|
HÜCREDEKİ MUCİZE
HÜCREDEKİ PROTEİN ÜRETİMİ
Gıda yoluyla alınan proteinler insan vücudunun yapısına
aynen katılmazlar. Önce, hücredeki özel laboratuarlara alınırlar
ve burada "aminoasit” adı verilen daha küçük moleküllere
ayrıştırılırlar. Daha sonra ise bu aminoasitler, hücre DNA'sında
şifreleri bulunan 200.000 kadar protein çeşidinden o anda
gerekli olanlarını oluşturmak üzere yeni dizilimlerle biraraya
getirilirler. Her aşaması ayrı birer mucize olan bu karmaşık
işlemler serisine "protein sentezi" adı verilir. Bu işlemlerin
herbirisinde de onlarca ara işlem meydana gelir. İnsan günlük
hayatında, hiç farkında değilken, vücudundaki 100 trilyon
hücrenin hemen hepsinde bu işlemler her an tekrarlanır.
GÖZLE GÖRÜLEMEYEN DEV FABRİKA
Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için, fabrika örneğini
hatırlayalım; hücrenin içinde protein üretimi için kurulmuş
düzeni dev bir fabrikaya benzetmiştik. Bu dev tesis yüzlerce
çeşit ürünü, örneğin, jet uçağını, televizyonu, uzay mekiğini,
diyaliz makinasını, hem de bunların binlercesini aynı anda
üretebilir. Yeryüzünde bu kadar farklı ürünü kusursuz olarak
yapabilecek bir fabrika elbette yoktur. Ama biz hücredeki
üretimin mükemmelliğini anlatabilmek için hücreyle benzer
özelliklere ve kabiliyetlere sahip bilim-kurgu tarzı bir
fabrika modeli hayal edelim.
Böyle teorik bir fabrikanın şu şekilde çalışması gerekir:
Fabrika dışardan gelen bir emirle, örneğin, bir savaş uçağı
yapma kararı alır. Uçağın teknik hesapları diğer bütün ürünlerin
teknik ölçüm ve hesaplarıyla birlikte fabrikanın bilgisayarında
kayıtlıdır. Bilgisayar bütün bu hesap ve ölçümleri montaj
ve üretim robotlarının anlayabileceği planlara döker. Bu
planlar özel bir iletişim sistemiyle montaj robotuna gönderilir.
Montaj sistemi titizlikle uçağı yapmaya koyulur. Uçağın
herbir parçası, yalnızca o parçadan sorumlu olan uzman tarafından
montaj robotuna getirilir ve ilgili yerlere monte edilir.
Yapılacak en küçük hata uçağın düşmesine neden olacaktır;
ama sistem hata yapmaz. İstisnai olarak hatalı bir ürün
üretilirse, bu ürün hassas kontrolörler tarafından anında
tesbit edilir ve kesinlikle devre dışı bırakılır. Dahası,
hatalı ürün, parçalarına ayrılarak bu parçalar yeni üretimlerde
tekrar kullanılır. Hiçbirşey israf edilmez. Fabrika aynı
ortamda, yüzlerce uçak, diyaliz makinesi, bilgisayar, otomobil
gibi birbirinden farklı ürünleri aynı anda üretebilmektedir.
Bu ürünlerin bazılarını kendisi kullanır, bazılarını da
dışarı satar.
Hücredeki organizasyon bu bilim-kurgu örnekten çok daha
mükemmeldir. Başta da belirttiğimiz gibi, insan vücudunda
200.000 tane birbirinden farklı protein çeşidi kullanılır
ve bunların hepsi hücrelerde üretilir. Her hücrede bütün
proteinlerin yapım planları mevcuttur. Buna karşın, hücre
yalnızca kendi içinde kullanacağı ve dışarıya ihraç edeceği
proteinlerin bilgisini kendi DNA'sından seçer ve üretimini
bu doğrultuda yapar. Üretilen proteinlerin aralarındaki
işlevsel farklar ise en az, bir uçakla, televizyonun arasındaki
fark kadar büyüktür.
PROTEİN ÜRETİMİ NASIL GERÇEKLEŞİR?
- Vücutta herhangi bir proteine ihtiyaç duyulduğu zaman
bunu üretecek hücre ya da hücreler bir seri kompleks işlemleri
gerçekleştirmek üzere harekete geçerler. Bu, hücrenin kendi
yapısında kullanacağı veya kendi dışında kullanılmak üzere
ihraç edeceği bir protein çeşidi olabilir. Kendi iç yapısı
ile ilgili bir proteininin üretimine hücre kendisi karar
verirken, dışarıda kullanılacak bir proteinin üretimi için
o hücreye protein gibi özel elçilerle mesaj gelir.
RNA polimeraz enzimi DNA üzerinde
gerekli bilgileri kopyalar. Buna transkripsiyon
(kopyalama) denir. Kopyalanan RNA parçası üzerinde
bulunan bilgiler doğrultusunda üretim yapılması
için ribozomlara götürülür. |
- Söz konusu proteinin yapısı hakkında her türlü bilgi
hücrenin çekirdeğindeki DNA'larda kodludur. Üretilecek proteinle
ilgili gerekli bütün bilgiler pekçok enzimin yardımıyla
DNA'dan kopyalanarak DNA üzerinde şerit halinde bir RNA
molekülü elde edilir. Artık protein, RNA'nın DNA'dan kopyaladığı
bu bilgilere göre üretileceği için bu RNA'ya mesajcı (m)
RNA adı verilir.
