|
DNA'DAKİ YARATILIŞ MUCİZESİ
CANLILIĞIN BİLGİ KAYNAĞI
DNA
Gelişen
bilimin ortaya çıkardığı tablo, canlıların asla tesadüflerle
ortaya çıkamayacak kadar kusursuz bir düzenliliğe ve son derece
kompleks bir yapıya sahip olduğudur. Bu ise canlıların üstün
bir güç ve bilgi sahibi olan bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarının
delilidir. Örneğin son dönemde, İnsan Genomu Projesi vesilesi
ile gündemde olan insan genindeki kusursuz yapı, yani Allah'ın
eşsiz yaratması bir kere daha gözler önüne serilmektedir.
Amerika'dan Çin'e kadar birçok ülkeden bilim adamları, 10
yıldır DNA'da yer alan 3 milyar kimyasal harfi okumak ve sıralarını
belirlemek için uğraştılar. Ve bunun sonucunda, insan geninde
yer alan bilgilerin %85'i doğru olarak dizilebildi. Bu her
ne kadar heyecan verici, önemli bir gelişme olsa da, İnsan
Genomu Projesi'nin başında bulunan Dr. Francis Collins'in
de "İnsanın kullanım kılavuzunda ilk defa bir bölümü tamamlayabildik"
sözleriyle belirttiği gibi, DNA'daki bilginin deşifresi için
henüz ilk adım atılmıştır.
Bu bilginin deşifresinin neden bu kadar uzun sürdüğünü anlayabilmek
için DNA'ya sığdırılan bilginin genişliğini ve fonksiyonlarını
anlamak gerekir.
DNA'NIN SIR DOLU YAPISI
Teknolojik bir ürünün veya tesisin yapımı ve yönetiminde
insanoğlunun yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübe ve bilgi
birikimi kullanılır. Dünyanın en ileri ve karmaşık tesisi
olan insan vücudunun inşası için gereken bilgi ve tecrübe
ise DNA'da saklıdır. DNA, hücre çekirdeğinde titizlikle korunan
oldukça büyük bir moleküldür ve bu molekül insan vücudunun
bir nevi bilgi bankasıdır. DNA'da korunan bilgiler, insanın
saç ve gözlerinin renginden, boyunun uzunluğuna kadar tüm
fiziksel özellikleri ile birlikte, hücrelerde ve vücutta meydana
gelen binlerce farklı olayı ve sistemi de kontrol eder. Örneğin,
insanın kan basıncının alçak, yüksek veya normal olması bile
DNA'daki bilgilere bağlıdır.
Burada vurgulanması gereken önemli nokta, daha ilk insandan
itibaren milyarlarca insanın hücresinde yer alan trilyonlarca
DNA'nın şimdiki mükemmellik ve karmaşıklığıyla birlikte varolageldiğidir.
Akıllara durgunluk veren yapı ve özellikleriyle, böyle bir
molekülün, evrimcilerin öne sürdüğü gibi tesadüfler sonucu
oluşmasının ne derece mantık dışı olduğunu ilerleyen satırları
okudukça sizler de daha net göreceksiniz.
İNSAN HÜCRESİNDEKİ CİLTLERCE BİLGİ
DNA'da kayıtlı bulunan bilgi pek hafife alınacak gibi değildir.
Öyle ki, insanın tek bir DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi
sayfasını veya başka bir deyişle yaklaşık 1000 kitabı dolduracak
miktarda bilgi bulunur. Dikkat edin; tam 1.000.000 ansiklopedi
sayfası veya 1000 kitap... Yani, her bir hücrenin çekirdeğinde,
insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon
sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır.
Bir benzetme yapmak istersek, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden
birisi olan 23 ciltlik "Encyclopedia Britannica"nın bile toplam
25 bin sayfası vardır. Bu durumda, karşımıza inanılmaz bir
tablo çıkar. Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok daha
küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi
içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde
bir bilgi deposu saklı durmaktadır. Bu da yaklaşık 1000 ciltlik,
dünyada başka eşi, benzeri olmayan dev bir ansiklopedi demektir.
Her gün, 24 saat boyunca, hiç durmadan, her saniyede insanın
gen bilgilerinden bir tanesi okunacak olsa, bu işlemin tamamlanması
için 100 yıl geçmesi gerekmektedir. DNA'daki bilginin kitap
haline getirildiğini varsaydığımızda ise, bu kitapları üst
üste koyduğumuz takdirde, kitapların yüksekliği 70 metreye
erişecektir. Yapılan tesbitlere göre ise, bu dev ansiklopedi
yaklaşık 3 milyar farklı "konu"da bilgiye sahiptir. Eğer DNA'daki
bilgileri kağıt üzerine yazılı hale getirseydik, kağıtların
uzunluğu Kuzey Kutbu'ndan Ekvator'a kadar uzanacaktır.
| Tek
bir DNA molekülünde 1000 kitabı dolduracak kadar bilgi
bulunur. A,T,C ve G harfleriyle sembolize edilen bir
tür alfabe ile insanın bütün özellikleri şifrelenmiştir.
|
Bu örnekler, DNA'nın ne kadar muuzzam bir bilgiye sahip olduğunun
bir göstergesidir. Peki ama, nasıl olur da, bir molekülün
bilgi sahibi olmasından söz edebiliriz? Çünkü, burada sözünü
ettiğimiz bir bilgisayar veya kütüphane değil, yalnızca protein,
yağ ve su moleküllerinden oluşan, milimetreden yüzbinde biri
küçüklüğünde bir et parçasıdır. Bu küçücük et parçasının içinde,
değil milyarlarca bilgi, tek bir bilginin var olması ve onun
bu bilgiyi muhafaza etmesi bile son derece hayret verici bir
mucizedir.
Günümüzde, bilginin saklandığı en ileri teknoloji bilgisayarlardır.
Bundan 30 yıl önce, oda büyüklüğündeki bir bilgisayarın sahip
olabildiği bilgiyi, bugün küçük "disk"ler saklayabilmektedir...
İnsan zekasının asırlardır edindiği bilgi birikimi ve yıllar
süren çabaları sonucunda geliştirdiği bu son teknoloji bile
daha tek bir hücre çekirdeğinin bilgi saklama kapasitesine
uzaktan yakından ulaşabilmiş değil. Böyle muazzam bir kapasiteye
sahip olan DNA'nın küçüklüğünü yansıtması açısından, ünlü
mikrobiyoloji profesörü Michael Denton'ın yaptığı şu karşılaştırma
sanırız yeterlidir:
Bugüne kadar yaşamış, gelmiş geçmiş
her canlı türünün bütün özellikleri bilgi olarak DNA'ya yüklense
toplam DNA hacmi bir çay kaşığının ancak küçük bir kısmını
doldururdu. Dahası geriye şu ana kadar yazılmış bütün kitapları
saklayabilecek kadar boşluk kalırdı.1
Gözle göremediğimiz, çapı milimetrenin milyarda biri büyüklüğünde
olan, atomların yanyana dizilmesiyle oluşmuş bir zincir, acaba
böyle bir bilgiye ve hafızaya nasıl sahip olabilir? Bu soruya
şunu da ekleyin: Vücudunuzdaki 100 trilyon hücreden her biri
bir milyon sayfayı ezbere biliyorken, acaba siz zeki ve şuurlu
bir insan olarak hayatınız boyunca kaç ansiklopedi sayfası
ezberleyebilirsiniz? Daha da önemlisi, hücre bu bilgileri
kusursuzca, son derece koordineli ve planlı bir şekilde ve
asla hata yapmadan ilgili yerlerde kullanır. Hatta daha insan
var olmadan önce, hücreleri faaliyet halinde onu inşa etmeye
başlamıştır bile…
 |
Çekirdekteki
DNA molekülü kromozom adlı özel kılıflarda paketlenir.
Tek hücrede bulunan kromozomlarda paketlenen
DNA molekülünün toplam uzunluğu 1 metreyi bulur.
Kromozomun toplam kalınlığı ise 1 nanometre
yani milimetrenin milyarda biri kadardır. Yaklaşık
1 metre uzunluğundaki DNA molekülü bu küçücük
bölgeye nasıl paketlenebilir? DNA molekülü kromozom
paketleri aslında çok daha küçük özel ambalaj
sistemlerinden oluşur. DNA molekülü önce adeta
bir ipin makaraya sarılması gibi sıkı sıkıya
histon adlı özel proteinlere sarılır. Bu histon
makaralara sarılmış DNA bölümleri nükleozom
olarak adlandırılır. Bu nükleozom bölümleri
DNA’nın korunması ve zarar görmemesi için özel
olarak dizayn edilmiştir. Nükleozomlar ucuca
eklendiğinde kromatinleri oluştururlar. Kromatinde
iyice birbirine sarılıp kıvrılarak yoğun yumaklar
meydana getirirler. Ve böylece DNA molekülü
kendi uzunluğunun milyarda biri kadar küçük
olan bir yere muhteşem bir yaratılışla sığdırılmış
olur. |
|
İNSANIN YAPITAŞI HÜCRELER…
Bir yumurtanın spermle döllenmesi, yeni bir insan hayatının
ilk başlangıcıdır. Milyonlarca sperm, yumurtayı döllemek için
birbiriyle yarışır ve sonuçta bir tanesi başarılı olur. Ancak
bu şansa veya tesadüfe dayalı bir yarış değildir, her aşaması
Allah tarafından kaderde tespit edilerek yaratılmıştır. Allah
bir ayetinde bu gerçeği insanlara şöyle bildirir:
Sizleri biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek
misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz
mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı biz miyiz?
(Vakıa Suresi, 57-59)
Babanın sperm hücresi, annenin yumurta hücresini döllediğinde,
doğacak bebeğin bütün kalıtsal özelliklerini belirlemek üzere
babanın ve annenin genleri birleşir. Bu binlerce genden her
birinin özel bir işlevi vardır. Saç ve göz rengini, yüzünün
biçimini, iskelet çatısındaki, iç organlardaki, beyin, sinirler
ve kaslardaki sayısız ayrıntıyı belirleyen genlerdir.
Sperm ile yumurta birleştiklerinde oluşan bu hücre ile beraber,
insanın hayatının sonuna kadar her hücresinde şifresini taşıyacağı
DNA molekülünün de ilk kopyası oluşmuş olur.
Döllenmiş yumurta dediğimiz o ilk hücrenin, bir insana dönüşmek
için, çoğalması gereklidir ve bunun bilincinde, yüksek bir
şuurla hücre bölünmeye karar verir. Bu yüksek şuur kendini
bir sonraki aşamada da belli eder. Hücreler bölündükçe başkalaşır
ve vücutta bulunması gereken bölgelere giderler. Birbirinin
aynı hücrelerden oluşan bir et yığını değil de, bir kısmı,
örneğin göz hücresi olup tam olması gerektiği yere, bir kısmı
kalbi oluşturup göğüs kafesindeki yerine gider veya deri hücresi
olarak bütün vücudu kaplar. Tüm hücreler, oluşturacakları
dokunun gerektirdiği kadar çoğalır ve bu dokular da gerekli
yapıyı oluşturmak üzere yanyana gelerek organları oluşturmaya
başlarlar.
