|
HÜCREDEKİ MUCİZE
MUCİZE MOLEKÜLLER PROTEİNLER
İnsan kanında bulunan hemeglobin
proteinin üç boyutlu yapısı. Hemoglobin hayati önemi
olan oksijenin kan yoluyla hücrelere taşınmasını
sağlar. |
Proteinsiz bir yaşam mümkün değildir. Çünkü proteinler
hem vücudun temel yapıtaşlarıdır hem de insan yaşamında
son derece hayati öneme sahip olan enzim ve hormonların
yapılarını oluştururlar. Enzim ve hormonlar vücutta belirli
görevlerde ve reaksiyonlarda uzmanlaşmış karmaşık protein
molekülleridir. Bunlar vücut içerisindeki koordinasyonun
sağlanmasından temel hayat fonksiyonlarının sürmesine kadar
birçok önemli görevi yürütürler.
Bu bölümde proteinlerin olağanüstü yapılarını ve proteinlerden
oluşan bu mekanizmaların vücut içinde gerçekleştirdikleri
inanılması zor işlemleri inceleyeceğiz. Her an içimizde
bu işlemlerin milyarlarcasının gerçekleştiği düşünülürse,
insan vücudunun kavrama sınırlarının ötesinde kompleksliğe
sahip bir sistem olduğu daha iyi anlaşılır.
Proteinlerin yapısında 20 farklı cins amino asit yeralır.
Aslında doğadaki bu yirmi çeşit amino asitin farklı sayılarda
ve dizilişlerde sıralanmasından sonsuz çeşitlilikte farklı
protein türü meydana gelebilir. Proteinleri bir zincire
benzetirsek, amino asitler bu zincirin halkalarıdır. Canlı
varlıklarda bulunan protein türlerinin içerdikleri amino
asit sayısı 100 ile 3000 arasında değişir. Bir proteini
meydana getiren dizilimlerde, amino asitlerden birinin rastgele
çıkarılması, eklenmesi ya da sırasının değiştirilmesi genelde
proteinin tamamen işe yaramaz, hatta zararlı hale gelmesine
neden olur.
Oksihemoglobin adli proteinin yapısı |
Amino asitlerin yer ve sayılarının yanısıra, bu amino asitlerin
oluşturduğu proteinin üç boyutlu geometrisi de çok önemlidir.
Amino asitler doğru sayı ve dizilimde biraraya gelmekle
kalmaz, belli noktalarda bükülerek, proteinin görevini yerine
getirebilmesi için sahip olması gereken üç boyutlu biçimini
de belirlerler. Bunu sağlamak için bükülme noktalarındaki
amino asitler, belli bir açıda bükülmeye imkan verecek şekilde,
diğerlerinden daha zayıf bağlarla birbirlerine bağlanırlar.
Eğer böyle olmasa, tüm amino asitler birbirlerine eşit kuvvetlerle
bağlansalardı, dümdüz, vasıfsız ve işe yaramaz bir protein
zinciri oluşacaktı.
Oysa üç boyutluluk, proteinler için çok önemli bir özelliktir.
Özellikle enzimler, ancak sahip oldukları üç boyutlu yapı
sayesinde birtakım reaksiyonları yönetir, denetler ya da
hızlandırabilirler. Kısacası, doğru sayı ve dizilim sağlansa
bile, gereken geometrinin sağlanamaması bir proteini işlevsiz
hale getirecektir. Bunun sağlanması içinse amino asitlerin
arasındaki çekim kuvvetleri bile akıl almaz bir kontrol
ve hassasiyetle teker teker ayarlanmakta, en ufak bir ayrıntı
bile özel olarak belirlenmektedir.
Görüldüğü gibi tek bir protein molekülünün elde edilmesi
bile, sayısız işlem ve denetimler sonucunda gerçekleşebilmektedir.
Bugünün teknolojisiyle, bir protein molekülünü laboratuar
şartlarında bile yapay olarak sentezlemek mümkün değildir.
Ancak evrimciler, her zamanki vurdumduymazlık ve körlükleri
içinde, böyle bir molekülün, ilkel dünya atmosferinde tesadüfler
sonucunda oluştuğunu iddia etmektedirler.
Şimdi, bir proteinin tesadüfen oluşabilme ihtimaline ve
bu imkansızlık karşısında evrimcilerin içine düştükleri
çaresizliğe bakalım.