- Bilgileri alan mesajcı RNA, hücrenin ana üretim birimi
olan ribozomlardan birisine yönelir. Ribozom, mesajcı RNA'nın
şeridinin başlangıç ucundan bilgileri okumaya başlar. DNA'daki
üç harften oluşan şifrelerin herbiri protein zincirinin
halkalarından olan bir aminoasiti temsil eder.
- Ribozom, mesajcı RNA'dan öğrendiği sıralamayla halkaları
(aminoasitleri) birleştirir ve zinciri oluşturur.
- Ribozoma halkaları (aminoasitleri) teker teker, taşıyıcı
RNA (t-RNA) adı verilen moleküller getirir. Her taşıyıcı
RNA kendisine ait özel bir halkayı (aminoasit) taşır. Taşıyıcı
RNA'nın bir ucunda taşıdığı aminoasit, diğer ucunda ise
yükünü bırakacağı adresi yazan şifre (antikodon) vardır.
- Ribozoma gelen taşıyıcı RNA elindeki adresin tarif ettiği
mesajcı RNA kalıbına oturur. Üzerindeki aminoasitini bırakır
ve ribozomdan ayrılır. Ribozom kalıp üstünde bir şifre (üç
harf) kayar. Yeni şifrenin adresine sahip diğer bir taşıyıcı
RNA gelip kalıba oturur, o da kendi aminoasitini bırakır.
Kalıptaki bütün şifreler okunduğunda aminoasitler birbirleriyle
bağlanmış ve protein molekülü oluşmuştur.
Sizin de tahmin edeceğiniz gibi yukarıda birkaç cümlede
en kaba hatlarıyla özetlediğimiz bu olay gerçekte çok daha
karmaşık ara işlemler sonucunda gerçekleşir. Ayrıntılara
inildikçe görülen mucize işlemler aklın kavrama sınırlarının
çok ötesindedir. Ve bizi çok önemli bazı sorularla karşı
karşıya bırakır.
İlk soru protein üretiminin hemen başında akla gelir. Gözle
görülemeyen, şuursuz moleküllerden oluşan hücre, hangi irade
ile birşeyler üretme kararı almaktadır? Çünkü karar alma
yeteneği, düşünebilen, değerlendirme yapabilen şuurlu canlılara
ait bir özelliktir. O halde, karbon, hidrojen, oksijen,
azot atomlarından oluşmuş moleküller nasıl bir karar alma
yeteneğine sahip olabilirler? Elbette bu yeteneğin sahibi
şuursuz moleküller değildir, bu kararı alıp hücreye ilham
eden, hücreyi de bu karar doğrultusunda çalıştıran başka
bir güç vardır.
Karar aşamasından sonra sıra mesajcı RNA'nın DNA'daki bilgileri
okumasındadır. RNA'nın üretiminden sorumlu enzim DNA basamağından
yalnızca istenen proteine ait bilgiyi bulur. "Bulur" demek
kolaydır belki, ama sözünü ettiğimiz işlem olağanüstü derecede
zordur. Çünkü, DNA'daki gerekli bilgiyi bulmak, 900 basamaklık
bir bilgiyi 5 milyar basamak arasından bulup çıkarmak demektir.
Bu, 20 ciltlik bir ansiklopedinin, herhangi bir sayfasına
saklanmış, yarım satırlık özel bir yazıyı, hiçbir tarif
olmadan o anda bulmaya benzer. Buna karşın, hücrede bu sorun
yine akıl almaz bir yöntemle çözülmüş ve gereken kolaylık
sağlanmıştır: DNA üzerindeki gerekli kısım birer başlangıç
ve bitiş kilidiyle işaretlenmiştir. Enzim bu kilitleri bulur.
Yine bir soruyla karşılaşıyoruz; sadece enzimin anlayabileceği
bu kilitleri tam gereken yerlere kim bırakmıştır? Ya da
enzimi, ileride bu kilitleri tanıyacak niteliklerle donatılmış
olarak kim yaratmıştır?
Kuşkusuz bu soruların cevabı açıktır: Bu kusursuz sistemleri
yaratan, her detayı olması gereken yere yerleştiren ve tüm
bunların birbiriyle uyum içinde işlemesini sağlayan, tüm
canlıların Yaratıcı'sı olan sonsuz ilim sahibi Allah'tır.
GEREKLİ HER TÜRLÜ ÖNLEM
Enzimler bu işlemler sırasında, sadece ilgili bilgiyi bulmakla
kalmaz, aynı zamanda bu bilginin süratle kopyalanmasını
da sağlarlar. Diğer taraftan bazı enzimler de çok karmaşık
bir yapıya sahip olan DNA'nın kopyalanması sırasında meydana
gelebilecek problemleri önlerler. DNA'nın bükülmüş ve sarılmış
bir merdiven gibi olduğuna değinmiştik. Kopyalama sırasında
DNA'nın içindeki bilgilerin okunabilmesi için basamaklar
bir enzim tarafından açılır. Bu açılma öyle hızlı olur ki
DNA'nın sürtünmeden dolayı ısınıp yanma tehlikesi vardır.
Ama bu tehlike de önceden alınmış bir tedbir sayesinde aşılır.
Özel bir enzim DNA'nın okunan sarmalını iki tarafından tutarak
bu sürtünmeye izin vermez. Yine özel enzimler sayesinde
DNA'nın kopyalanma anındaki açılımı sırasında birbirine
karışması ve arapsaçına dönmesi engellenir.
Bu kadar karmaşık ve zor işi yapan enzimlerin kendilerinin
de birer protein olduğunu ve aynı yöntemle yani protein
sentezi ile hücre tarafından üretildiklerini hatırlayalım.
Bu üretimin bir kere bile olması için gerekli bütün enzimlerin,
enzimleri çalıştıracak vitaminlerin, yardımcı proteinlerin
ve enerji kaynaklarının, gerekli genetik bilginin ve üretim
organellerinin hepsinin aynı anda, bir arada bulunması gerekir.