Bu başkalaşım ve yapılanma koordinasyonu DNA molekülü tarafından
sağlanır. Şunu unutmamak gerekir ki DNA, ne en son teknolojiyle
donatılmış laboratuvarlarda çalışan bir biyokimyager, ne de
saniyede trilyonlarca işlem yapabilen bir süper-bilgisayardır.
DNA, karbon, fosfor, azot, hidrojen ve oksijen gibi atomlardan
oluşan bir moleküldür.
Şimdi düşünelim ve kendi kendimize soralım: İnsan vücudunda
bulunan trilyonlarca hücre, bölünerek birbirinden çoğalıyor.
Ancak her hücredeki farklı gen farklı zamanlarda aktive oluyor
ve bu şekilde hücrelerde başkalaşım sağlanıyor. Diğer bir
deyişle, ilk hücreden sonra bölünerek çoğalan her hücrede,
tüm genetik bilgi vardır; yani her hücre aslında kalp kası,
deri, alyuvar veya vücudun herhangi başka bir dokusunu üretme
yeteneğine sahiptir. Her hücre o vücut için tam bir DNA tarifine
sahip olsa da, gelişmenin farklı aşamalarında ve farklı organlarda
sadece bazı genler aktiftir. Örneğin, böbrek oluşum ve fonksiyon
kodları her hücrede bulunur; ancak sadece ilgili genler, gelişme
sırasında, belirli zamanlarda, bu organda aktif olur. Benzer
olarak, belli enzimler-örneğin, glükoz 6-fosfat esas olarak
karaciğerde bulunur, fakat diğer organların her hücresi bu
proteinin tarifine sahiptir, ama asla bu proteinin üretimini
yapmaz. Örneğin göz hücresi bu enzimi üretmez, göz için gerekli
olanları üretir; sinir hücreleri, beyin ve organlar arasında
gidip gelen uyarı ve emirleri taşıyacak, karaciğer hücreleri
toksinleri zararsız hale getirecek ve yağ hücreleri zayıf
dönemler için yiyeyecek depolayacak şekilde uzmanlaşırlar;
hiçbiri mide ile ilgili enzimleri üretme hatasına düşmez.
Peki bu kusursuz işbölümünü kim yapmaktadır? Hücrelere bölünme
ve bölündükten sonra farklı konularda uzmanlaşma emrini kim
vermektedir? Dahası, tüm hücreler itaat şuuruna nasıl sahiptirler
ve kimi dinleyerek böylesine kusursuz bir disiplin ve organizasyon
içinde çalışmaktadırlar? Bunların hiçbirinin tesadüfen gelişen
olayların sonucunda oluşmuş tesadüfi sistemler olmadığı son
derece açıktır.
Hücrelerin sadece doğru zamanda doğru yerde bulunmaları ve
doğru genleri aktif hale getirmeleri ile de bu kusursuzluk
bitmemektedir. Hücreler aynı zamanda yaşamın doğru safhasında,
doğru miktarlarda bulunmalıdırlar. Bazı "bakım" genleri, hemen
hemen bütün hücrelerde, her zaman çalışır. Diğer genler, sadece
bazı hücrelerde, kişinin yaşamındaki tek uygun, kritik bir
dönemde, birkaç saatten az işlevini yapar, sonra bir daha
çalışmak üzere bekleme moduna geçer. Örneğin emzirme sırasında
süt üretimi genler tarafından hızlandırılır. Mevcut bilgi,
uygun zamanda, uygun miktarda ve uygun yerde harekete geçirilir.
DNA'da saklı milyarlarca bilginin bu kadar şuurlu, planlı,
iradeli, hesaplı ve akılcı idaresi ve kullanımı evrimcilerin
"tesadüf" iddiaları ile kesinlikle açıklanamaz. Dünya üzerinde
hiçbir sistem, en basiti dahi tesadüfen oluşamazken, mikroskobik
bir alanda gerçekleşen olağanüstü planlı ve organize olayların
nedeni olarak tesadüfleri görmek büyük bir mantık çöküntüsüdür.
Nitekim evrimciler de hücrelerdeki bu başkalaşıma ve kusursuz
görev dağılımına bir açıklama getirmekten çok uzak olduklarını
kabul etmektedirler. Evrimci mikrobiyoloji profesörü Ali Demirsoy
şu itirafta bulunur:
Özünde, döllenmiş bir yumurtadan çok
değişik yapıda ve işlevde birçok hücre grubunun meydana gelmesi
şimdiye kadar doyurucu bir şekilde açıklanamamıştır.2
Tüm bu olağanüstü olayların, tesadüflerin veya hücrenin eseri
olamayacağı açıkca ortadadır. Peki, hücrede meydana gelen
bu olayları yöneten, belli bir amaca yönelik olarak yaratan,
milyarlarca bilgiyi, gözle görülmeyecek kadar küçük bir alana
sığdıran akıl ve güç kime aittir?
HÜCREDEKİ AKIL
Bu durumda şunu kabul etmek gerekir ki, midedeki ya da kulaktaki
herhangi bir hücre insandan kat kat daha bilgili olduğu ve
bu bilgiyi en doğru ve en kusursuz şekilde değerlendirebildiği
için insandan çok daha akıllıdır.
Peki bu aklın kaynağı nedir? Nasıl olur da insan vücudundaki
100 trilyon hücrenin herbiri ayrı ayrı böylesine inanılmaz
bir akla, bilgiye ve beceriye sahip olabilir? Bunlar sonuçta
atomlardan oluşmuş ve bilinci olmayan yapılardır. Önümüze
tüm elementlerin atomlarını alıp farklı biçimlerde ve sayılarda
birbirlerine bağlayarak milyonlarca farklı molekül oluştursak,
yine de akıl elde edemeyiz. Bu moleküllerin büyük, küçük,
basit ya da karmaşık olması da birşey değiştirmez. Sonuçta,
bilinçli olarak bir işi organize edip başaracak bir zihin
asla ortaya çıkmaz.
O zaman nasıl oluyor da, belli sayıdaki akılsız ve bilinçsiz
atomun belli şekillerde dizilmesinden meydana gelen DNA molekülü
ve onunla uyumlu olarak çalışan enzimler bilinçli birçok işler
yapıp, hücredeki sayısız karmaşık ve farklı işlemleri kusursuz
ve mükemmel olarak organize edebiliyorlar? Bunun cevabı çok
basittir; akıl, bu moleküllerde ya da bunları içinde barındıran
hücrede değil, bu molekülleri bu işleri yapacak şekilde programlanmış
olarak var edenin Kendisi'ndedir. Kısaca akıl eserde değil,
o eseri yaratanda bulunur.
 |
Bir gün kağıt üzerinde “hiçbir
şey tesadüfen oluşamaz” yazısını görseniz bu
yazının mürekkebin dökülmesi ile oluştuğunu
düşünmezsiniz. Akıl sahibi her insan bu yazıyı
yazan birinin olduğunu düşünecektir. Evrimcilerin
DNA daki bilginin oluşumu ile ilgili iddiaları
ise, bu yazının tesadüfen oluştuğunu iddia
etmekle kıyas dahi edilemeyecek kadar büyük
bir mantık bozukluğudur. |
|
En gelişmiş bilgisayar bile, onu en ince ayrıntısına dek
dizayn eden, tasarlayan, onu çalıştıracak programları yazıp
ona yükleyen ve kullanan bir akıl ve zekanın ürünüdür. Aynı
şekilde, hücre de, içindeki DNA ve RNA'lar da, bu hücrelerden
oluşan insan da, kendilerini ve yaptıkları işleri yaratanın
eserinden başka birşey değildirler. Eser ne kadar mükemmel,
kusursuz ve etkileyici olursa olsun, akıl her zaman o eserin
sahibindedir.
Masanızın üzerindeki deftere yazılmış tek bir anlamlı cümle
dahi görseniz, bunun yazarının kim olduğunu merak edersiniz.
Defter ile kalemin veya mürekkebin tesadüfen bir araya gelerek,
rüzgarın etkisiyle bu cümleyi yazdığını kesinlikle düşünmezsiniz.
DNA'da ise milyarlarca bilgi söz konusudur ve bu bilgilerin
her biri bir insan için son derece hayati öneme sahiptir.
Peki aynı soruyu neden hücre için sormuyoruz? Defterinizdeki
veya bilgisayarınızdaki bilgiler birileri tarafından oraya
yazılmış ise, bunlardan çok daha üstün ve ileri bir teknolojiye
sahip olan DNA, kim tarafından en mükemmel şekilde tasarlanıp,
yaratılıp, kendisi de ayrı bir mucize olan minicik hücrenin
içine özenle yerleştirilmiştir? Hem de binlerce yıl öncesinden
günümüze kadar hiçbir özelliğini kaybetmeden. Bu satırları
okumanız, görmeniz, nefes almanız, düşünmeniz, kısaca var
olmanız ve varlığınızı sürdürmeniz için her an görev başında
olan bu hücrelerin kim tarafından ve niçin yapıldığını sormaktan
daha önemli ne olabilir sizin için?
Hayatta en çok merak etmeniz gereken, bu sorunun cevabı değil
midir sizce? Gökyüzüne baktığınızda gördüğünüz Güneş'ten,
vücudunuzdaki DNA'larınıza kadar herşeyde muhteşem bir tasarım,
plan ve düzen vardır. Bunların herhangi birini tesadüflerin
eseri saymak ise, kesinlikle kabul edilemez ve ciddiye alınamaz
bir iddiadır.
HİÇBİR TASARIM TESADÜFEN GERÇEKLEŞEMEZ
Mutlaka rastlamışsınızdır; bazı binaların önündeki çiçekler
bazen binanın ismi yazılacak şekilde düzenlenir. Uzaktan veya
tepeden baktığınızda, çiçeklerle binanın veya şirketin adının
yazılı olduğunu hemen fark edebilirsiniz. Bu, çiçeklerin orada
rastgele büyümediklerinin, bahçıvanlar ve peyzaj mimarları
tarafından tasarlanarak düzenlendiklerinin bir göstergesidir.
