji harikası
olan bilgisayar "çip"lerine benzeyen yapıları, bu canlıların
ilkel oldukları iddiasını gülünç hale getirmektedir.
Bakteriler sadece insanda değil, yeraltındaki
bir termitten bir bitkinin kök tüylerine kadar tüm canlılıkta
etkisini gösterir. Bu canlılar, yeryüzünün her yanına yayılmışlardır
ve üstlendikleri görevleri milyarlarca yıldır her canlıda
aynı kusursuzlukla yerine getirmektedirler. Bütün bunlar elbette
tek bir gerçeğe işaret eder: Yaratılış. Evrim
teorisini savunanlar, aslında bu canlıların basit bir yapılarının
olmadığını çok iyi bilirler. Bu nedenle, söz konusu mükemmel
canlıların özelliklerine değinirken, sahip oldukları mekanizmaları
açıklamaya çalışırken sürekli olarak bir çıkmaz ve tereddüt
içindedirler. Mikroskobik bir canlının varlığını açıklamaktan
aciz olan evrim gibi bir teorinin karşılaşmaktan çekindiği
en büyük gerçeklerden biri işte budur. 20. yüzyılın gelişen
bilim ve teknolojisi, elektron mikroskobu altında, evrim
teorisi yalanını bir kez daha ortaya çıkaran yepyeni bir
alemi tanıtmıştır. Darwinistlerin gittikçe uzayan soru zincirine
böylelikle bir yenisi daha eklenmiştir. Evrimciler çözüm
yolları araya dursunlar, bu canlılarda karşılaştığımız her
özellik, Allah'ın gözle görünmeyen bir canlıda nasıl kusursuz
bir sanat meydana getirdiğini keşfedebilmek ve bunu takdir
edebilmek için bir yol olacaktır. Allah'ın bu kusursuz sanatı
ve ilmi Kuran'da şu sözlerle ifade dilmektedir:
Hamd, göklerde ve yerde olanların
tümü kendisine ait olan Allah'ındır; ahirette de hamd O'nundur.
O, hüküm ve hikmet sahibidir, haber alandır. Yerin içine
gireni, ondan çıkanı; gökten ineni ve oraya çıkanı bilir.
O, esirgeyendir, bağışlayandır. (Sebe Suresi, 1-2) |