Birisinin eksik olması bile bütün mekanizmayı işe yaramaz
hale getirir.
Dolayısıyla, dünyadaki ilk hücrenin, eksiksiz bir biçimde
bir anda "oluşmuş" olması gerekmektedir. Kuşkusuz bunun
anlamı, hücrenin yaratılmış olmasıdır. Bu, canlılığın aşama
aşama gelişen tesadüfler sonucu oluştuğunu öne süren evrimciler
açısından asla açıklanamayacak bir durumdur. Evrimcilerin
içine düştükleri bu çaresizlik, evrimci bilim adamları Fred
Hoyle ve Chandra Wickramansinghe tarafından şöyle itiraf
edilmektedir:
…Hayat tesadüfi bir başlangıca
sahip olamaz. Evrende var olan bütün maymunları birer daktilonun
başına oturtsanız ve bu maymunlar rastgele daktilonun tuşlarına
bassalar, bu maymunlardan birisinin bile Shakespear'in bir
çalışmasını oluşturmaları kesinlikle imkansızdır. Hatta
pratikte yanlış denemelerin konması için gereken çöp kutularının
yetmemesi sebebinden dolayı da bu imkansızdır. Aynısı canlı
maddeler için de doğrudur. Hayatın cansız maddeden kendi
kendine oluşma olasılığı için 1 sayısının yanına 40.000
sıfır koyun. İşte hayatın cansız maddeden kendi kendine
oluşma olasılığı bu sayıda bir ihtimaldir… Eğer insan,
sosyal inançlarından dolayı veya "bilimin evrime inanması
gerekir" şeklindeki eğiliminden dolayı önyargılı hale gelmemişse
bu basit hesap Darwin'i ve tüm teoriyi gömmek için yeteri
derecede olanaksız bir sayıdır. Ne bu gezegende ne de bir
başkasında, hiçbir ilkel çorba yoktu ve hayatın başlangıcı
rastgele olmadığına göre, o zaman belli bir amaca yönelik
bir aklın ürünüdür.8
İSTENMEYEN ŞİFRELER BİLMECESİ
Bazı hücrelerde RNA, DNA'yı kopyalarken şaşırtıcı olaylar
gerçekleşir. RNA'yı üreten enzim DNA'daki üretilecek proteinle
ilgili şifreyi sıradan okuyup kopyalarken, bazen o üretim
için gerekli olmayan bazı şifrelerle de karşılaşır. Bu nedenle,
enzim, kopyalama sıralamasında ihtiyacı olan DNA parçasını
sıradan okuduğunda, ihtiyacının olmadığı bilgi parçasını
da okumak zorunda kalacaktır. Ve unutmamamız gerekir; gereksiz
okunan tek bir bilgi bile üretilecek proteini tamamen işe
yaramaz hale getirecektir.
Enzimin karşılaştığı bu problemi biraz daha yakından inceleyelim:
Diyelim ki 1000 aminoasitli bir protein üretilecek. Her
aminoasit 3 şifre ile temsil edildiğinden, bu işlem için
görevli enzimin DNA üzerinde sırayla 3 bin basamaklık bir
şifre zincirini okuması gerekir. Ama DNA'nın üzerindeki
3 bin şifrenin arasında enzimin ihtiyacı olmayan, örneğin
5 yüz şifre, bütün olarak araya karışmıştır. Enzim bu 5
yüz basamağın üstünden atlayamaz. Ancak, ilerdeki bilgilere
ulaşabilmek için de bu 5 yüz basamağın üzerinden bunları
kopyalamadan geçmesi de gerekmektedir. Oysa üstünden geçerse
ister istemez bu gereksiz bilgileri de kopyalaması gerekecektir.
Enzim dev DNA molekülünü kesemez, üzerinden de atlayamaz.
Çözümü tekrar size, akıl sahibi insanoğluna soralım. Siz
olsanız bu problemi nasıl çözerdiniz?
 |
DNA'nın
akıl göterip mesajcı RNA'ya yalnızca gerekli
bilgilerin sunulması .
I,II,III,IV,V,VI,VII,VII ile
işaretlenmiş bölüm okunmasi istenmeyen bilgi
içerir. Bu yüzden dışarı doğru kıvrılarak
DNA ve bu bölgenin kopyalanmasını engeller.
1,2,3,4,5,6,7,8 ile işaretlenen
gerekli bilgi mesajcı RNA'ya sunulur. Karbon,
hidrojen ve fosfat gibi şuursuz atomların
bu aklı gösteremeyecekleri, bu aklın o bilgileri
oraya yazan, okutan ve hayata geçirten Allah'a
ait olduğu çok açıktır. |
|
Bilim adamları son yıllarda yaptıkları çalışmalarda bu
problemin çok şaşırtıcı bir şekilde çözüldüğünü gözlemlemişlerdir.
DNA molekülü, yani fosfat, şeker, karbon gibi basit maddelerden
oluşmuş DNA molekülü, akıllara durgunluk veren bir hareket
yapar. Ekson adı verilen okunması istenmeyen şifre dizisini
dışarı doğru kıvırır. Böylece ardı ardına okunması gereken
ama arada gereksiz şifrelerin bulunması nedeniyle birbirlerinden
uzakta kalan iki şifre dizisinin uçları birleşir. Gerekli
bilgilerin bulunduğu bölüm intron olarak adlandırılır. DNA
molekülünü okuyan enzim dışarıda kalan gereksiz bilgiyi
okumadan molekülün bükülüp birbirine yaklaştığı noktadan
karşı tarafa geçer ve okumayı sürdürür. Tahmin edileceği
gibi bu olayların her basamağında birçok kimyasal reaksiyon
meydana gelir. Fakat bu reaksiyonların gerçekleştiği ufacık
hücre çekirdeğinin içinde en ufak bir kargaşa ya da kaos
yaşanmaz.