Siz bahçıvanları bu düzeni yaparken görmemiş olabilirsiniz,
ancak çiçeklerle yazılmış ismi gördüğünüzde bunu anlarsınız.
 |
Bir saatin resimde görülen
parçalarını tasarlayan birinin olduğuna dair
hiç kimsenin kuşkusu yoktur. DNA’daki bilgilerin
kodlanışı ise bir saatin tasarımdan çok daha
ihtişamlıdır. O halda bu bilgilerin tesadüfler
sonucunda şuursuz atomların karar almasıyla
kendiliğinden oluştuğunu iddia etmek büyük bir
yalandır. |
|
Veya arkadaşlarınızla kelime oyunu oynadıktan sonra, harfleri
masanın üzerinde karışık bırakıp gittiğinizi düşünelim. Geri
geldiğinizde masanın üzerindeki harflerle OYUNU BEN KAZANDIM
yazdığını görseniz, bunu yazan birinin olduğunu hemen anlarsınız.
Hiçbir zaman harflerin rastgele yanyana gelerek bu anlamlı
cümleyi tesadüfen oluşturduğunu düşünmezsiniz, aynı bahçedeki
çiçeklerin tesadüfi dizilimlerle binanın ismini yazdığını
düşünmeyeceğiniz gibi. Kısacası, bir yerde bir amaca yönelik
bir tasarım varsa, bunun mutlaka bir tasarımcısı olduğunu
bilirsiniz. Siz bu tasarımcıyı görmemiş olabilirsiniz, ancak
eserinden veya ardında bıraktığı izden onun varlığını ve amacını
anlarsınız.
Bu örneklerle anlatmak istediğimiz şudur: Eğer bir yerde
en ufak bir planlanmışlık varsa, orada mutlaka bir akıl sahibinin
izleri vardır. Hiçbir akıl ürünü tesadüfen oluşmaz. Örneğin
bir dağın üzerine trilyonlarca kez beyaz taşlar yuvarlasanız,
bir binanın isminin tesadüfen oluştuğunu göremezsiniz. Eğer
bir yerde bir kelime, cümle varsa, herkes kabul eder ki, mutlaka
o kelime biri tarafından yazılmıştır. Yazarsız kelime, tasarımcısı
olmayan tasarım olmaz.
İnsanın bedeni ise, bir bina isminden veya "Oyunu ben kazandım"
cümlesinden trilyonlarca kez daha kompleks bir yapıya sahiptir
ve bu karmaşık yapının kendiliğinden ya da "tesadüfen" oluşmuş
olması kesinlikle ve kesinlikle mümkün değildir. Üstelik milyonlarca
yıldır, milyarlarca canlının sahip olduğu trilyonlarca DNA,
hiçbir kusura sahip olmadan, en mükemmel haliyle yazılmakta,
gözle görülmeyecek kadar küçük bir mekana sığdırılmakta ve
en akılcı şekilde kullanılmaktadır. Öyleyse insanı da, onun
hücresini de, DNA'sını da kusursuz ve mükemmel bir şekilde
planlayıp düzenleyen bir Yaratıcı vardır. Bunun aksini iddia
etmek, aklın sınırlarının dışına çıkarak, gerçeklere, akla
ve mantığa saldırmak demektir.
Oysa, ne yazık ki, harflerin kendi kendilerine dizilip üç
küçük kelimeyi bile yazabilmelerinin imkansız olduğunu bir
çırpıda söyleyecek birçok kişi, milyarlarca atomun tek tek
planlanmış bir dizilimle biraraya gelip DNA gibi muhteşem
işler başarabilen bir molekül oluşturmasının "tesadüfler"
sonucu olduğu aldatmacasını itiraz etmeden dinleyebilmektedir.
Tıpkı hipnotize edilen bir kişinin yapılan telkinle, kendisinin
bir kapı, ağaç ya da kertenkele olduğuna itiraz etmemesi,
kabul etmesi gibi...
DNA'daki kusursuz tasarımın örnekleri bunlarla sınırlı değildir.
Bilgilerin DNA'da şifrelenişi çok daha muhteşem ve hayranlık
uyandıracak şekilde tasarlanmıştır…
DNA'NIN ALFABESİ
Hücrenin çekirdeğinde bulunan DNA, sarmal bir yapıya sahiptir.
Bu sarmal yapı açıldığında, DNA, yaklaşık bir metre uzunluğunda
ipince, uzun bir şerit haline gelir. Yaklaşık bir metre uzunluğundaki
DNA'nın, bir küçücük hücre çekirdeğinin içinde paketlenmiş
halde yer alıyor olması ise üzerinde dikkatle durulması gereken
bir konudur.
DNA'da atomların kendine has dizilimi maksimum şifreyi,
minimum alanda taşıyabilecek üstün bir tasarıma sahiptir.
Birbirine geçmiş iki spiral merdivenin her basamağında üç
türlü element bulunur: şeker, fosfat ve DNA'nın şifrelerini
oluşturan azotlu organik baz. Tüm insanlarda malzemelerin
ve fonksiyonların aynı olmasına rağmen, birbirlerinden farklı
olmalarını sağlayan özel şifreler, işte bu azot bazları tarafından
oluşturulur. Dört farklı çeşidi olan bu bazların diziliş sıralarındaki
farklılıklar insanlar arasındaki tüm farklılıkların sebebidir.
Bu baz çeşitleri; Adenin, Guanin, Sitozin ve Timin olarak
adlandırılmıştır. Bazlar belirli bir kurala göre birbirlerine
bağlanır. Bilimadamlarının yeni yeni çözmeye başladığı yabancı
bir lisan gibi, belirli bir kod sistemine göre dizilmiş bu
dört çeşit azotlu organik bazda, biyolojik varlığımızın tüm
şifresi gizlidir.
DNA molekülünü oluşturan bu bazlar, isimlerinin baş harfleri
ile anılırlar; A, T, G ve C. İşte çekirdekteki bilgi bankasında
bilgiler bu şekilde 4 harften oluşan bir alfabe kullanılarak
depolanmıştır.
DNA molekülünün bir bölümü olan herbir gen insan vücudundaki
belli bir özelliği kontrol eder. Boyun uzunluğu, gözün rengi,
burnun, kulağın, kafatasının malzemesi, şekli gibi sayısız
özellik ilgili genlerin emriyle meydana gelir. Bu genlerin
herbirini bir kitabın sayfalarına benzetebiliriz. Sayfaların
üzerinde ise A- T- G- C harflerinden oluşmuş yazılar vardır.
İnsan hücresindeki DNA'larda 200.000 civarında gen bulunur.
Her gen, karşılığı olduğu protein türüne göre, sayıları 1000
ile 186.000 arasında değişen nükleotidlerin özel bir sıralamada
dizilmesinden oluşur. Bu genler insan vücudunda görev yapan
yaklaşık 200.000 civarındaki proteinin kodlarını saklar ve
bu proteinlerin üretimini denetler.
GENLERİN DÜZENLENMESİ
Moleküler biyolojinin en önemli buluşlarından biri, bazı genlerin
bazıları üzerinde daha etkili olduğunun keşfedilmesidir. Bunun
sebebi, genlerin çok komplike bir sıra ile organize olmalarıdır.
Genetik hiyerarşinin temelinde genellikle tekrar eden belirli
işlevlerle görevlendirilmiş genler vardır: hemoglobin yapmak,
saçın uzaması veya sindirim enzimlerinin üretilmesi gibi.
Bu moleküler işçilerin üzerinde "düzenleyici" genler bulunur,
bunlar bu işçi genleri çalıştırır ve durdurur. Örneğin, çocukluk
döneminde hemoglobin geninin çalışmasını durdurur. Hem işçilerin,
hem de "orta dereceli yöneticilerin" üzerinde bir seri ana
kontrol geni bulunur. Bunların kararları düzinelerce, hatta
yüzlerce altbirimi etkiler. Bu genler o kadar hayatidir ki,
embriyo döneminde zarar görmeleri ölümcül olabilir.
Bu, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir bilgidir. Genler,
atomlardan oluşan moleküllerdir. Peki bu moleküller, aralarında
böylesine düzenli bir organizasyonu nasıl kurmuşlardır? Nasıl
olup da, bir molekül bir insanın artık boyunun uzamasını durdurma
kararı alır, bu kararını diğerine iletir, diğeri ise bu kararı
nasıl anlayıp, itaat edip, uygulamaya koyar? Bu disiplinin
kurucusu kimdir? Dahası, milyonlarca yıldır, trilyonlarca
gen, aynı disiplin, itaat, akıl ve şuurla görevini eksiksiz
yerine getirmektedir.
Böyle bir sistemin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek, çok
büyük bir safsatadır. Genleri, en akılcı ve en kusursuz biçimde
programlayan şüphesiz, herşeyin Rabbi olan Allah'tır.
TESADÜFLERLE AÇIKLANAMAYAN DNA
Matematik bugün DNA'da yazılı bilgilerin oluşumunda tesadüfe
yer olmadığını kanıtlamıştır. Değil milyonlarca basamaktan
oluşan DNA molekülünün, DNA'yı oluşturan 200.000 genden tek
bir tanesinin bile tesadüfen oluşabilme ihtimali imkansız
tanımının dahi zayıf kaldığı bir durumdur. Evrimci bir biyolog
olan Frank B. Salisbury bu imkansızlıkla ilgili olarak şunları
söylemiştir:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü,
yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA zincirinde
ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde
dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa, 1000 nükleotidlik
bir dizi, 4 üzeri 1000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük
bir logaritma hesabıyla bulunan bu rakam ise, aklın kavrama
sınırının çok ötesindedir.3
 |
Francis
Crick ve James Watson DNA’daki ihtişamlı yapıyı
keşfederek Nobel Ödülü aldılar. |
|
Yani ortamda bütün gerekli nükleotidlerin bulunduğunu, bunların
aralarında bağlanması için gereken bütün kompleks moleküllerin
ve bağlayıcı enzimlerin hepsinin hazır olduğunu farzetsek
bile bu nükleotidlerin istenen sırada dizilmesi ihtimali 4
üzeri 1000'de 1, diğer bir ifadeyle, 10 üzeri 600'de 1 ihtimal
demektir. Kısaca insan vücudundaki ortalama bir proteinin
DNA'daki şifresinin şans eseri, kendi kendine oluşma ihtimali,
10'un yanında 600 tane sıfır olan sayıda 1'dir. Bu astronomik
olmanın da ötesindeki sayı ise, pratik olarak "0" ihtimal
anlamına gelir. Demek ki böyle bir dizilim ancak akıllı ve
şuurlu bir gücün bilgi ve kontrolü altında gerçekleşmek zorundadır.
Şu anda okumakta olduğunuz yazıyı düşünün. Harflerin (her
harf için farklı bir baskı kalıbı kullanılarak) kendi kendilerine
ve rastgele biraraya gelerek böyle bir yazı oluşturduklarını
iddia eden birisine ne gözle bakardınız? Bu yazı belli ki
akıl ve bilinç sahibi birisi tarafından kaleme alınmıştır.
İşte DNA'daki durum da bundan hiç farklı değildir.