“SONSUZDA BİR İHTİMAL”
Evrimin önde gelen savunucularından Rus bilgini A. I. Oparin,
“Origin of Life” (Hayatın Kökeni) isimli kitabında
proteinlerin tesadüfen oluşmasının mümkün olamayacağını
şöyle anlatmaktadır:
Her biri belirli şekillerde ve kendisine
has bir tazda dizilmiş bulunan binlerce karbon, hidrojen,
oksijen ve azot atomu içeren bu maddelerin en basiti bile
son derece kompleks bir yapıya sahiptir. Proteinlerin yapısını
inceleyenler için bu maddelerin kendiliklerinden bir araya
gelmiş olmaları, Romalı şair Virgil'in ünlü “Aeneid”
şiirinin etrafa saçılmış harflerden rastgele meydana gelmiş
olması kadar ihtimal dışı gözükmektedir.10
Her ne kadar Evrim yanlısı bir görüşe sahip olsa da bu
ünlü bilim adamının yukarıdaki ifadesi kendi savunduğu teoriyi
tamamen geçersiz kılan bir itiraftır. Aynı zamanda evrimcilerin
çelişkili mantık yapısını ortaya koyması açısından da dikkat
çekici bir örnektir. Çünkü gerçekten de bir proteinin tesadüfen
meydana gelmesi yazarın dediği gibi tamamen ihtimal dışıdır;
ama evrimci bilim adamları bunu görmelerine rağmen “tesadüfe”
olan batıl inançlarından taviz vermemektedirler.
Türkiye'nin tanınmış bilim adamlarından evrimci Prof. Dr.
Nevzat Baban, protein oluşumunda matematiksel olarak tesadüfün
imkansızlığını şu şekilde belirtmektedir:
Molekül ağırlığı 34.000 olan, bileşiminde
288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino asitten yapılmış
teorik bir protein molekülünün 10 üzeri 300 farklı yapısı
bulunabileceği hesaplanmıştır. Bu farklı şekillerden birer
molekülün bir araya gelmesiyle meydana gelecek kitlenin
ağırlığı 10 üzeri 280 gramdır. Halbuki dünyamızın tüm kütlesinin
sadece 10 üzeri 27 gram olduğu düşünülecek olursa.... Yapısında,
proteinlerin bileşiminde bulunabilen 20 amino asit türünden
hepsinin yer aldığı 61 amino asitten yapılmış polipeptidin
izomer sayısı 5x10 üzeri 79 olduğu hesaplanır... buna göre
de kainattaki her atom başına yukarıda yapısını açıkladığımız
61 amino asitten oluşmuş polipeptid molekülünün izomerinden
6 tanesinin düşeceği anlaşılır.11
Baban'ın da ifade ettiği gibi, 61 amino asitten oluşan
küçük bir proteinin halkalarının rastgele dizilişleri sonucunda
ortaya çıkacak varyasyonları oluşturmaya evrendeki toplam
atom sayısı yetersiz kalmaktadır. Kaldı ki, ortalama bir
protein molekülü 61 değil, 400 amino asitten meydana gelir.
Bunun bir diğer anlamı da şudur: Evrendeki bütün atomlar
her işi bırakıp yalnızca bu proteini oluşturmak için durmadan
rastgele birleşseler, evrenin varoluşundan bu yana geçen
milyarlarca sene ve evrendeki tüm atomların sayısı bir protein
molekülünün “tesadüfen” oluşabilme ihtimali
için yetersizdir.
Kısacası, 400 amino asitten oluşan ortalama bir protein
molekülünün tesadüfen meydana gelmesi, tek kelimeyle, imkansızdır.
Dahası, canlılığın gelişiminde bir basamak daha ilerlediğimizde,
bu “imkansız” kelimesinin bile yetersiz kaldığını
görürüz. Çünkü tek bir protein hiçbir şey ifade etmemektedir.
Şimdiye kadar bilinen en küçük bakterilerden biri olan Mycoplasma
Hominis H 39'un bile, 600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür.
Bu durumda, tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal
hesaplarını 600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekir.
Bu durumda karşılaşacağımız rakamlar, insan aklının alamayacağı
boyutlara ulaşır.
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan bu
proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen uygun
bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan hücresini
meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha imkansızdır.
Kaldı ki hücrenin yapısında proteinlerden başka karbonhidrat,
lipit, su, elektrolitler (anyon ve katyon) ve vitaminler
bulunmakta ve hepsi birçok farklı organelin içinde yapıtaşı
ve yardımcı moleküller olarak kullanılmaktadır.
Bu hücrelerden 100 trilyonunun tesadüfen oluşup, insanın
iç ve dış organlarını kusursuz olarak meydana getirecek
bir biçimde ve düzende birleşmesinin ne denli imkansız bir
şey olduğunu anlatmak için, ne yazık ki uygun bir kelime
bulmak mümkün değil.