İstenmeyen şifreler problemini önlemek için ikinci bir
yöntem daha kullanılır. RNA önce gereksiz şifreler de dahil
olmak üzere geni başından sonuna DNA'dan kopyalar. Daha
sonra, bir emre itaat edercesine, kendi üzerindeki gereksiz
şifreleri bir halka şeklinde dışarı doğru büker ve bu bölüm
kopartılıp atılır. Peki RNA'ya, başlangıçta kopyaladığı
halde sonradan kesilip atılan şifrelerin gereksiz olduğunu
kim haber verir. Öncelikle bu olayların gerçekleşebilmesi
için kullanılan enzimin, DNA'nın ve RNA'nın birbirlerini
çok iyi tanımaları gerekmektedir. Enzim yapacağı iş için
çok ayrıntılı bir "eğitim" almış olmalıdır. Sorumluluğunu
bilmeli ve işini yapabilmek için diğer enzimlerle tam bir
işbirliği içinde davranmalıdır. DNA'nın ise ayrı bir canlı
gibi karar verebilmesi, sahip olduğu bazı bilgileri enzime
sunup, duruma göre bazılarını saklaması, enzime yol göstermesi
gerekir. Ve elbette hem enzimlerin hem de DNA'nın, üretilecek
proteinin ne işe yaradığını bilmeleri, onu üretmek istemeleri,
bütün bu kompleks hesapları ve planı yapıp başarıyla uygulamaları
gerekir.
Oysa "bilmek", "hesaplamak", "istemek" ve "yaratmak" gibi
özelliklerin bu küçük molekül yığınlarında var olamayacağı
açıktır. Bu özellikler sonsuz kudret sahibi olan Allah'ın
sıfatlarıdır. Allah bu sıfatlarını, tüm kainatta gösterdiği
gibi, gözle görülemeyen bir hücrenin çekirdeğindeki cansız
bir molekülde de göstermektedir. Biraz akıl sahibi bir insan
bu sistemin yaratıldığını ve evrendeki diğer bütün sistemlerin
olduğu gibi hücrenin de Allah'ın mutlak kontrolünde olduğunu
anlar.
Kuran'da Allah'ın tüm varlıkları üzerindeki hakimiyeti
şöyle haber verilmiştir.
Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de
Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği
hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir
yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.) (Hud
Suresi, 56)
SİPARİŞİN HAZIRLANMASI
Önceki bölümde saydığımız işlemler sonucunda sipariş için
gerekli bilgiler DNA'dan mesajcı RNA (m-RNA)'ya enzimler
sayesinde kaydedilmiştir. Şimdi sıra ribozomun, DNA'nın
kendisinden istediği siparişi üretmesindedir. Ribozom öyle
bir fabrikadır ki, tam, kendisine sipariş edilen molekülü
imal eder. Sipariş edilen molekülün yapı planı da m-RNA
molekülündedir. m-RNA, DNA'dan kendi üzerine kopyaladığı
bilgiyle birlikte çekirdekten çıkar ve sitoplazma içindeki
ribozomlardan birine giderek ona kenetlenir. m-RNA'daki
her şifrenin karşılığı olan aminoasit, ortamdan taşıyıcı
(t) başka bir tür RNA tarafından ribozoma getirilir ve uygun
yere yapıştırılır. t-RNA'nın bir ucunda m-RNA'daki şifrelerden
birinin eşleniği, diğer ucunda da bu şifrenin temsil ettiği
aminoasit molekülü bulunur. Böylece t-RNA, kendi şifresine
karşılık gelen m-RNA üzerindeki şifreyle birleşince, otomatik
olarak bunun taşıdığı aminoasit de doğru sıraya yerleşmiş
olur.
Kullanılan 20 farklı aminoasit için 20 farklı taşıyıcı
RNA vardır. Her aminoasit, ancak kendi taşıyıcısı olan RNA
ile birleşebilir. Çünkü birbirlerine kenetlenebilmeleri
için üç boyutlu yapılarının karşılıklı hatasız olarak birbirlerine
oturması gerekir. Binlerce atomdan oluşan bir taşıyıcı ve
aminoasitin birbirlerinin yapılarına uygun yaratılmaları
Allah'ın yaratışındaki uyum ve kusursuzluğun delillerindendir.
Çünkü O, "kusursuzca yaratan"(Barî)
dır. (Bakara Suresi, 54)
Protein sentezinin yapıldığı ribozomlar kendilerine gelen
m-RNA üzerinde yazılı olan bilgiye dayanarak yüzlerce, binlerce
aminoasit molekülünü birbirine ekler ve istenilen polipeptid
zincirini (protein molekülünü) kurarlar. Bu molekül içinde,
m-RNA'daki plana dahil olmayan tek bir aminoasit bile fazladan
eklenmez. Yahut herhangi bir aminoasit plandaki yerinden
ayrı bir noktaya konulmaz, hiçbiri de eksik bırakılamaz.
Bu hatalardan herhangi biri yapılsa istenen protein molekülü
değil, onun yerine istenmemiş başka biri, yani yabancı bir
protein üretilmiş olur. Halbuki yabancı proteinlere genellikle
organizmanın ve hücrelerin tahammülü yoktur. Onlara karşı
antikorlar yapar ve allerjik reaksiyonlar gösterirler.