DNA'nın yapısını keşfeden biyokimyacı Francis
Crick, konu üzerinde yaptığı çalışmalardan dolayı Nobel ödülü
aldı. Crick koyu bir evrimci olmasına rağmen DNA'nın mucizevi
yapısına şahit olduktan sonra yazdığı eserinde bu bilimsel
gerçeği şöyle ifade etmiştir: "Bugün sahip olduğumuz bilgiler
ışığında, dürüst bir adamın yapabileceği tek yorum, hayatın
bir mucize eseri olarak ortaya çıktığıdır."4
Crick'e göre hayat kesinlikle dünya üzerinde kendiliğinden
var olamazdı. Görüldüğü gibi DNA üzerinde en uzman kişi bile,
bir evrimci olmasına rağmen, yaratılışta tesadüfe yer vermemektedir.
 |
İnsanda hücrelerindeki 46
kromozom 23 çift halinde bulunur. Her çift kromozom
vücuttaki belirli faaliyetlerin yerine getirmesinden
sorumludur. Bu kromozom çiftlerindeki herhangi
bir bozukluk onarılmaz hasarlar meydana getirir. |
|
DNA'da yer alan bilgilerin ne kadar hassas bir düzen ve dengeye
sahip oldukları gözönünde bulundurulduğunda ise, tesadüfen
oluşumun ne kadar imkansız olduğu daha da iyi anlaşılır. Üç
milyar harften oluşan DNA'daki bilgiler, A-T-G-C harflerinin
birbiri ardına özel ve anlamlı bir sıra içinde dizilmesi ile
oluşur. Ancak bu sıralamada tek bir harf hatasının dahi yapılmaması
gerekir. Ansiklopedide yanlış yazılmış bir kelime ya da harf
hatası önemsenmez, hatta çoğu zaman fark edilmez bile. Buna
karşın, DNA'da herhangi bir basamaktaki, örneğin 1 milyar
719 milyon 348 bin 632'nci basamaktaki bir harfin yanlış kodlanması
gibi bir hata bile, hücre için, dolayısıyla insan için korkunç
sonuçlara yol açabilir. Örneğin çocuklarda görülen hemofili
(kan kanseri) hastalığı bu tip bir yanlış kodlanmanın sonucudur.
Genetik yapıdaki çeşitli bozuklukların neden olduğu birçok
kalıtsal hastalık vardır. Herbiri çok ciddi olabilen bu hastalıkların
tek nedeni, genetik şifredeki milyarlarca harften yalnızca
bir veya birkaç tanesinin yanlış yerde bulunmasıdır. Sözgelimi,
Mongolizm veya Down Sendromu oldukça yaygındır. Nedeni ise
her hücredeki 21. kromozom çiftinde fazladan bir kromozom
bulunmasıdır. Bir diğer örnek ise Huntigton koresidir. Hasta
35 yaşına kadar sağlıklıdır, ama bu yaştan sonra birdenbire
kol, bacak ve yüz kaslarında denetlenemeyen istemsiz kasılmalar
başlar. Tedavisi olmayan bu ölümcül hastalık beyni de etkilediğinden
hastanın belleği ve düşünme yetileri de giderek zayıflar.
 |
21. kromozom çiftinde fazladan
bir kromozom bulunan Down sendromlu bir çocuk. |
|
Tüm bu genetik hastalıkların gösterdiği önemli bir gerçek
vardır; genetik şifre o kadar hassas, dengeli ve kusursuzca
hesaplanarak planlanmıştır ki, bu düzendeki en küçük bir değişiklik
dahi ciddi sorunlar oluşturabilmektedir. Sadece bir harfin
eksikliği veya fazlalığı ölümcül hastalıklara veya hayat boyu
sürecek ciddi sakatlıklara neden olabilmektedir. Dolayısıyla
böylesine hassas bir denge ve düzenin tesadüfen oluştuğunu,
ve evrim teorisinin iddia ettiği gibi mutasyonlar yoluyla
geliştiğini söylemek kesinlikle imkansızdır. Öyle ise, DNA'da
yeralan muazzam bilgi ilk olarak nasıl oluşmuş ve şifrelenmiştir?
Hayatın kökenini tesadüflere dayandıran evrimciler, hayatın
kökeni ile ilgili her soruda yanıtsızdırlar. DNA'nın, yani
genetik şifrenin kökenini sorduğunuzda da her birinden aynı
cevabı alırsınız. Örneğin günümüzün en önde gelen evrimci
biyokimyacılarından olan Leslie E. Orgel, bu soruya şu yanıtı
verir:
Genetik şifrenin kökeninin genel özelliklerini
bile hala anlayabilmiş değiliz... Genetik şifrenin kökeni,
hayatın kökenleri probleminin en şaşırtıcı yönüdür. Sağlam
bir ilerleme gerçekleştirmeden önce asıl olan kavramsal ya
da deneysel bir buluşa ihtiyaç vardır.5
Milyonlarca sayfalık, milyarlarca bilginin tesadüfen yazıldığını
iddia edenler elbetteki bu şekilde cevapsız kalacaklardır.
Nasıl ki her eserin veya her bilginin bir yazarı ve sahibi
varsa, DNA'daki bilginin de bir sahibi ve yaratıcısı vardır;
ve O Yaratıcı, üstün ve güçlü, sonsuz ilim ve akıl sahibi
olan Rabbimiz Allah'tır.
BENZERSİZ BİR YARATILIŞ: DNA'NIN KENDİNİ
EŞLEMESİ
Daha
önce de değindimiz gibi hücreler bölünerek çoğalırlar. Öyle
ki, insan vücudu başlangıçta tek bir hücre iken bu hücre bölünür
ve sonuçta 2-4-8-16-32... oranında bir katlanmayla çoğalır.
Peki bu bölünme işlemi sonucunda DNA'ya ne olur? Hücrede
tek bir DNA zinciri vardır. Halbuki yeni doğan hücrenin de
bir DNA'ya ihtiyacı olacağı açıktır. Bu açığı gidermek için
DNA, her aşaması ayrı bir mucize olan ilginç bir seri işlem
yapar. Sonuçta, hücrenin bölünmesinden kısa bir süre önce
kendisinin bir kopyasını çıkarır ve bunu yeni hücreye aktarır!...
Hücrenin bölünmesi ile ilgili yapılan gözlemlerin gösterdiğine
göre hücre, bölünmeden önce belirli bir büyüklüğe ulaşmak
zorundadır. Bu belirli büyüklük sınırını aştığı anda ise bölünme
süreci kendiliğinden başlar. Hücrenin şekli bölünmeye uygun
şekilde yayvanlaşmaya başlarken, DNA da az önce belirttiğimiz
gibi kendini eşlemeye başlar.
Bunun anlamı şudur: Hücre bir bütün olarak bölünmeye "karar
vermekte" ve hücrenin içindeki farklı parçalar bu bölünme
kararına uygun olarak davranmaya başlamaktadırlar. Hücrenin
böylesine kollektif bir işi başaracak bilince sahip olmadığı
açıktır. Bölünme işlemi, gizli bir emir ile başlar ve başta
DNA olmak üzere hücrenin tümü buna göre hareket eder.
 |
DNA
eşleme işlemi belirli bir nükleotid diziliminde
başlar. Bu özel bölümün adı eşlenme merkezidir.
Bu merkezde DNA’nın sarmal kolları DNA Helikaz
adlı enzim tarafından açılmaya ardından da ayrılmaya
başlar ayrılan kolların tekrar birbirine dolanmaması
için sarmalı sabitleyen özel proteinler görev
alır. Tam o sırada ayrılan kolların arasında
başlangıç primer RNA adlı özel bir RNA
molekülü sentezlenir. Bu molekül eşlenme işlemini
yapacak olan DNA polimeraz enzimine işlemin
başlayacağı yeri gösterir.DNA polimeraz enzimi
ayrılan kolların karşısına gelecek şekilde nükleotidleri
bağlayarak yeni DNA kollarını oluşturmaya başlar.
Eşlenme işlemi her iki kolda da aynı anda ters
yönlerde ilerler. Eşlenme işlemi tamamlandığında
ortaya iki yeni sarmal çıkmış olur. Her iki
sarmalda da birer kol yeni işlenmiştir. |
|
DNA, kendini çoğaltmak için önce karşılıklı iki parçaya ayrılır.
Bu olay oldukça ilginç bir şekilde gerçekleşir. Yapısı sarmal
bir merdivene benzeyen DNA molekülü, bu merdivenin basamaklarının
ortasından fermuar gibi ikiye ayrılır. Artık DNA iki yarım
parçaya bölünmüştür. Her iki parçanın da eksik olan yarıları
(eşlenikleri) ortamda hazır bulunan malzemelerle tamamlanır.
Böylece iki yeni DNA molekülü üretilmiş olur. Operasyonun
her kademesinde enzim denilen ve adeta gelişmiş robotlar gibi
çalışan uzman proteinler görev yapar. İlk bakışta basit gibi
görünse de bu operasyon sırasında gerçekleşen ara işlemler
o kadar çok ve karmaşıktır ki, olayı ayrıntılarıyla anlatmak
sayfalar tutar.
 |
Telomeraz
adlı özel bir enzim DNA’nın eşlenmesi sırasında
DNA’nın uç bölgelerinde meydana gelen baz kayıplarını
engeller. Eksik olan bazları tamamlar. Böylece
hücre bölümlerinden sonra ortaya çıkan her hücre
orijinalinin aynısı olur. |
|
Bu noktada şunu unutmamak gerekir. Atomların birleşiminden
oluşan enzimler, DNA sarmalının yarısına bakar, eksik bölümleri
tespit eder, eksikleri ilgili yerlerden temin ederek, en uygun
yerlere eklerler. Bu şekilde DNA'nın kopyalanması gerçekleşmiş
olur. Şuursuz, akıl ve bilgisi olmayan küçücük yapıların bu
kadar kompleks, bilgi, bilinç ve akıl gerektiren işlemleri
kusursuzca yerine getirmeleri, okuyarak geçilecek bilgiler
değildir. Bu bilgilerin insana gösterdiği ve düşündürdüğü
önemli gerçekler vardır.
| 
DNA da buluna bilgiler sayesinde vücudumuzda sayısız
görevleri üstlenen proteinler tam sahip olmaları gereken
özelliklerle üretilirler.
|
Kopyalama sırasında ortaya çıkan yeni DNA molekülleri denetleyici
enzimler tarafından defalarca kontrol edilir. Yapılmış bir
hata varsa-ki bu hatalar son derece hayati olabilir-derhal
tespit edilir ve düzeltilir. Hatalı şifre kopartılıp yerine
doğrusu getirilir ve monte edilir. Bütün bu işlemler öyle
baş döndürücü bir hızla yapılır ki, dakikada 3.000 basamak
nükleotid üretilirken bir yandan da tüm bu basamaklar görevli
enzimler tarafından defalarca kontrol edilir ve gereken düzeltmeler
yapılır.