Görüldüğü gibi evrim, yegane “açıklaması” olan
tesadüf iddiasıyla, değil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden
tek birinin oluşumunu bile izah etmekten acizdir. Daha protein
safhasını bile çözmekten aciz olduğu halde hayatın ve canlıların
nasıl ortaya çıktığı konusunda senaryolar yazmaya çalışan
bir teorinin ciddiyeti ve güvenilirliği ise ortadadır.
Canlılığın hangi aşaması ya da hangi parçası ele alınırsa
alınsın, söz konusu “tesadüf” iddiası bir “deli
saçması”na dönüşmektedir.
Örneğin, Levo (sol elli) proteinleri ele alalım.
Bütün amino asitlerin ana gövdesini bir karbon atomuna
bağlı hidrojen ve bir azot atomundan meydana gelen bir bölüm
teşkil eder. Bu gövdenin yapısı bütün amino asitlerde tıpatıp
aynıdır. Ancak bu gövdeye eklemlenen ve “R grubu”
adıyla anılan ek bir parça vardır ki, bu grup her amino
asitte farklıdır. Amino asite kendine has özelliğini veren
de bu R grubudur. R grubu atomları, yapı olarak ana gövdenin
sağ veya sol tarafında bulunabilir. Bunlardan, R grubu sol
tarafta bulunanlara L-levo (sol elli) amino asitleri, sağ
tarafta bulunanlara ise D-dextro (sağ elli) amino asitleri
adı verilir. Ve her iki çeşitin de oluşma şansı % 50'dir.
Aynı molekülün sağ-elli ve sol-elli biçimlerine birbirlerinin
“optik izomerleri” adı verilir. Optik izomerlerin
arasındaki fark, bir cisim ile o cismin aynadaki görüntüsü
arasındaki fark gibidir. Aynı atomlardan, aynı parçalardan,
benzer bir düzende meydana gelmelerine rağmen bu moleküller,
aynı sağ el ile sol el gibi, üç boyutta simetrik bir yapıya
sahiptirler.
Cansız dünyada bu izomerlerden eşit miktarlarda (% 50-50
oranında) bulunur. Ve insan bedeninde kullanılan 20 temel
amino asitten herbiri doğada levo ya da dextro biçimlerinde
bulunabilir.
Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı bir gerçek ortaya
çıkmıştır: En basit organizmadan en mükemmeline kadar bütün
bitki ve hayvanlardaki proteinler, sadece levo amino asitlerinden
meydana gelmişlerdir. Hatta bazı deneylerde bakterilere
dextro amino asitlerinden verilmiş, ancak bakteriler bu
amino asitleri derhal parçalamışlar, bazı durumlarda ise
bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri levo amino
asitlerini inşa etmişlerdir
Evrimciler, böyle özel ve bilinçli bir seçiciliği hiçbir
şekilde açıklayamamaktadırlar. Eğer canlılık rastlantılarla
oluşmuş olsa, bu seçiciliğin var olmaması gerektiğini gösteren
ortada yeteri kadar sebep vardır. Tabiatta her iki cins
amino asit de eşit miktarda bulunmakta ve her iki gruptan
da amino asitler, bir diğeriyle mükemmel bir şekilde birleşme
yapabilmektedir. Öyleyse, bütün canlı organizmalardaki proteinlerin
sadece levo amino asitlerinden oluşması nasıl açıklanabilir?
Sizin de farkettiğiniz gibi, proteinlerin bu yeni özelliği,
evrimcilerin “tesadüf” açmazını daha da içinden
çıkılmaz hale getirmiştir: Anlamlı bir proteinin meydana
gelmesi için az önce de anlattığımız gibi, yalnızca bunu
oluşturan amino asitlerin belli bir sayıda, kusursuz bir
dizilimde ve özel bir üç boyutlu tasarıma uygun olarak birleşmeleri
artık yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında, bu amino
asitlerin hepsinin sol elli (levo) olanlar arasından seçilmiş
olması ve içlerinde bir tane bile sağ elli amino asit bulunmaması
da zorunludur. Bu da tesadüf kavramını bir kez daha devre
dışı bırakan bir durumdur.
Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica
Bilim Ansiklopedisi'nde şöyle ifade edilir:
Aslında, yeryüzündeki tüm canlı organizmalardaki
amino asitlerin tümü proteinler gibi karmaşık polimerlerin
yapı blokları, aynı asimetri tipindedir. Adeta tamamen sol-ellidirler.
Bu, bir bakıma, milyonlarca kez havaya atılan bir paranın
hep tura gelmesine, hiç yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin
nasıl sol-el ya da sağ-el olduğu tamamen kavranılamaz. Bu
seçim anlaşılmaz bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın
kaynağına bağlıdır.12
Bir para milyonlarca kez havaya atılıp da, hep tura geliyorsa,
bunu tesadüfle açıklamak mı, yoksa, birinin bilinçli bir
şekilde havaya atılan paraya müdahale ettiğini kabul etmek
mi daha mantıklıdır? Cevap ortadadır: bilinçli bir müdahale
vardır. Ancak evrimciler, bu açık gerçeğe rağmen, sırf “bilinçli
bir müdahale”nin varlığını kabul etmek istemedikleri
için, tesadüfe sığınmaktadırlar. Bu ise, az önce belirttiğimiz
gibi, bir saplantıdan başka birşey değildir.