Hücredeki diğer elemanlar gibi ribozom da atomlardan oluşmuş
cansız bir yığındır. Ama bu protein yığını, kendisinde bulunması
mümkün olmayan bir akılla yani Allah'ın yaratmasıyla binlerce
çeşit ürünü birçok karmaşık işlem sonucunda üretmeyi başarır.
Hücrede, DNA'daki bilgi doğrultusunda sadece tek bir proteinin
üretilmesi için, birbiriyle uyum içinde çalışan en az 75
tane yardımcı moleküle ihtiyaç vardır. DNA'dan bilgi kopyalanması
sırasında görev yapan enzimler ise bu sayının dışındadır.
Yapımı biten her protein molekülünün, son aminoasiti de
yerine takılıp hepsinin tamam olduğu, hücrenin (daha doğrusu
ribozomun) bir son kontrol yetkilisi tarafından onaylanmadıkça,
bu sentez bitmiş sayılmaz. Eğer son anda bile eksiklik belirirse
"bu kadarı oldu, bu da böyle çıksın" deyip plan dışı bir
molekül ortama salıverilmez. Çünkü böyle bir hoşgörü hücredeki
protein sentezini plan dışına, hesapsızlığa sürükler, kontrol
sistemini dejenere eder ve hücreyi yıkıcı bir anarşiye sürükler.
Hücrede bu hal ancak patolojik hallerde, belki ölürken bahis
konusu olabilir.
Normal durumda ve sıhhatli bir hücrede, yapısı tamam ve
kusursuz olmayan molekül derhal bir yıkıcı enzime teslim
edilir. Ve o enzim, onun birçok veya bütün peptid bağlarını
koparır. Yani molekülü aminoasitler haline veya çok kısa
ve zararsız polipeptid zincirciklerine ayırır. Başka sentezlerde
kullanılabilecek yapı taşları halinde serbest bırakır.
Hücredeki bu sistem evrimcileri bile hayrete düşürmektedir.
Evrimci bir akademisyen ve hücre uzmanı olan Prof. Dr. Muammer
Bilge de aşağıdaki ifadelerinde hayretini gizleyememektedir:
Bütün bu sonuçları lazım geldiği gibi
sağlayabilen, kendisi için tehlike ve kayıp yaratmayan,
çıkmaz sokaklara girmeyen hücrede, protein sentezi endüstrisi,
diyebiliriz ki, çok mükemmel bir organizasyonla ve kusursuz
bir önceden görüşle yürütülmektedir... Hücrede bütün bunlar
böyle olur. Fakat nasıl becerilir, nasıl başa çıkılır? Henüz
bunu tam anlayamıyoruz. Sadece sonuçları görüyoruz ve bu
sonuçları sağlayan mükemmel organizasyonun ancak bazı noktalarını
farkedebilmiş bulunuyoruz.9
CANLILIK TESADÜFEN MEYDANA GELEMEZ
Evrim teorisi, canlılığın ilk basamağı olan proteinin nasıl
oluştuğunu ne şekilde açıklamaktadır?
Cevap basittir; evrim teorisi proteinin nasıl oluştuğunu
herhangi bir şekilde açıklayamamaktadır. Evrimcilerin söyledikleri
tek şey, proteinin çok büyük bir şans eseri, bir tesadüf
sonucu meydana geldiğinden ibarettir.
Bu iddianın tutarsızlığını incelemek, bizlere evrimin ne
denli büyük bir aldatmaca olduğunu çok çarpıcı bir biçimde
gösterir.
Düşünmek gerekir; ilkel dünya gibi olabilecek en kontrolsüz
ortamda "ilk" protein molekülü, acaba evrimcilerin iddialarına
göre tesadüfen nasıl oluşmuş olabilirdi? Aminoasit dizilimi,
her türlü olumsuz etkinin var olduğu ilk dünya şartlarında
nasıl "tesadüfen" gerçekleşebilirdi?
Üstelik tek bir proteinin oluşması da yetmeyecek, bu kontrolsüz
ortamda başına hiçbir şey gelmeden kendi gibi aynı şartlarda
tesadüfen oluşacak başka bir molekülü daha beklemesi gerekecekti.
Ta ki hücreyi meydana getirecek milyonlarca uygun ve gerekli
protein hep "tesadüfen" aynı yerde yanyana oluşana kadar...
Ayrıca önceden oluşan proteinler de o ortamda ultraviyole
ışınları, şiddetli mekanik etkilere rağmen hiçbir bozulmaya
uğramadan, sabırla binlerce, milyonlarca yıl hemen yanıbaşlarında
diğerler proteinlerin tesadüfen oluşmasını da beklemeliydiler.
Sonra yeterli sayıda ve aynı noktada oluşan tamamen tesadüfler
sonucu oluştuğu iddia edilen bu proteinler anlamlı şekillerde
biraraya gelerek hücrenin organellerini meydana getirmeliydiler.
Aralarına hiçbir yabancı madde, zararlı molekül, işe yaramaz
protein zinciri de karışmamalıydı. Sonra bu organeller son
derece uyumlu ve bağlantılı bir biçimde, bir plan ve düzen
içerisinde biraraya gelip, bütün gerekli enzimleri de yanlarına
alıp bir zarla kaplanmalı, bu zarın içi de bunlara ideal
ortamı sağlayacak özel bir sıvıyla dolmalıydı.
İşte tüm bu imkansız olaylar gerçekleşseydi bile meydana
gelen molekül yığını yine de canlanamazdı.
Araştırmalar göstermiştir ki, hayatın başlaması için yalnızca
canlılarda bulunması gereken maddelerin biraraya gelmiş
olması yeterli değildir. Yaşam için gerekli tüm proteinleri
toplayıp bir deney tüpüne koysak yine de bir canlı elde
etmeyi başaramayız.