DNA'nın çoğaltılması işleminin ne kadar büyük bir hızda gerçekleştiğini
daha iyi anlamak için şu bilgiler daha da açıklayıcı olacaktır:
Bir hücre bölünmesi 20 ila 80 dakika arasında sürer ve bu
esnada DNA'daki bilgi de kopyalanarak çoğaltılmalıdır. Yani
DNA'daki 3 milyar bilgi, 20 ila 80 dakika arasındaki bir sürede
hiçbir hata, unutma veya eksiklik olmadan kopyalanabilmektedir.
Bu, bir kütüphane dolusu bilginin veya 1000 kitabın veya bir
milyon sayfalık yazının bu kadar kısa sürede hiç hata ve eksiklik
olmadan çoğaltılması kadar mucizevi bir olaydır. Ve dikkat
edin, bu işlemi gerçekleştirenler teknolojik aletler, üstün
nitelikli fotokopi makinaları değil, bazı atomların birbirine
eklenmesiyle oluşan enzimlerdir.
Büyük bir hızla üretilen yeni DNA molekülünde, dış etkiler
sonucunda normale göre daha fazla hatalar yapılabilir. Bu
sefer hücredeki ribozomlar, DNA'dan gelen emir doğrultusunda
DNA onarım enzimleri üretmeye başlarlar. Böylece DNA kendi
kendini korur ve hem kendisini hem soyun devamını güvence
altına alır.
Hücreler de insanlar gibi doğar, çoğalır ve ölürler. Ancak
hücrelerin ömrü meydana getirdikleri insanın ömründen çok
daha kısadır. Örneğin altı ay önce bedenimizi oluşturan hücrelerin
bugün büyük bir çoğunluğu hayatta değildir. Fakat zamanında
bölünerek yerlerine yenilerini bıraktıkları için, siz şu anda
hayatta kalabilmektesiniz. Bu yüzden hücrelerin çoğalması,
DNA'nın kopyalanması gibi işlemler-her ne kadar çok karmaşık
da olsalar-insanın varlığını sürdürmesi açısından en ufak
bir hataya yer verilmemesi gereken hayati işlemlerdir. Ancak
çoğaltma işlemi o kadar kusursuz işler ki, hata oranı 3 milyar
basamakta yalnızca bir basamaktır. Bu tek hata da herhangi
bir probleme sebep olmadan vücuttaki daha üst kontrol mekanizmaları
tarafından yok edilir.
DNA kendi kendini tamir
eder hataya izin vermez.DNA eşlemesi işlemi
bittiğinde her bin nükleotidde bir hata meydana
gelir. Fakat bu hata da düşünülmüştür. DNA’da
meydana gelen hataları tamir etmek üzere özel
görevli olan bir grup enzim vardır. Bu enzimler
şuurlu bir şekilde hatayı tespit ederler ve
hatalı nükleotidi yerinden çıkarırlar. Hatalı
nükleotidin yerine yenisin sentezleyip koyarlar
bu işlem sürecinde ortaya çıkan kırılmayı yapıştırırlar. |
|
İşin en ilginç yönü de, DNA'nın hem üretimini sağlayan hem
de yapısını denetleyen bu enzimlerin, yine DNA'da kayıtlı
olan bilgilere göre ve DNA'nın emir ve kontrolünde üretilmiş
proteinler olmasıdır. Ortada içiçe geçmiş öyle muhteşem bir
sistem vardır ki, böyle bir sistemin kademe kademe oluşan
tesadüflerle bu hale gelmesi hiçbir şekilde mümkün değildir.
Çünkü enzimin olması için DNA'nın olması, DNA'nın olması için
de enzimin olması, her ikisinin olması içinse hücrenin de,
zarından diğer bütün kompleks organellerine kadar eksiksiz
olarak var olması gerekir.
Canlıların birbirini izleyen "yararlı tesadüfler" sonucunda
"aşama aşama" geliştiklerini öne süren evrim teorisi, söz
konusu DNA-enzim paradoksu tarafından kesin biçimde yalanlanmaktadır.
Çünkü DNA'nın ve enzimin de aynı anda var olması gerekmektedir.
Bu ise bilinçli bir yaratılışın varlığını gösterir.
 |
DNA’nın
eşlenmesinde ve protein üretiminde bir çok enzim
DNA ile birlikte var olmak zorundadır. Resimde
görülen kırmızı ve sarı bölümler ise DNA ile
birlikte çalışan enzimleri göstermektedir. |
|
Bütün bir gün, siz hiç farkında değilken, vücudunuzda sizin
yaşamınızın problemsiz olarak devam etmesi için akıl almaz
bir titizlik ve sorumluluk anlayışı içinde sayısız işlemler
ve denetimler yapılır, tedbirler alınır. Herkes görevini eksiksiz
olarak ve başarıyla yerine getirir. Allah en büyüğünden en
küçüğüne, en basitinden en karmaşığına kadar sayısız atomu
ve molekülü sizin yaşamınızı güzel ve sağlıklı bir biçimde
sürdürmeniz için hizmetinize vermiştir. Yalnızca bu lütuf
ve nimet bile hiç durmadan şükretmeniz için yeterlidir.
Allah, kendisinde sükun bulmanız için geceyi,
aydınlık olarak da gündüzü sizin için var etti. Şüphesiz Allah,
insanlara karşı (sınırsız) bir fazl sahibidir. Ancak insanların
çoğu şükretmiyorlar. (Mü'min Suresi, 61)
DARWINİZM, DNA'DAKİ BİLGİLERİN KÖKENİNİ VE
HER TÜRDE FARKLI OLUŞUNU AÇIKLAYAMAZ
Evrimciler DNA'nın ilk olarak nasıl ortaya çıktığı konusuna
kesinlikle bir açıklama getiremezlerken, DNA konusunda çıkmaza
girdikleri önemli bir nokta daha vardır: Balıklar, sürüngenler,
böcekler, bitkiler, kuşlar veya insanlar nasıl olup da, farklı
DNA'lara, farklı genetik bilgilere sahip olabilmişlerdir?
Evrim teorisi, bu soruya cevap olarak, DNA'daki bilgilerin
zaman içinde gerçekleşen tesadüflerle arttığını ve çeşitlendiğini
ileri sürerler. Sözünü ettikleri tesadüfler "mutasyon"lardır.
Mutasyon DNA'da radyasyon ya da kimyasal etkiler sonucunda
meydana gelen değişikliklerdir. Bazen bir radyoaktif ışınım
DNA zincirine isabet eder ve oradaki bir veya birkaç basamağı
tahrip eder ya da yerini değiştirir. Evrimcilere göre, canlılar,
tek bir DNA'nın, bu mutasyonlar (yani kazalar) sonucunda farklılaşması
ile bugünkü mükemmel hallerine ulaşmışlardır.
Bu iddianın akıl dışı olduğunu göstermek için, DNA'yı yine
bir kitaba benzetelim. DNA'nın bir kitapta olduğu gibi yanyana
dizilmiş harflerden oluştuğunu söylemiştik. Mutasyonlar, bu
kitabın yazılımı sırasında meydana gelen harf hatalarına benzerler.
İsterseniz bu konuda bir deney yapalım. Kalın bir dünya tarihi
kitabının baştan sona bilgisayara yazılmasını isteyelim. Bu
iş yapılırken de bir kaç kez dizgiye müdahale edelim ve dizgiyi
yapan kişiye tuşlardan birine gözü kapalı ve rastgele basmasını
söyleyelim. Bu şekilde yazılmış olan harf hatalı metni, bir
başkasına verip yine aynı şeyi yaptıralım. Bu yöntemle kitabı
birkaç bin kez baştan aşağı yazdıralım, her seferinde metne
rastgele birkaç harf hatası ekleyerek...
Acaba tarih kitabı bu yöntemle gelişir mi? Örneğin daha önce
kitapta var olmayan "Eski Çin Tarihi" gibi bir bölüm oluşabilir
mi?
Elbette ki kitaba eklediğimiz harf hataları kitabı geliştirmez,
aksine tahrip eder, anlamını bozar. Hatalı kopyalama işlemini
ne kadar artırırsak, o kadar bozuk bir kitap elde ederiz.
Ama evrim teorisinin iddiası, "harf hatalarının bir kitabı
geliştirdiği" yönündedir. Evrime göre DNA'da meydana gelen
mutasyonlar (hatalar) birikerek tesadüfen faydalı sonuçlara
yol açmış, örneğin canlılara göz, kulak, kanat, el gibi kusursuz
organları; düşünmek, öğrenmek, mantık yürütmek gibi şuur gerektiren
özellikleri kazandırmıştır.
Kuşkusuz bu iddia, biraz önce söz ettiğimiz, bir dünya tarihi
kitabına harf hatalarının birikmesi sonucu "Eski Çin Tarihi"
bölümü eklenmesinden bile daha akıldışıdır. (Kaldı ki doğada,
hata yapan dizgici örneğinde olduğu gibi düzenli olarak mutasyonlar
meydana getiren bir mekanizma yoktur. Doğadaki mutasyonlar
bir kitabın yazımı sırasında meydana gelebilecek harf hatalarından
çok daha nadir oluşurlar.)
Evrim teorisinin canlılığın kökeni hakkında getirmeye çalıştığı
her türlü "açıklama" işte bu denli akıl ve bilim dışı iddialardır.
Bu gerçeği kabul eden açık sözlü otoritelerden biri, Fransız
Bilimler Akademisi'nin eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog
Pierre Grassé'dir. Grassé de bir evrimcidir, ancak Darwinist
teorinin canlılığı açıklayamadığını savunmakta ve Darwinizm'in
temelini oluşturan "tesadüf" mantığı hakkında şunları söylemektedir:
Şanslı mutasyonların havyanların ve
bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına inanmak,
gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan fazlasını da ister:
Tek bir bitki, tek bir hayvan, binlerce ve binlerce tam olması
gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani
mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede
düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir.
Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin
içine dahil edilmemelidir.6
Gerçekten de, cansız maddelerin kendi kendine bir araya gelip
DNA gibi muhteşem sistemlere sahip canlıları oluşturduğunu
iddia eden evrim teorisi, bilime ve akla tamamen aykırı olan
bir hayalciliktir. Tüm bunlar bizi apaçık bir sonuca götürür.
Yaşamın bir planı (DNA) olduğuna ve tüm canlılar bu plana
göre yapıldıklarına göre, açıktır ki bu planı ortaya çıkaran
üstün bir Yaratıcı vardır. Yani tüm canlılar, sonsuz bir güç
ve akıl sahibi olan Allah tarafından yaratılmışlardır. Allah
Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmiştir:
O Allah ki, yaratandır, kusursuzca varedendir,
şekil ve suret verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde
ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim'dir.
(Haşr Suresi, 24)
İnsanların bugün teknolojinin imkanlarını kullanarak başardıkları
ise, Allah'ın insan DNA'sında tecelli eden ilminden bir parçayı
olsun anlayabilmek için çalışmaktan ibarettir.