Amino asitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum,
nükleotidler yani DNA ve RNA'nın yapıtaşları için de geçerlidir.
Örneğin canlı organizmalarda bulunan bütün amino asitlerin
tersine bunlar, yalnızca sağ-elli olanlarından seçilmişlerdir.
Sonuç olarak; yaşamın kaynağının tesadüflerle açıklanmasının
mümkün olmadığı, baştan beridir incelediğimiz olasılık hesapları
ile kesin olarak ispatlanmaktadır: 400 amino asitten oluşan
ortalama büyüklükteki bir proteinin, sadece L-amino asitlerden
seçilme ihtimalini hesaplamaya kalksak, 2 üzeri 400, yani
10 üzeri 120'de 1'lik bir ihtimal elde ederiz. Bir karşılaştırma
yapmanız için, evrendeki elektronların sayısının bu sayıdan
çok daha küçük bir sayı, yaklaşık 10 üzeri 80 olduğunu da
belirtelim. Bu amino asitlerin gereken dizilimi ve işlevsel
biçimi oluşturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamları
doğurur. Bu ihtimalleri de ekler ve olayı birden fazla sayıda
ve çeşitte proteinin oluşmasına uzatmaya kalkarsak, hesaplar
tamamen içinden çıkılamaz hale gelir.
Tüm bunların ardından, son bir hatırlatma daha yapmak gerekiyor.
Yukarıda anlattığımız tüm imkansızlıkları bir an için bir
kenara bırakıp, yine de yararlı bir protein molekülünün
“tesadüfen” kendi kendine oluştuğunu varsayalım.
Ancak bu noktada da evrim bir kez daha batağa saplanır.
Çünkü bu proteinin varlığını sürdürebilmesi için, o anda
içinde bulunduğu doğal ortamdan yalıtılıp çok özel şartlarda
korunması gereklidir. Aksi takdirde, bu protein dünya yüzeyindeki
şartların etkisiyle parçalanacak ya da başka amino asitler
ve kimyasal maddelerle birleşerek özelliğini kaybedecek,
yararsız, hatta zararlı bir madde haline dönüşecektir.
Buraya kadar anlattıklarımız, hayatın kökeninde, canlı
bir hücrenin meydana gelmesi için gerekli proteinlerin oluşumunda,
evrimci iddiaların kesinlikle çıkmazda olduğunu ortaya koymuştur.
O halde karşımızdaki tek gerçek şudur: Tüm bu olağanüstü
dengeleri kuran ve sistemin işlemesini devam ettiren, gerekli
tüm maddeleri gereken yerlerde var eden ve böylece proteinleri
yaratan sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah'tır.
ENZİMLER
Vücudumuzun içinde her saniye birçok karmaşık olay meydana
gelmektedir. Bunlar o kadar ayrıntılıdırlar ki, hemen her
aşamalarında, bütün karmaşayı denetleyen, düzeni sağlayan,
ve olayları hızlandıran “süper denetleyiciler”in
müdahalesine ihtiyaç duyulur: Enzimler... Her canlı hücre,
herbiri kendi özel işini yapan, örneğin besin maddelerini
parçalayan, besinlerden enerji üreten, basit moleküllerden
zincir yapımını sağlayan ve bunlar gibi sayısız işler yürüten
binlerce enzim bulundurur.
 |
1-
Enzim etkileyiceği maddenin üzerine şekilde
temsil edildiği gibi tam olarak oturur.
2- Enzim tepkimeye gireceği
maddeye uygun şekilde üç boyutlu olarak
kusursuz yaratılmıştır. Tıpkı anahtar ile
anahtar deliğinin uyumu gibi.
3- Madde üzerinde yapılması
gerekli işlemleri yapar ve her basamakta
ATP enerjisi kullanır.
4- Etkilediği maddeyi yepyeni
yapıya soktuktan sonra kendisi bu işlemden
hiç etkilenmeden yeni bir tepkimeye tekrar
hazır hale gelir. Şekiller enzim ile etkidiği
madde arasındaki uyumun anlaşılabilmesi
için verilmiştir. |
|
Eğer bu enzimler olmasa, en basitinden en karmaşığına kadar
hemen hiçbir fonksiyonunuz çalışmaz, ya da dururcasına yavaşlardı.