Çünkü yaşam, organizmayı oluşturan parçaların ya da moleküllerin
birarada bulunmasından çok daha öte, metafizik bir kavramdır.
Yaşam, Allah'ın "Hayy" (Hayat sahibi) sıfatının bir yansımasıdır.
Ancak O'nun dilemesiyle başlar, sürer ve sona erer. Herşey
gibi yaşam da Allah'ın tek bir "ol" emri ile olur.
Evrim teorisi, canlılık için gerekli malzemenin oluşmasını
da, bir araya gelişini de açıklayamamaktadır, canlılığın
nasıl başladığını da...
Biz yine de bir an için bu imkansızları kabul edelim; milyonlarca
yıl önce, yaşamak için her türlü malzemeyi elde etmiş bir
hücrenin meydana geldiğini ve bir şekilde "hayat sahibi"
olduğunu varsayalım. Ancak evrim yine çökmektedir: Bu hücre
bir süre yaşamını sürdürse bile, sonunda ölecek ve öldükten
sonra ortada hiçbirşey kalmayacak, herşey en başa dönecektir.
Çünkü genetik sistemi olmayan bu ilk canlı hücre kendini
çoğaltamayacağı için ölümünden sonra geriye yeni bir nesil
bırakamayacak, canlılık da bunun ölümüyle birlikte sona
erecektir.
Genetik sistem ise yalnızca DNA'dan ibaret değildir. DNA'dan
bu şifreyi okuyacak enzimler, bu şifrelerin okunmasıyla
üretilecek mRNA, mRNA'nın bu şifreyle gidip üretim için
üzerine bağlanacağı ribozom, ribozoma üretimde kullanılacak
aminoasitleri taşıyacak bir taşıyıcı RNA ve bunlar gibi
sayısız ara işlemleri sağlayan son derece kompleks enzimlerin
de aynı ortamda bulunması gerekir. Ayrıca böyle bir ortam,
ancak hücre gibi, gerekli tüm hammadde ve enerji imkanlarının
bulunduğu, her yönden izole edilmiş ve tamamen kontrollü
bir ortamdan başkası olamaz...
Sonuçta bir organik madde, ancak bütün organelleriyle birlikte
tam teşekküllü bir hücre olarak var olduğu takdirde kendini
çoğaltabilir. Bu da hücrenin, inanılmaz derecedeki kompleks
yapısıyla, "bir anda" var olması anlamına gelmektedir.
Peki kompleks bir yapının, "bir anda" var olmasının anlamı
nedir?
Bu soruyu bir de şöyle bir örnekle soralım. Hücreyi kompleksliği
itibarıyla gelişmiş bir arabaya benzetebiliriz. (Hatta hücre,
motoru ve tüm teknik donanımına rağmen arabadan çok daha
kompleks ve gelişmiş bir sistem içermektedir.) Şimdi soralım:
Bir gün balta girmemiş bir ormanın derinliklerinde bir geziye
çıksanız ve ağaçların arasında son model bir araba bulsanız
ne düşünürsünüz? Acaba ormandaki çeşitli elementlerin milyonlarca
yıl içinde tesadüfen biraraya gelerek böyle bir ürün ortaya
çıkardığını mı düşünürsünüz? Arabayı oluşturan tüm hammadde;
demir, plastik, kauçuk vs. topraktan ya da onun ürünlerinden
elde edilmektedir. Ama bu durum sizi bu malzemelerin "tesadüfen"
sentezlenip, sonra da biraraya gelerek sonuçta ortaya böyle
bir araba çıkardıklarını düşündürür mü?
Elbette ki, aklından zoru olmayan her insan, arabanın bilinçli
bir dizaynın, yani bir fabrikanın ürünü olduğunu düşünecek,
bunun ormanda ne aradığını merak edecektir.
Tekrar hücreye dönersek, şunu söyleyebiliriz: Kompleks
bir yapının durup dururken, bir anda bir bütün olarak ortaya
çıkması, onun bilinçli bir varlık tarafından yaratıldığını
gösterir. Hele hücre kadar karmaşık bir yapıda, bu durum
apaçık ortadadır. İşe yarar anlamlı bir proteinin tesadüfen
oluşma ihtimali sıfırken, bu hayali proteinlerin binlerce
değişik çeşitinden milyonlarcasının biraraya gelip hücreyi
oluşturmasının ne derece imkansız olduğunu ifade edebilecek
bir kelime bulmak oldukça zordur.
Üstelik imkansızlıklar zinciri burada bitmemekte devam
etmektedir. İnsan vücudu için gerekli olan milyonlarca proteinin
tesadüfen oluştuğunu ve tesadüfen aynı noktada biraraya
yığıldığını varsaysak bile, bunun bir gökdelenin taşının,
çimentosunun, yapı malzemelerinin bir arsaya yığılmasından
daha öte bir anlamı yoktur. Bütün bu malzemelerin son derece
karmaşık bir plan ve proje çerçevesinde, son derece ölçülü,
hesaplı, düzenli, akılcı ve kontrollü bir şekilde, ve bir
emir-komuta zinciri içerisinde biraraya getirilmesi sonucunda
bir gökdelen inşa edilebilir.
Ama insanlar vardır ki, gökdelenleri gördüklerinde "kim
tarafından inşa edilmiş" sorusunu sorarlar da, canlılara
gelince "hangi tesadüf sonucunda oluşmuş" diye merak ederler.
Bu gerçekten de anlaşılması zor bir körlüktür. Bunu anlamak,
ancak Kuran'da verilen bilgiyle mümkün olur. Çünkü Kuran'da
bildirildiğine göre, bazı insanlar vardır ki, "kalbleri
vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla
görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar
gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır."