EVRİMCİLERDEN DNA İTİRAFLARI
DNA
gibi olağanüstü bir tasarıma sahip bir molekülün nasıl ortaya
çıktığı sorusu, buraya kadar incelediğimiz gibi evrimcilerin
binlerce çıkmazından biridir. Tüm canlılığı "tesadüf" cevabıyla
açıklamaya kalkan evrim teorisi, DNA'da özenle ve kusursuzca
kodlanmış bulunan olağanüstü bilginin kaynağını asla izah
edememektedir.
Kaldı ki konu DNA zincirinin nasıl ortaya çıktığı sorusundan
ibaret değildir. Çünkü DNA zinciri, daha önce de belirttiğimiz
gibi, içindeki olağanüstü bilgi kapasitesi ile birlikte var
olsa bile, bu tek başına hiçbir şeye yaramamaktadır. Canlılıktan
söz edilebilmesi için, mutlaka bir de bu DNA zincirini okuyan,
kopyalayan ve bu kopyalara göre proteinler üreten enzimlerin
bulunması gerekir. (Enzimler hücrede belirli görevler üstlenmiş
ve bunları bir robot titizliğinde yerine getiren büyük moleküllerdir.)
Yani canlılıktan söz edilmesi için, hem DNA adı verdiğimiz
bilgi bankasının hem de bu bankadaki bilgileri okuyarak üretim
yapacak makinaların var olması gerekmektedir.
İşin daha da ilginç yanı ise, DNA'yı okuyup ona göre üretim
yapan enzimlerin kendilerinin de yine DNA'daki şifrelere göre
üretilmeleridir! Yani hücrenin içinde öyle bir fabrika vardır
ki, bu fabrika hem çok çeşitli ürünler üretmekte, hem de bir
taraftan bu üretimi yapan robot ve makinaları da inşa etmektedir.
Tek bir noktasında eksiklik olsa işe yaramayacak olan bu sistemin
nasıl ortaya çıktığı sorusu, evrim teorisini tek başına yıkmaya
yeterlidir.
Alman evrimci Douglas R. Hofstadter, bu
soru karşısındaki çaresizliklerini şöyle itiraf etmektedir:
Nasıl oldu da genetik bilgi, onu yorumlayan mekanizmalarla
(enzimler ve diğer moleküler yapılarla) birlikte ortaya çıktı?
Bu soru karşısında kendimizi bir cevapla değil, hayranlık
ve şaşkınlık duyguları ile tatmin etmemiz gerekiyor.7
Bir başka evrimci otorite, dünyaca ünlü moleküler biyolog
Leslie Orgel, bu konuda biraz daha açık sözlü davranmaktadır:
Son derece kompleks yapılara sahip olan
enzimlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve
aynı zamanda rastlantısal olarak oluşmaları aşırı derecede
ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde
etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla İNSAN, YAŞAMIN KİMYASAL
YOLLARLA ORTAYA ÇIKMASININ ASLA MÜMKÜN OLMADIĞI SONUCUNA VARMAK
ZORUNDA KALMAKTADIR.8
"Hayatın kimyasal yollarla ortaya çıkması imkansız" demek,
"hayatın kendi kendine oluşması imkansız" demektir. Bu gerçek,
canlılığın bilinçli bir biçimde yaratıldığının açık bir ispatıdır.
Ancak evrimciler açık delillerini gördükleri bu gerçeği, sırf
ideolojik nedenlerle kabul etmezler. Sırf Allah'ın varlığını
kabul etmemek için, imkansız olduğunu kendilerinin de bildiği
saçma senaryolara inanırlar.
Bir başka evrimci Caryl P. Haskins ise DNA şifresinin tesadüfen
oluşmasının imkansızlığını ve bu gerçeğin Yaratılış için güçlü
bir delil olduğunu şöyle ifade eder:
Biyokimyasal genetik düzeyinde evrime
ait en kapsamlı sorular hala cevaplandırılmamıştır. Genetik
şifre ilk kez nasıl ortaya çıkmıştı ve nasıl evrimleşmişti?
Bugün yaşayan tüm organizmalarda hem DNA'nın replikasyonu
hem de DNA şifresinin etkili bir şekilde çevirimi süreçleri,
son derece kesin enzimlere gereksinim duymaktadır. Aynı zamanda
bu enzimlerin moleküler yapılarının DNA'nın kendisi tarafından
kesin bir şekilde belirtilmiş olması, dikkate değer evrimci
bir gizemi ortaya çıkarmaktadır... Şifre ve şifreyi çevirme
yolları evrim sürecinde kendiliğinden mi ortaya çıkmıştı?
Böyle bir rastlantının gerçekleşmiş olabileceğine inanmak
neredeyse akıl almazdır. Bu bulmaca Darwin'den önceki dönemde
olduğu gibi Darwin'den sonra da evrimden kuşku duyanlar tarafından
özel yaratılış için en güçlü kanıt türü olarak yorumlanmıştır.9
Evrim teorisinin geçersizliğini anlatan "Evolution: A Theory
in Crisis" (Evrim: Kriz İçinde Bir Teori) adlı kitabın yazarı
olan ünlü moleküler biyolog Prof. Michael Denton, Darwinistler'in
bu akıl dışı inancını şöyle anlatır:
Yüksek organizmaların genetik programlarının
yapısı, milyarlarca bit (bilgisayar birimi) bilgiye ya da
bin ciltlik küçük bir kütüphanenin içindeki tüm harflerin
dizilimine eşdeğerdir. Bu denli kompleks organizmaları oluşturan
trilyonlarca hücrenin gelişimini belirleyen, emreden ve kontrol
eden sayısız karmaşık işlevin tamamen rastlantıya dayalı bir
süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmek ise, İNSAN AKLINA YÖNELİK
BİR SALDIRIDIR. AMA BİR DARWİNİST, BU DÜŞÜNCEYİ EN UFAK BİR
ŞÜPHE BELİRTİSİ BİLE GÖSTERMEDEN KABUL EDER!10
Gerçekten de Darwinizm, akla tamamen aykırı, batıl bir inançtan
başka bir şey değildir. Akıl sahibi olan her insan ise, ister
DNA'ya isterse tabiatın başka herhangi bir yönüne baksın,
o büyük gerçeğin kanıtlarını görür: İnsan ve tüm canlılar,
Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah tarafından yaratılmıştır.
EVRİMCİLERİN ÇARESİZLİĞİNE BİR ÖRNEK DAHA: "RNA DÜNYASI" SENARYOSU
Evrimciler, ilk canlı hücrenin nasıl var olduğu sorusu üzerinde
20. yüzyılın başından itibaren çeşitli teoriler geliştirdiler.
Bu konuda ilk evrimci tezi öne süren Rus biyolog Oparin, yüzmilyonlarca
yıl önceki ilkel dünyada birtakım tesadüfi kimyasal reaksiyonlarla
ilk önce proteinlerin oluştuğunu, bunların birleşmesiyle de
hücrelerin doğduğunu ileri sürdü. Oparin'in 1930'lı yıllarda
ortaya attığı bu iddianın en temel varsayımlarının bile yanlış
olduğu ise 1970'li yıllardaki bulgularla anlaşıldı: Oparin'in
"ilkel dünya atmosferi" senaryosunda organik moleküllerin
oluşmasına imkan verebilecek metan ve amonyak gazları yer
alıyordu. Ama gerçek atmosferin metan ve amonyak temelli olmadığı,
aksine bir de organik molekülleri parçalayan oksijen gazından
bol miktarda içerdiği anlaşıldı.
Bu durum moleküler evrim teorisi için büyük bir darbe oldu.
Miller, Fox, Ponnamperuma gibi evrimcilerin "ilkel atmosfer
deneyleri"nin tümünün geçersiz olduğu anlaşıldı. Bu nedenle
80'li yıllarda başka evrimci arayışlar gelişti. Bunun sonucunda,
ilk önce proteinlerin değil, proteinlerin bilgisini taşıyan
RNA molekülünün oluştuğunu öne süren "RNA Dünyası" senaryosu
ortaya atıldı. 1986 yılında Harvard'lı kimyacı Walter Gilbert
tarafından ortaya atılan bu senaryoya göre, bundan milyarlarca
yıl önce, her nasılsa kendi kendisini kopyalayabilen bir RNA
molekülü tesadüfen kendiliğinden oluşmuştu. Sonra bu RNA molekülü
çevre şartlarının etkisiyle birdenbire proteinler üretmeye
başlamıştı. Daha sonra bilgileri ikinci bir molekülde saklamak
ihtiyacı doğmuş ve her nasılsa DNA molekülü ortaya çıkmıştı.
Her aşaması ayrı bir imkansızlıklar zinciri olan bu hayal
etmesi bile güç senaryo, hayatın başlangıcına açıklama getirmek
yerine, sorunu daha da büyütmüş, pek çok içinden çıkılmaz
soruyu gündeme getirmişti:
1- Daha, RNA'yı oluşturan nükleotidlerin tek birinin bile
oluşması kesinlikle rastlantılarla açıklanamazken, acaba hayali
nükleotidler nasıl uygun bir dizilimde biraraya gelerek RNA'yı
oluşturmuşlardı? Evrimci biyolog John Horgan RNA'nın tesadüfen
oluşmasının imkansızlığını şöyle kabullenir:
Araştırmacılar RNA dünyası kavramını
detaylı biçimde inceledikçe giderek daha fazla sorun ortaya
çıkıyor. RNA ilk olarak nasıl oluştu? RNA ve onun parçalarının
laboratuvarda en iyi şartlarda sentezlenmesi bile son derece
zor iken, bunun prebiyotik (yaşam öncesi) ortamda gerçekleşmesi
nasıl olmuştur?11
| 
Yandaki resimde ribozomda üretilen
protein zincirleri görülmektedir.
|
2- Tesadüfen oluştuğunu farzetsek bile, yalnızca bir nükleotid
zincirinden ibaret olan bu RNA hangi bilinçle kendisini kopyalamaya
karar vermiş ve ne tür bir mekanizmayla bu kopyalamayı başarmıştı?
Kendisini kopyalarken kullanacağı nükleotidleri nereden bulmuştu?
Evrimci mikrobiyologlar Gerald Joyce ve Leslie Orgel, durumun
ümitsizliğini şöyle dile getirmekteler:
Tartışma, içinden çıkılmaz bir noktada
odaklaşıyor: Karmakarışık bir polinükleotid çorbasından çıkıp,
birdenbire kendini kopyalayabilen o hayali RNA'nın efsanesi...