Sonuç her iki halde de ölüm olurdu. Nefes alamaz, birşey
yiyemez, sindiremez, göremez, konuşamaz kısaca yaşayamazdık.
Enzimlerin olayları hızlandırmasını günlük hayattan bir
örneğe uyarlayabiliriz. Eğer “enzimsiz” kalma
gibi bir durumla karşılaşılsa; normal şartlarda okunması
birkaç saniye sürecek bir cümleyi okumak, yaklaşık on yıl
sürerdi. İşte enzimler vücuttaki tepkimeleri en az bu örnekteki
kadar hızlandırmaktadırlar. Enzimlerin, protein sentezinden,
enerji üretimine kadar hücrenin bütün fonksiyonlarında hayati
bir önemi vardır.
|
Bir enzim heksokinaz ve
etkidiği madde arasındaki üç boyutlu kusursuz
uyumu gösteren şekil. hekokinaz enzimi ATP
molekülünü ADP'ye ve ADP'yi ATP'ye çevirir. |
Enzim değişime uğratacağı molekül
üzerine bir kalıp gibi kapanır. |
Enzim parçaları birbirinden ayrılır
ve molekül değişime uğramış bir şekilde
ortama bırakılır. |
|
Enzimle etkilediği madde arasındaki ilişki, anahtarla kilit
arasındaki ilişkiye benzetilebilir. Enzim ve onun birleşeceği
madde, üç boyutlu karmaşık bir geometride birbirlerine kenetlenirler.
Her ikisi de birbirlerine tam bir uyum gösterecek şekilde
özel olarak yaratılmışlardır. Dahası, bu uyum çok etkileyici
bir hız içinde işler. Bu hız o kadar baş döndürücüdür ki,
bir enzim bazen bir saniyede 300 maddeyle belirli bir sıraya
uygun olarak teker teker birleşir, o maddeyi istenen forma
sokar, sonra da ayrılır.
Kısacası, hücre enzimler sayesinde yaşamaktadır. Ancak
enzimler de hücrede üretilmektedir. Her hücre kendi ihtiyacı
olan enzimi, gerekli gördüğü miktarda, kendisi üretir.
 |
Yeşil
kısımlar: Enzimi Kırmızı kısımlar: molekülü
sembolize etmektedir. Enzim etkidiği iki
farklı molekülü birbirine kenetler ve yeni
bir molekül inşa eder. Reaksiyon sonunda
enzim kendi yapısını tamamiyle koruyarak
yeni molekülleri etkilemek üzere hazır hale
gelir. Enzim ile molekül arasındaki ilişki
sonderece kısa sürer. |
|
Bütün bunlar, bilinçli bir insanın aklında sorular uyandırmalıdır:
Bir hücre nasıl olur da bir şeyi gerekli görebilir, ihtiyacını
nasıl hesaplar? Birçok karmaşık işi yapan, bir robottan
daha hızlı çalışan enzim denilen makineleri hücre kendisi
mi tasarlamıştır? Bu planı yapan akıl nerededir?
Bilinçli bir insanın varacağı cevap da bellidir. Tüm bunlar,
“hücre” adı verilen mikroskobik yapının ve onun
içindeki daha küçük parçaların eseri olamazlar. Gerçek çok
açıktır: Bütün bunlar Allah'ın “herşeyi birbiriyle uyumlu olarak,
çelişki ve uygunsuzluk olmaksızın yaratması” (Mülk
Suresi, 3) sonucunda gerçekleşmektedir.
HORMONLAR
Çok hücreli organizmalar olan hayvanlar ve insanlar farklı
yapı ve görevleri olan hücrelerden meydana gelmişlerdir.
Vücudun bütünlüğü, bu hücreler arasındaki karmaşık fakat
son derece uyumlu ilişkilere bağlıdır. İnsan vücudundaki
100 trilyon hücre sanki birbirlerini tanıyormuşçasına hareket
ederler. Kendilerine ayrılmış özel görevleri, sonuna kadar,
hiçbir ihmal ve gevşeklik göstermeden yerine getirirler.
İşte bu mükemmel koordinasyonda hormon denilen mesaj taşıyıcılar
hücrelere emir taşımakla görevlidirler. Vücudun büyümesi,
üremenin düzenlenmesi, vücuttaki iç denge, sinir sistemindeki
koordinasyon ve daha birçok işlem hormonların ilgili hücrelere
ulaştırdıkları mesajlar sonucunda gerçekleşir. Görünmez
bir akıl, hormonlar vasıtasıyla hücrelere emirlerini bildirir.
Sizin haberiniz bile olmadan içinizde muhteşem bir emir-komuta
sistemi oluşturulmuştur.