(Araf Suresi, 179)
Ayetin ifadesiyle, hayvandan daha aşağı olan bu yaratıkların,
gözleri önünde duran bunca açık gerçeği görememeleri ve
Yaratıcılarını inkar etmeleri Allah'ın mucizelerinden bir
mucizedir. Ve diğer mucizeler gibi hayret vericidir. Bu
yüzden insanın inkar etmesi iman etmesinden çok daha olağanüstü
ve şaşırtıcı bir durumdur. Nasıl ki dünyanın, güneşin ve
tüm evrenin yaratılması Allah'ın sınırsız kudret ve ilminin
bir göstergesiyse, etrafını saran sayısız deliller arasında
inkarcı bir adamın yaratılması da Allah'ın herşeye gücünün
yettiğinin bir başka göstergesidir:
Eğer şaşıracaksan, asıl şaşkınlık konusu
onların şöyle söylemeleridir: "Biz toprak iken mi, gerçekten
biz mi yeniden yaratılacağız?" İşte onlar Rablerine karşı
inkâra sapanlar, işte onlar boyunlarına (ateşten) halkalar
geçirilenler ve işte onlar -içinde ebedi kalacakları- ateşin
arkadaşları olanlardır. (Rad Suresi,5)
DİĞER BAZI ÇELİŞKİ ÖRNEKLERİ
Bilim dünyası, canlı hücresinin insanoğlunun karşılaştığı
en kompleks yapı olduğu yönünde ortak bir görüşe sahiptir.
Bir benzetmeye göre, bağımsız yaşayabilme özelliğine sahip
en basit canlı organizma olan bir prokaryot bakteri hücresi
bile öyle bir minyatür karmaşıklığa sahiptir ki, uzay mekiği
bunun yanında daha geri bir teknoloji ürünü olarak kalır.
Şimdi imkansızı bir an için kabul edelim, bir an için hücrenin
tesadüfen oluşabildiğini varsayalım ve bu varsayımın ne
denli makul olduğu sorusu üzerinde düşünelim. Bu durumda;
etrafımızda gördüğümüz ve hücreden çok daha basit yapılara
sahip olan sayısız eşya ve aracın birçoğunun (hücre tesadüflerle
oluşmaya çırpınırken) yine tesadüflerle binlerce kez daha
kolay bir şekilde oluşması gerekirdi. Çünkü, en temel mantık
kurallarına göre, karmaşık bir şeyin rastlantılarla oluşması,
çok daha karmaşık bir şeyin rastlantılarla oluşmasından
çok daha kolaydır. Eğer bu en kompleks yapı bile kendi kendine
oluşabiliyorsa, aynı ortamda bundan daha basitlerinin çok
daha rahatlıkla ve çok daha fazla sayıda oluşmuş olmaları
gerekirdi. Dolayısıyla, bir an için tesadüflerin gücü olduğunu
farzetsek, ilkel ortamda bir televizyonun, bir arabanın,
bir mikroçipin ya da bir walkman'in hiçbir üretici zihin
olmadan raslantı eseri oluşma ihtimali, teorik olarak bir
hücrenin tesadüfen oluşma ihtimalinden çok daha fazladır.
(Kuşkusuz, gerçekte hücre de dahil hepsi için tesadüfen
oluşma şansı sıfırdır, bu tümüyle hayali bir örnektir.)
Bir başka çelişki üzerinde düşünelim.
Canlı hücrenin varolması ve çoğalıp neslini sürdürmesi
için hem büyük bölümü proteinlerden oluşmuş parçalarının
hem de kalıtımını sağlayacak DNA'sının aynı anda birarada
bulunmaları gerekir dedik. Bir an için hem proteinlerin
ve bunlardan oluşan enzim, organel, hücre zarı, vs.'nin
hem de DNA'nın tesadüflerle yanyana oluştukları gibi çılgınca
bir fikri kabul ettiğimizi varsayalım... Ancak bu bile hücrenin
oluşması için yeterli değildir. Çünkü ortada büyük bir tehlike
vardır; DNA'nın sözkonusu proteinlere kesinlikle değmemesi
gerekmektedir. Çünkü biraraya geldiklerinde, DNA asit, proteinler
de baz etkisi gösterecek ve anında reaksiyona girip birbirlerini
yok edeceklerdir. Bu nedenle, DNA nükleotidleri ve proteinler,
evrimciler tarafından "ilkel çorba" olarak adlandırılan
hayali ortamda bir şekilde oluşmuş olsalar bile daha ileri
bir aşamaya gidemeden birbirlerini tuza çevireceklerdi.
İşin bir diğer mucize yönü de şudur: Bir asitle bir baz
yanyana geldiklerinde reaksiyona girmeleri doğalken, bu
ikisi hücrede mükemmel bir işbirliği ve uyum içinde birarada
faaliyet gösterirler. Üretimi sağlarlar. Oysa hücre dışındaki
serbest ortamda biraraya gelmeleri her ikisi için de yıkım
olacaktır.
Ancak bu sistem, her zaman olduğu gibi tüm detaylarıyla
planlanmış, her türlü tedbir düşünülmüştür. DNA molekülleri,
hücrenin en sağlam bölümü olan çekirdeğe yerleştirilmiş
ve ortamdaki zarar verebilecek yapılardan özel ve hassas
yöntemlerle izole edilmiştir. Kopyalanma gibi işlemler esnasında
DNA ve enzim proteinlerinin teması da o derece kontrollü
ve ölçülü bir düzende gerçekleşir ki iki taraf da hasar
görmediği gibi olabilecek en yüksek verim elde edilir.