Bu kavram, yalnızca bugünkü prebiotik kimya anlayışımıza göre
gerçek dışı olmakla kalmamakta, aynı zamanda RNA'nın kendini
kopyalayabilen bir molekül olduğu şeklindeki aşırı iyimser
düşünceyi de yıkmaktadır.12
3- Kaldı ki eğer ilkel dünyada kendini kopyalayan bir RNA
oluştuğunu ve ortamda RNA'nın kullanacağı her çeşit amino
asitten sayısız miktarlarda bulunduğunu farzetsek ve bütün
bu imkansızlıkların bir şekilde gerçekleşmiş olduğunu düşünsek
bile, bu durum yine de tek bir protein molekülünün oluşabilmesi
için yeterli değildir. Çünkü RNA, sadece proteinin yapısıyla
ilgili bilgidir. Amino asitler ise hammaddedir. Ancak ortada
proteini üretecek "mekanizma" yoktur. RNA'nın varlığını protein
üretimi için yeterli saymak, bir arabanın kağıt üzerine çizilmiş
tasarımını o arabayı oluşturacak binlerce parçanın üzerine
atıp sonra arabanın kendi kendine montajlanıp ortaya çıkmasını
beklemekle aynı derecede saçmadır. Ortada fabrika ve işçiler
yoktur ki, bir üretim gerçekleşsin.
Bir protein, hücre içindeki son derece karmaşık işlemler
sonucunda pek çok enzimin yardımıyla ribozom adı verilen fabrikada
üretilir. Ribozom ise yine proteinlerden oluşmuş karmaşık
bir hücre organelidir. Dolayısıyla bu durum, ribozomun da
aynı anda tesadüfen meydana gelmiş olması gibi bir akılalmaz
varsayımı daha beraberinde getirecektir. Evrimin en fanatik
savunucularından Nobel ödüllü Jacques Monod bile protein sentezinin
yalnızca nükleik asitlerdeki bilgiye indirgenmesinin mümkün
olmadığını şu şekilde açıklamaktadır:
Şifre (DNA ya da RNA'daki bilgi), aktarılmadıkça
anlamsızdır. Günümüz hücresindeki şifre aktarma mekanizması
en az 50 makromoleküler parçadan oluşmaktadır ki, bunların
kendileri de DNA'da kodludurlar. Şifre bu birimler olmadan
aktarılamaz. Bu döngünün kapanması ne zaman ve nasıl gerçekleşti?
Bunun hayali bile aşırı derecede zordur.13
İlkel dünyadaki bir RNA zinciri hangi iradeyle böyle bir
karar almış ve hangi yöntemleri kullanarak, 50 özel görevli
parçacığın işini tek başına yaparak protein üretimini gerçekleştirmiştir?
Evrimcilerin bu sorulara getirebildikleri hiçbir açıklama
yoktur.
San Diego
California Üniversitesi'nden Stanley Miller'ın ve Francis
Crick'in çalışma arkadaşı olan ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel,
"hayatın RNA dünyası ile başlayabilmesi" ihtimali için "senaryo"
deyimini kullanmaktadır. Orgel, bu RNA'nın hangi özelliklere
sahip olması gerektiğini ve bunun imkansızlığını, American
Scientist'in Ekim 1994 sayısındaki "The Origin of Life on
the Earth" başlıklı makalede şöyle ifade eder:
Bu senaryonun oluşabilmesi için, ilkel
dünyadaki RNA'nın bugün mevcut olmayan iki özelliğinin olmuş
olması gerekmektedir: Proteinlerin yardımı olmaksızın kendini
kopyalayabilme özelliği ve protein sentezinin her aşamasını
gerçekleştirebilme özelliği.14
Açıkça anlaşılacağı gibi Orgel'in, "olmazsa olmaz" şartını
koyduğu bu iki kompleks işlemi RNA gibi bir molekülden beklemek,
ancak evrimci bir hayal gücü ve bakış açısıyla mümkün olabilir.
Somut bilimsel gerçekler ise, hayatın rastlantılarla doğduğu
iddiasının yeni bir versiyonu olan "RNA Dünyası" tezinin,
kesinlikle imkansız bir masal olduğunu ortaya koymaktadır.
CANSIZ MOLEKÜLLERİN BİRARAYA GELMESİ CANLILIĞI
AÇIKLAYAMAZ
Buraya
kadar bahsettiğimiz bütün imkansızlıkları ve mantıksızlıkları
bir an için unutalım ve ilkel dünya koşulları gibi olabilecek
en uygunsuz ortamda bir protein molekülünün tesadüflerle meydana
geldiğini varsayalım.
Tek bir proteinin oluşması da yetmeyecek, söz konusu proteinin,
bu kontrolsüz ortamda başına hiçbir şey gelmeden kendi gibi
tesadüfen oluşacak başka proteinleri beklemesi gerekecekti....
Ta ki hücreyi meydana getirecek milyonlarca uygun ve gerekli
protein hep "tesadüfen" aynı yerde yanyana oluşana kadar.
Önceden oluşanlar o ortamda ultraviyole ışınları, şiddetli
mekanik etkilere rağmen hiçbir bozulmaya uğramadan, sabırla
hemen yanıbaşlarında diğerlerinin tesadüfen oluşmasını beklemeliydiler.
Sonra yeterli sayıda ve aynı noktada oluşan bu proteinler
anlamlı şekillerde biraraya gelerek hücrenin organellerini
oluşturmalıydılar. Aralarına hiçbir yabancı madde, zararlı
molekül, işe yaramaz protein zinciri karışmamalıydı. Sonra
bu organeller son derece planlı, düzenli, uyumlu ve bağlantılı
bir biçimde biraraya gelip, bütün gerekli enzimleri de yanlarına
alıp bir zarla kaplansalar, bu zarın içi de bunlara ideal
ortamı sağlayacak özel bir sıvıyla dolsaydı, tüm bu "imkansız
ötesi" olaylar gerçekleşseydi bile bu molekül yığını canlanabilir
miydi?
| 
Urey-Miller deneyinin geçersiz
olduğunun anlaşılması ile evrimciler yeni arayışlara
girmek zorunda kaldılar.
|
Cevap, "hayır"dır! Çünkü araştırmalar göstermiştir ki, hayatın
başlaması için yalnızca canlılarda bulunması gereken maddelerin
biraraya gelmiş olması yeterli değildir. Yaşam için gerekli
tüm proteinleri toplayıp bir deney tüpüne koysak yine de canlı
bir hücre elde etmeyi başaramayız. Bu konuda yapılan tüm deneyler
başarısız olmuştur. Bütün deney ve gözlemler ise hayatın ancak
hayattan geldiğini göstermiştir. Hayatın cansız maddelerden
çıktığı iddiası, bu bölümün en başında da belirttiğimiz gibi,
sadece evrimcilerin hayallerinde yer alan, tüm gözlem ve deneylere
aykırı bir masaldır.
Bu durumda, yeryüzündeki ilk hayatın da ancak bir Hayat'tan
gelmiş olması gerekir. İşte bu, "Hayy" (Hayat Sahibi) Allah'ın
yaratmasıdır. Hayat ancak O'nun dilemesiyle başlar, sürer
ve sona erer. Evrim ise, canlılığın nasıl başladığını açıklamak
şöyle dursun, canlılık için gerekli malzemenin nasıl oluştuğunu
ve biraraya geldiğini bile açıklayamamaktadır.
Cardiff Üniversitesi'nden,
Uygulamalı Matematik ve Astronomi Profesörü Chandra Wickramasinghe
hayatın tesadüflerle doğduğuna on yıllar boyunca inandırılmış
bir bilim adamı olarak karşılaştığı bu gerçeği şöyle anlatır:
Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim
boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile
uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum.
Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu... Ama
şu anda, Tanrı'ya inanmayı gerektiren açıklama karşısında,
öne sürülebilecek hiçbir akılcı argüman bulamıyorum... Biz
hep açık bir zihinle düşünmeye alıştık ve şimdi yaşama getirilebilecek
tek mantıklı cevabın yaratılış olduğu sonucuna varıyoruz,
tesadüfi karmaşalar değil.15
| TERMODİNAMİĞİN
İKİNCİ KANUNU
Fiziğin en temel kanunlarından birisi
olan "Termodinamiğin İkinci Kanunu", evrende kendi haline,
doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin, zamanla doğru
orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa ve bozulmaya
doğru gideceğini söyler. Canlı, cansız bütün herşey
zaman içinde aşınır, bozulur, çürür, parçalanır ve dağılır.
Bu, er ya da geç her varlığın karşılaşacağı mutlak sondur
ve söz konusu kanuna göre bu kaçınılmaz sürecin geri
dönüşü yoktur.
Bu gerçek hepimizin yaşamları sırasında
da yakından gözlemlediği bir durumdur. Örneğin bir otobüsü
çöle götürüp bırakır ve aylar sonra durumunu kontrol
ederseniz, elbette ki onun eskisinden daha gelişmiş,
daha bakımlı bir hale gelmesini bekleyemezsiniz. Aksine
lastiklerinin patlamış, camlarının kırılmış, kaportasının
paslanmış, motorunun çürümüş olduğunu görürsünüz. Aynı
kaçınılmaz süreç canlı varlıklar için çok daha hızlı
işler.
İşte Termodinamiğin İkinci Kanunu
bu doğal sürecin, fiziksel denklem ve hesaplamalarla
ifade ediliş biçimidir.
Bu ünlü fizik kanunu, "Entropi Kanunu"
olarak da adlandırılır. Entropi, fizikte bir sistemin
içerdiği düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistemin düzenli,
organize ve planlı bir yapıdan düzensiz, dağınık ve
plansız bir hale geçmesi o sistemin entropisini arttırır.
Bir sistemdeki düzensizlik ne kadar fazlaysa, o sistemin
entropisi de o kadar yüksek demektir. Entropi Kanunu,
tüm evrenin geri dönüşü olmayan bir şekilde sürekli
daha düzensiz, plansız ve dağınık bir yapıya doğru ilerlediğini
ortaya koymuştur.
Termodinamiğin İkinci Kanunu ya da
diğer adıyla Entropi Kanunu, doğruluğu teorik ve deneysel
olarak kesin biçimde kanıtlanmış bir kanundur. Öyle
ki yüzyılımızın en büyük bilim adamı kabul edilen Albert
Einstein, bu kanunu "bütün bilimlerin birinci kanunu"
olarak tanımlamıştır:
Entropi Kanunu,
tarihin bundan sonraki ikinci devresinde, hükmedici
düzen şeklinde kendini gösterecektir. Albert Einstein,
bu kanunun bütün bilimlerin birinci kanunu olduğunu
söylemiştir; Sir Arthur Eddington ondan, bütün evrenin
en üstün metafizik kanunu olarak bahseder.1
Evrim teorisi ise, bütün evreni kapsayan
bu temel fizik kanununu bütünüyle gözardı ederek ortaya
atılmış bir iddiadır. Evrim bu kanunla temelinden çelişen
tam tersi bir mekanizma öne sürer. Evrime göre, dağınık,
düzensiz, cansız atomlar ve moleküller, zamanla kendi
kendilerine tesadüflerle biraraya gelerek düzenli ve
planlı proteinleri, DNA, RNA gibi son derece kompleks
moleküler yapıları, ardından da çok daha ileri düzenlere,
organizasyonlara ve tasarımlara sahip milyonlarca canlı
türünü ortaya çıkarmışlardı. Evrime göre, her aşamada
daha planlı, daha düzenli, daha kompleks ve daha organize
bir yapıya doğru ilerleyen bu hayali süreç, Entropi
Kanunu'nun ortaya koyduğu gerçeklere bütünüyle aykırıdır.