Bu büyük akıl, yine sizin bilginiz dışında içinizdeki herşeyi
kontrol altında tutar. Bu sistemde sizin hiçbir söz hakkınız
yoktur. Örneğin vücudunuzun büyümesi: Siz ne kadar isteseniz
de boyunuzu olduğundan fazla uzatamazsınız. Ne yaparsanız
yapın içinizdeki hücrelere “bölünün, çoğalın ve beni
büyütün” gibi bir emir veremezsiniz. Ancak hücreler,
sizin için belirlenmiş olan boyu ve vücut şeklini bilirler
ve o belirli şekle ulaşıncaya kadar çoğalarak vücudu büyütürler.
Sonra da tam gerektiği anda büyümeyi durdururlar.
ESRARENGİZ KONTROL
Vücudunuz üzerindeki denetimsizliğinizi bir başka örnekle
gösterelim.
İnsan derisinden,o deriyi
oluşturan hücrelere, hücrelerden hücre içindeki
herhangi bir organele, bu organelin zarından, bu
zarın üzerindeki proteinlere ve bu proteinleri oluşturan
moleküllere kadar, her aşamada Allah'ın mutlak hakimiyeti
ve kontrolü vardır. Kimi zaman kendisinin Allah'a
karşı bağımsız gören insanoğlu eğer kendi yaratılışını
incelerse, Allah'ın bu hakimiyetini çok daha iyi
görür. |
Kandaki şeker miktarının belirli limitler içinde olması
insan yaşamı için zorunludur. Ama günlük hayatta şekerli
gıdalar yerken bu hassas dengenin hesabını siz yapamazsınız
elbette. Ancak “sizin adınıza” bu hesap yapılır.
Kanınızdaki şeker miktarı yükseldiğinde pankreas adı verilen
organınız insülin denilen özel bir madde salgılar. Bu madde
karaciğer ve vücuttaki diğer hücrelere kandaki fazla şekeri
geri çekip depolamalarını emreder. Kandaki şeker oranı,
böylece hiçbir zaman tehlikeli bir düzeye çıkmaz.
Şimdi isterseniz bir deneme yapın. Kendi kendinize emir
verin ve başta karaciğerinizdekiler olmak üzere vücudunuzdaki
hücrelere “kanımdaki şekeri geri çek” komutunu
verin. Onlar da sözünüzü dinleyip şeker depo etmeye başlasınlar!...
Şüphesiz böyle bir şey yapamazsınız.
Bırakın onları kontrol etmeyi, günlük hayatta sizin ne
pankreastan ne insülinden ne de karaciğerden haberiniz olmaz.
Kanınızdaki şekerin yükseldiğini fark etmezsiniz, hatta
önünüze farklı şeker oranları olan iki şişe kan konulsa
aradaki farkı anlayamazsınız. Bunun için laboratuarlara,
gelişmiş aletlere ihtiyacınız vardır. Ama hiçbir
zaman görmediğiniz ve bilmediğiniz bazı hücreleriniz, kandaki
şekeri bu laboratuar ve aletlerden daha hassas şekilde ölçer
ve ne yapılması gerektiğine karar verirler. Sonra gerekli
tedbirler alınır, hücreler kandaki şekeri tanıyıp, ayırt
edip, yakalarlar. Yediği bir pasta yüzünden kısa bir sürede
şeker krizine girip ölmesi işten bile olmayan insan, bu
mükemmel sistem sayesinde hayatta kalır.
Peki bu mükemmel sistemi kime borçludur?
Her zamanki gibi evrimciler bu sistemin evrim süreci içinde
"tesadüfen" oluştuğunu iddia ederler.
Ancak bu iddiayı kabul etmek akıl ve mantık çerçevesinde
mümkün gözükmemektedir; çünkü evrimin diğer iddiaları gibi
bu da tek kelimeyle bir safsatadır.
Evrim, insan vücudunun milyonlarca yıllık bir süreç içinde
bugünkü haline geldiğini öne sürer. Bu, şu demektir: İnsan
bedenindeki organların bir kısmı, bir zamanlar yoktu, ancak
daha sonra evrimleşerek oluştu. Bu durumda, kandaki şeker
dengesini kontrol eden pankreasın ve onun salgıladığı insülinin
de evrimin aşamalarından birinde oluştuğunu varsaymamız
gerekir.
Ancak bu elbetteki evrimciler açısından bir mantık hezimetidir.
Çünkü pankreasa ve insüline sahip olmayan bir insan bedeninin
yaşamını sürdürmesine olanak yoktur. Pankreası olmayan bir
yarı-insanın milyonlarca yıl önce dünya üzerinde gezindiğini
varsayalım. Başına ne gelirdi?.. Cevap basittir; bulduğu
ilk şekerli gıdadan, örneğin bir şeker kamışından bolca
yerdi ve hemen oracıkta şeker komasına girerek ölürdü. Aynı
şey, tüm öteki hemcinslerinin de başına gelir, hepsi, nedenini
anlayamadan, şeker komasından ölürlerdi.