MOLEKÜLLERİN BİLİNCİ YOKTUR?
Yazarları evrimci olan biyoloji kitaplarında bile sürekli
olarak vurgulanan ortak bir konu vardır: Buraya kadar anlattığımız
olaylardaki elemanların büyük bir şuurla hareket ediyor
oluşları. Biz de buraya kadar birçok yerde gerek hücre,
gerek DNA veya RNA, gerek enzimler, gerekse organeller için;
"okur", "karar verir", "seçer", "denetler", "düzeltir",
... gibi fiiller kullandık. Açıktır ki, bu fiiller ancak
ve ancak bilinç, akıl ve irade sahibi varlıkların gerçekleştirebileceği
fiillerdir. Halbuki buraya kadar sözkonusu olan varlıklar,
hiçbir şekilde düşünme, karar verme, akletme gibi özelliklere
sahip olmayan çeşitli atomlar ve moleküllerden ibarettir.
Önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi, değişik moleküllerin
değişik oranlarda birleşmesinden meydana gelmiş hücrenin,
ne kadar karmaşık ve harika bir yapıya sahip olursa olsun,
akıl ve bilinç sahibi olması mümkün değildir. Dolayısıyla
bu hücrenin ya da herhangi bir parçasının istemesi, karar
vermesi, kararını uygulamaya geçirmesi, kontrol etmesi,
gibi bir durum da hiçbir şekilde söz konusu olamaz.
İşte bu nedenle de, hücredeki parçacıkların bilinçlerine
ve akıllarına atıfta bulunan, "karar verir", "denetler",
"düzeltir" gibi ifadeler, gerçekte bu parçacıkları Yaratan'a
atıfta bulunmaktadırlar.
Örneğin, "bu kitap şunu anlatmak istiyor" dediğimizde,
bellidir ki kastedilen o kitabın yazarının anlatmak istediğidir.
Yoksa bu ifadeden, kitabın bizzat kendisi, sayfaları ve
mürekkebiyle, düşünmüş de birşeyler anlatmak istiyor gibi
bir anlam çıkmayacağı açıktır. (Böyle bir anlam çıkarmak
ise, o kişinin akıl sağlığında ciddi bir bozukluk olduğunun
belirtisidir.)
Aynı şekilde, kitabın pekçok yerinde kullandığımız; "ister",
"karar verir", "hesaplar" gibi ifadeler de olayların tarif
ve tasvirini pratik hale getirmek için seçilmiş yakıştırma
ifadelerdir. Kelimelere amaçlanan anlamları dışında yanlış
anlamlar yüklemek, insanı köklü yanılgılara sürükler. Belli
ki isteyen, karar veren irade, bu bilinçsiz molekül yığınları
değildir. Bu özellikler, ancak bu molekül yığınlarına böyle
şuurlu, hesaplı hareketleri yaptıran ve bunları yaptıkları
işe uygun olarak yaratan gücün, yani Allah'ın kendisine
ait özelliklerdir. İsteyen de, karar veren de, yaptıran
da Allah'tır.
Bu tür kavramlarla uzaktan yakından ilgisi kurulamayacak
maddelerin böyle olağanüstü işler gerçekleştirmeleri, insanın
bunların arkasındaki gerçek güç ve akıl sahibini daha kolay
ve rahat farkedebilmesi içindir.
Buraya kadar anlattıklarımız, hücrede ve insan bedeninde
gerçekleşen mucizelerden sadece birkaçıdır. Bunları gören
vicdanlı bir insan, kendi yaratılışındaki mükemmelliği fark
edebilir ve Allah'ı tanıyarak O'na yaklaşabilir. Buna karşın,
ilkel bir zihin seviyesinde yaşayan insanlar; "bunlar nasıl
oluyorsa oluyor, ben cebime girene, boğazımdan geçene bakarım"
şeklindeki bakış açılarını koruyacaklardır muhakkak.
Oysa bilinç ve vicdan sahibi bir insan; bu mükemmel sistemin
neden, niçin var edildiği, bunları kimin yaptığı sorusunu
soracaktır. Böyle bir sistemin insan vücudunda trilyonlarca
hücrenin herbirinde teker teker işlemesinin tek bir amacı
vardır: İnsanın, Allah'ın sonsuz aklını, ilmini, gücünü,
yaratışındaki sonsuz mükemmelliği ve kendi üzerindeki yakın
takibini farkedip anlayabilmesi... İnsan anlamalıdır ki;
O'nun izni ve bilgisi olmaksızın, değil bir insanın yürümesi
veya konuşması, o insanın tek bir hücresinin içindeki bir
molekül parçasının hareketi bile söz konusu olamaz.
Tek bir hücreye 5 milyar bilginin sığdırılması, dünyada
başka hiçbir mucize olmadığını varsaysak bile, bilinçli
ve vicdanlı kişi açısından iman etmek için yeterli bir delildir.
Ancak yine aynı delil; kendisine böyle bir bilgi geldikten
sonra Allah'tan yüz çevirenlerin kıyamet günü azaba sürüklenmeleri
için bu kez aleyhlerinde bir delil olacaktır.
Kaldı ki sonsuz merhamet sahibi olan Allah, sonsuz delillerini
yalnızca bu küçücük hücrede değil evrenin her noktasında
sergilemektedir. İman eden, bu delillerin çokluğuyla hidayetini
güçlendirebilir. İnkar eden ise, tümünü inkar etmiş olmanın,
onları "boş ve batıl" saymanın cezasını çekecektir. Bir
ayette, şöyle denir:
Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında
bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin
zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o inkâr
edenlere." (Sad Suresi, 27) |