Bu nedenle evrim gibi bir sürecin, en başından en sonuna
kadar varsayılan hiçbir aşamasının gerçekleşmesi mümkün
değildir. Evrimci bilim adamları da bu açık çelişkinin
farkındadırlar. J. H. Rush şöyle der:
Evrimin kompleks
süreci içinde yaşam, Termodinamiğin İkinci Kanunu'nda
belirtilen eğilime belirgin bir çelişki oluşturur.2
Evrimci bilim adamı Roger Lewin de
bir başka bilimsel dergi olan Science'daki bir makalesinde
evrimin termodinamik açmazını şöyle dile getirmektedir:
Biyologların
karşılaştıkları problem, evrimin Termodinamiğin İkinci
Kanunu'yla olan açık çelişkisidir. Sistemler zamanla
daha düzensiz yapılara doğru bozulmalıdırlar.3
Bir evrimci olan George Stavropoulos,
canlılığın kendiliğinden oluşmasının termodinamik açıdan
imkansızlığını ve fotosentez gibi kompleks canlı mekanizmaların
kökenini doğa kanunlarıyla açıklamanın mümkün olmadığını,
ünlü evrimci yayın American Scientist'te şu ifadelerle
kabul etmektedir:
Normal şartlarda,
Termodinamiğin İkinci Kanunu doğrultusunda, hiçbir kompleks
organik molekül hiçbir zaman kendi kendine oluşamaz,
tersine parçalanır. Gerçekte, bir şey ne kadar kompleks
olursa o kadar kararsızdır ve kesin olarak eninde sonunda
parçalanır, dağılır. Fotosentez, bütün yaşamsal süreçler
ve yaşamın kendisi, karmaşık veya kasıtlı olarak karmaşıklaştırılmış
açıklamalara rağmen, halen termodinamik ya da bir başka
kesin bilim dalı vasıtasıyla anlaşılamamıştır.4
Görüldüğü gibi, evrim iddiası bütünüyle
fizik yasalarına aykırı olarak ortaya atılmış bir iddiadır.
Termodinamiğin İkinci Kanunu, evrim senaryosu karşısına
bilimsel ve mantıksal açıdan aşılması imkansız bir fiziksel
engel oluşturmaktadır. Bu engeli aşacak hiçbir bilimsel
ve tutarlı açıklama getiremeyen evrimciler ise bunu
ancak hayal güçlerinde aşabilmektedirler. Örneğin, ünlü
evrimcilerden Jeremy Rifkin, evrimin, bu fizik kanununu
sihirli bir güçle aştığına inandığını belirtmektedir:
Entropi Kanunu,
evrimin bu gezegendeki yaşam için mevcut olan tüm enerjiyi
dağıtacağını söyler. Bizim evrim anlayışımız ise bunun
tam tersidir. Biz evrimin sihirli bir şekilde yeryüzünde
daha büyük bir değer ve düzen artışı sağladığına inanıyoruz.5
Bu sözler evrimin tamamen dogmatik
bir inanç olduğunu çok iyi ifade etmektedir.
AÇIK SİSTEM ÇARPITMASI
Evrimciler, tüm bu açık gerçekler
karşısında, Termodinamiğin İkinci Kanunu'nun yalnızca
"kapalı sistemler" için geçerli olduğu, "açık sistemler"in
bu kanunun dışında olduğu gibi bir çarpıtmaya başvururlar.
Açık sistem, dışarıdan enerji ve
madde giriş-çıkışı olan bir termodinamik sistemdir.
Evrimciler de dünyanın bir açık sistem olduğunu, Güneş'ten
sürekli bir enerji akışına maruz kaldığını, dolayısıyla
Entropi Kanunu'nun dünya için geçersiz olduğunu, düzensiz,
basit, cansız yapılardan düzenli, kompleks canlıların
oluşabileceğini öne sürmektedirler.
Oysa burada açık bir çarpıtma vardır.
Çünkü bir sisteme dışarıdan enerji girmesi, o sistemi
düzenli hale getirmek için yeterli değildir. Bu enerjiyi
kullanılabilir hale getirecek özel mekanizmalar gerekir.
Örneğin bir arabanın, benzindeki enerjiyi işe dönüştürmesi
için motora, transmisyon sistemlerine ve bunları idare
eden kontrol mekanizmalarına ihtiyaç vardır. Böyle bir
enerji dönüştürücü sistem olmasa, arabanın benzindeki
enerjiyi kullanabilmesi mümkün olmayacaktır.
Aynı durum canlılık için de geçerlidir.
Evet, canlılık enerjisini Güneş'ten almaktadır. Fakat
Güneş enerjisi, ancak canlılardaki inanılmaz komplekslikteki
enerji dönüşüm sistemleri (örneğin bitkilerdeki fotosentez,
insan ve hayvanlardaki sindirim sistemleri) sayesinde
kimyasal enerjiye çevrilebilmektedir. Bu enerji dönüşüm
sistemleri olmasa hiçbir canlı varlığını devam ettiremez.
Güneş'in, enerji dönüşüm sistemi olmayan bir canlı için,
yakıcı, eritici ve parçalayıcı bir enerji kaynağı olmaktan
başka bir anlamı yoktur.
Görüldüğü gibi herhangi bir enerji
dönüştürücü mekanizması olmayan bir sistem, açık da
olsa kapalı da olsa, evrim için hiçbir avantaj teşkil
etmemektedir. İlkel dünya şartlarında doğada böyle kompleks
ve bilinçli mekanizmaların bulunduğunu ise hiç kimse
iddia etmemektedir. Zaten evrimciler açısından bu noktadaki
problem, bitkilerdeki fotosentez mekanizması gibi modern
teknoloji tarafından bile taklit edilemeyen kompleks
enerji dönüşüm mekanizmalarının nasıl ortaya çıktığı
sorusudur.
İlkel dünyaya dışarıdan giren Güneş
enerjisinin de bu yüzden hiçbir şekilde düzenlilik meydana
getirecek etkisi yoktur. Çünkü sıcaklık ne kadar artarsa
artsın amino asitler düzenli dizilimlerde bağ yapmaya
karşı direnç gösterirler. Amino asitlerin çok daha karmaşık
moleküller olan proteinleri ve proteinlerin de kendilerinden
daha kompleks ve planlı yapılar olan hücre organellerini
oluşturmaları için de yine yalnızca enerji yeterli değildir.
Asıl olarak gereken etken, bilinçli bir tasarım, diğer
bir ifadeyle yaratılıştır.
KAOS KURAMI KAÇIŞI
Termodinamiğin İkinci Kanunu'nun
evrimi imkansız kıldığının farkında olan bazı evrimci
bilim adamları yakın geçmişte Termodinamiğin İkinci
Kanunu ve Evrim Teorisi arasındaki uçurumu kapatabilmek,
evrime bir yol açabilmek amacıyla çeşitli spekülasyonlar
üretme gayretine girmişlerdir. Yalnızca bu gayretler
dahi evrim teorisinin gözardı edilemeyen bir açmaz karşısında
olduğunu açıkça göstermektedir.
Termodinamiği ve evrimi uzlaştırma
umuduyla ortaya atılan iddialarla en fazla adı duyulmuş
olan kişi ise Belçikalı bilim adamı Ilya Prigogine'dir.
Prigogine, Kaos Kuramı'ndan hareket
ederek kaostan (karmaşadan) düzen oluşabileceğine dair
birtakım varsayımlar ortaya atmıştır. Oysa bütün çabalarına
rağmen, Prigogine termodinamiği ve evrimi uzlaştırmayı
başaramamıştır. Bu durum aşağıdaki ifadelerinde de açıkça
görülmektedir:
Yüzyılı aşkın
bir süredir aklımıza takılan bir soru var: Termodinamiğin
tanımladığı ve sürekli artan bir düzensizliğin hüküm
sürdüğü bir dünyada, canlı bir varlığın evriminin nasıl
bir anlamı olabilir?6
Moleküler düzeyde ürettiği teorilerin,
canlı sistemler için, örneğin bir canlı hücresi için
geçerli olmadığını bilen Prigogine bu problemi şöyle
ifade etmektedir:
Kaos Teorisi
ve... canlıların oldukça düzenli olan hücreleri ele
alındığında, bunlardaki biyolojik düzenlilik, teorinin
karşısına net bir problem olarak çıkmaktadır.7
İşte Kaos Kuramı ve buna dayalı spekülasyonların
vardığı son nokta budur. Evrimi destekleyen, doğrulayan,
evrim ile Entropi Kanunu ve diğer fizik yasaları arasındaki
çelişkiyi ortadan kaldıran hiçbir somut sonuç elde edilememiştir.
Bütün bu kaçınılmaz gerçeklere rağmen
evrimciler, "canlılar oluşmuşsa, demek ki evrim olmuş"
gibi ucuz kaçamaklara sığınmaya çalışırlar. Fakat, açık
ve net bilimsel gerçekler, canlıların ve canlılardaki
düzenli, planlı ve kompleks yapıların kesinlikle evrimin
iddia ettiği gibi tesadüflerle ve doğa şartlarıyla oluşamayacağını
göstermektedir. Bu durum da canlıların varlığının ancak
doğaüstü bir gücün müdahalesiyle açıklanabileceğini
ortaya koyar. Doğaüstü müdahale, bütün evreni yoktan
var eden Allah'ın yaratmasıdır. Bilim, her alanda olduğu
gibi termodinamik açıdan da evrimin imkansız olduğunu
ve canlılığın varoluşunun Yaratılış dışında bir açıklaması
olamayacağını gözler önüne sermiştir.
1 Jeremy Rifkin,
Entropy: A New World View, New York: Viking Press, 1980,
s. 6.
2 J. H. Rush, The Dawn of Life, New
York: Signet, 1962, s. 35.
3 Roger Lewin, "A Downward Slope to
Greater Diversity", Science, Cilt 217, 24 Eylül 1982,
s. 1239.
4 George P. Stavropoulos, "The Frontiers
and Limits of Science", American Scientist, Cilt 65,
Kasım-Aralık 1977, s. 674.
5 Jeremy Rifkin, Entropy: A New World
View, s. 55.
6 Ilya Prigogine, Isabelle Stengers,
Order Out of Chaos, New York: Bantam Books, 1984, s.
129.
7 Ilya Prigogine, Isabelle Stengers,
Order Out of Chaos, s. 175 |
|