Biz yine de bir kısmının çok “bilinçli” bir
diyet yaparak—aslında bu mümkün değildir, çünkü yediğimiz
besinlerin çok büyük kısmında şeker vardır—hayatta
kaldığını varsayalım. O zaman şu soruyla karşılaşırız: Acaba
bu “insan ataları”, pankreasa ve insüline nasıl
sahip oldular?
Acaba günlerden bir gün bir tanesi çıkıp; “artık
bu şeker sorununu çözmemiz gerek, iyisi mi midenin altında
bir yere bir organ koyalım da bu organ kandaki şekeri dengeleyen
bir hormon salgılasın” mı dedi? Ve sonra kendisini
zorlayarak midesinin altında gerçekten de bir pankreas mı
oluşturdu? İnsülinin nasıl bir formüle sahip olması gerektiğini
hesaplayıp sonra da bu formülü pankreasa mı öğretti?
Yoksa, günlerden bir gün, çok “başarılı” bir
mutasyon oldu da, bu pankreası olmayan yarı-insanlardan
birinin DNA'sındaki bir bozulma sonucunda, ortaya birden
bire tüm mükemmel fonksiyonlarıyla bir pankreas ve insülin
hormonu mu çıktı?.. Ancak böyle bir mutasyonun oluşması
mümkün değildir; çünkü önceki bölümlerde de belirttiğimiz
gibi mutasyonların böyle yararlı etkileri yoktur.Üstelik
böyle bir olayın meydana geldiğini varsaysak bile yine de
bu, söz konusu yarı-insanları hayatta tutmak için yeterli
olamazdı. Çünkü bir de, kandaki şeker oranını sürekli olarak
kontrol altında bulunduracak, gerektiğinde pankreasa insülin
salgılama komutu yollayacak, gerektiği kadar insülinin salgılanmasından
sonra da “dur” emri verecek bir karar mekanizmasının
beynin bir köşesinde bir başka “tesadüf” sonucunda
oluşması gerekiyordu.
“Evrimsel mantık” ile düşünülmüş olan bu iki
“açıklama” da elbette mantıksızdır. Evrimcilerin
inancı ise tam bu anlattığımız şekildedir. Ancak bunun ne
denli büyük bir yalan olduğunu kendileri de bildiklerinden,
bu konuları gündeme getirmemeyi ve mümkün olduğunca geçiştirmeyi
tercih ederler.
Evrimsel mantıkların insülin örneğinde açıkça ortaya çıkan
bu sefaleti, bizi tek bir sonuca ulaştırır: İlk insanın
da aynen bizimki gibi bir pankreası vardı. Bu organın “evrimleşmiş”
olması hiçbir şekilde mümkün değildir.
Kuşkusuz insülin örneği, vücuttaki diğer yüzlerce organ,
binlerce hormon, yüzlerce farklı sistem ve sayısız işlem
için de kullanılabilir. Çünkü vücudun içinde, en az insülin
kadar, hatta daha da hayati binlerce hormon ya da enzim
vardır. Bunların her biri, insanın yaşamı için “olmazsa
olmaz” şartlardır ve çoğu insülin dengesinden çok
daha karmaşıktır. Örneğin kan basıncını (tansiyonu) ayarlayan
sistem, pankreas sisteminden çok daha kompleks hesaplar
ve işlemler içermektedir.
Aslında vücudun hangi organına bakılsa, aynı durumla karşılaşırız.
Böbrekleri olmayan bir insan, en fazla üç gün yaşar. Akciğeri
olmayan ise bir-iki dakikadan fazla dayanamaz. Sindirim
sistemi olmayan, hatta yalnızca ince bağırsağı eksik olan
bir insanın bir hafta yaşaması mucize olur. Karaciğer, iki
yüze yakın fonksiyonu ile eksikliğine bir iki saat dayanılabilecek
bir organdır. Kalbin yokluğuna, üç-beş saniyeden fazla karşı
konulamaz. Beyni söylemeye artık herhalde gerek yok.
Bu organların hiçbiri, “evrim süreci” içinde
“aşama aşama” gelişmiş olamazlar. Hiçbir insan
vücudu, kendisine “mutasyon sonucu” bir böbrek
edinmek için milyonlarca yıl bekleyemez. Dolayısıyla, ortada
kesin bir gerçek vardır. O da ilk insanın, bizim bugün sahip
olduğumuz vücut yapısının aynısına sahip olduğudur. Yani
insan, kusursuz ve eksiksiz bir bedenle birlikte yaratılmıştır.
İnsan için geçerli olan bu durum, kuşkusuz tüm diğer canlılar
için de geçerlidir. Dünya üzerinde gezen ilk kaplanla bugünkü
arasında hiçbir fark yoktur. Fil, balina, kartal ya da yılan,
ilk kez ne şekilde yaratılmışlarsa, halen öyledirler.
BİLİNMEYEN UĞRUNA HARCANAN HAYAT
Daha önce değindiğimiz ve evrim için kesin bir çıkmaz oluşturan
insülin, vücut içindeki hormonlardan yalnızca biridir aslında.
Diğer hormonlara şöyle bir baktığımızda ise, en az insülin
kadar çarpıcı ‘delil' lerle karşılaşırız.
Hücreler ürettikleri bazı enzimleri ve hormonları kendileri
kullanmayıp dış ortama gönderirler. Bunlar, hücrenin tanımadığı
ve hiçbir zaman bilemeyeceği kadar uzaktaki bambaşka hücreler
tarafından kullanılır. Mesafe o kadar uzaktır ki, hücrenin
boyutu düşünüldüğünde ürettiği maddenin aldığı yol bizim
boyutumuzda binlerce kilometre ile ifade edilebilir. Hücre
büyük bir özen ve zahmetle ürettiği maddelerin nerede ve
nasıl kullanıldığını bilmez. Ama bu bilinmeyen amaç uğruna,
ne işe yaradığını bilmediği karmaşık ürünleri bütün hayatı
boyunca üretmeyi sürdürür.
Örneğin beyinin hemen altında bulunan hipofiz adlı bezdeki
hücrelerin ürettikleri özel bir hormon, böbrek faaliyetlerini
düzenler. Hipofizdeki bir hücre, böbreğin nasıl birşey olduğunu,
neye ihtiyaç duyacağını bilemez. Peki hiç bilmediği ve hayatı
boyunca da bilemeyeceği bir organ olan böbreğin yapısına
tam uygun özelliklerde bir maddeyi nasıl üretebilir? Bu
sorunun tek cevabı, kuşkusuz bu iş için bilinçli bir şekilde
yaratıldığıdır.
Hücredeki bu “bilinmeyen amaca yönelik” hormon
üretimini bir örnekle açıklayabiliriz: Yüzlerce insanın
bir fabrikada oturup bütün hayatları boyunca çok önemli
bir elektronik aletin özel ve karmaşık bir devresini yaptıklarını
düşünün. Ama bu insanlar bir kez olsun ne bu aleti görmüşlerdir,
ne de ne işe yaradığını bilirler. Hatta bu insanlar yaşadıkları
fabrikanın dışında hiçbir şey görmemişlerdir. Bütün hayatlarını
adayıp, binbir zahmetle ürettikleri bu karmaşık devreleri
fabrikanın dışına bırakırlar. Birileri de bu devreleri alıp
binlerce kilometre ötedeki bir başka fabrikada yeni bazı
parçalarla birleştirip, söz konusu aleti oluştururlar. Birinci
fabrikadakiler, hayatlarını neye adadıklarını bile bilmeden,
hiç yorulmadan, kusursuz bir itaatle yirmi dört saat çalışmaktadırlar.
Böyle bir fabrikanın nasıl oluştuğu sorusuna ise tek bir
cevap verilebilir: Şüphesiz, her iki fabrikayı da tanıyan
ve yöneten bir irade, belli bir iş bölümü tasarlamış ve
birinci fabrikaya yalnızca söz konusu elektronik devreyi
üretme görevi vermiştir. Bu üretimin nasıl yapılacağını
da çok ayrıntılı bir biçimde tarif etmiş, öğretmiştir. (Çünkü
ortaya konan ürünün tümünü bilmeyen birinci fabrikanın,
kendi kararıyla böyle bir üretim gerçekleştirmesi mümkün
değildir).
İşte enzim ve hormon üreten hücreler de aynı şekilde çalışırlar.
Hiçbir zaman bilemeyecekleri bir yer için sürekli üretim
yapar, tüm hayatlarını buna feda ederler. En ufak bir bencillik,
bıkkınlık ya da kapris yapmazlar, çünkü onlara öyle öğretilmiş,
daha doğrusu o işi yapacak şekilde yaratılmışlardır. Evrendeki
herkes ve herşey gibi onlar da alemlerin Rabbi olan Allah'ın
emrine boyun eğmişlerdir. Başka seçenekleri de yoktur. Bir
ayette, bu boyun eğmişlik şöyle ifade edilir:
... Göklerde ve yerde her ne varsa O'nundur,
tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir
örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasıa karar
verirse, ona yalnızca “OL” der, o da hemen oluverir.
(Bakara Suresi, 116-117) |