PARALEL EVRENLER
YANILGISI
Bilim
adamlarının günümüzde doğa ve uzay üzerine yaptıkları araştırmalar
açık bir gerçeği göstermektedir: “Kusursuz bir yaratılış”.
Ancak bu fikri kabullenemeyenler ortaya attıkları bazı iddialarla
bu gerçeğin üzerini örtmeye çalışıyorlar. Medyada çıkan, “İnsan
ile maymun arasındaki ara geçiş formu bulundu” ya da “Dünya
dışındaki bir gezegende yaşamın izlerine rastlandı” türünde başlıklı
haberler hep bu amaca hizmet ediyor. Şimdilerde ise “paralel
evrenler” konusu rağbet görüyor. Bu iddia evrenin büyük bir patlama
ile yaratılışı gerçeğinin karşısına bir tez olarak sunulmaya
çalışılıyor. Üstelik hiçbir somut kanıtı olmaması ve kendi içinde
önemli çelişkiler barındırmasına rağmen...
Bilim Dünyasını Sarsan Gözlem Evrenin başlangıcını
oluşturan ve “Big Bang” olarak da adlandırılan Büyük Patlama'nın
delilleri ortaya çıkana kadar birçok bilim adamı evrenin sonsuzdan
beri var olduğunu iddia ediyordu. Evrenin sonsuzdan beri var
olduğu ve varlığını da sonsuza kadar devam ettireceği iddiası “Sabit
Durum Teorisi” olarak adlandırılıyordu. Ancak 1929 yılında Amerikalı
astronom Edwin Hubble'ın California Mount Wilson gözlemevinde yaptığı
bir gözlem, bilim dünyasına bomba gibi düştü. Bu, astronomi tarihinin
en büyük eşiflerinden biriydi. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü
incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge
doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş, o zamana
kadar kabul gören evren anlayışını temelden sarsacaktı. Çünkü
bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru
hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı
noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar.
Bu durum bir gözlemciden uzaklaşmakta olan bir trenin düdük sesinin
gittikçe incelmesi gibi düşünülebilir. Hubble'ın gözlemi ise,
bu kanuna göre, gökcisimlerinin bizden uzaklaşmakta olduklarını
gösteriyordu. Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha buldu;
yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de
uzaklaşıyorlardı. Bilimsel gözlemler evrendeki her şeyin birbirinden
uzaklaştığını ortaya koymuştu. Bu durum karşısında varılan tek
sonuç, evrenin "genişlemekte" olduğuydu.
Hubble'ın ortaya koyduğu evrenin genişlediği gerçeği, materyalistlerin
öngördüğü hareketsiz başlangıcı olmayan evren modelinin tam tersi
bir durumu ortaya koyuyordu. Evren adeta şişirilen bir balon gibi
genişliyor ve gök cisimleri de balonun üzerindeki noktalar gibi
birbirlerinden uzaklaşıyorlardı.
Evren Sonsuz Değildir; Bir Başlangıcı Vardır
Evren genişlediğine göre, zamanda geriye doğru
gidildiğinde çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde
ise "tek
bir nokta" ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplamalar, evrenin
tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, muazzam
çekim gücü nedeniyle "sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi.
Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı.
Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) dendi ve teori
de aynı isimle bilindi.
Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı:
Sıfır hacim "yokluk" anlamına
geldiğine göre, evren "yok" iken "var" hale
gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor
ve böylece materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını
geçersiz kılıyordu.
Big Bang'in Yeni Kanıtları Bulunuyor
Big Bang'in tek delili genişleyen evren değildi.
Zaman içinde bilim adamları Big Bang teorisini doğrulayan başka
bulgulara ulaştılar. George Gamov bu bilim adamlarından biriydi.
1948 yılında Gamov, Georges Lemaitre'in hesaplamalarını geliştirdi
ve Big Bang'e bağlı olarak yeni bir tez ortaya sürdü. Buna göre
evrenin Büyük Patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan
geriye radyasyon olarak adlandırılan bazı kalıntıların olması
gerekiyordu. "Olması
gereken" bu kanıt çok geçmeden bulundu.
1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson
adlı iki araştırmacı söz konusu kalıntıları içeren dalgaları
keşfettiler. "Kozmik
Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyonun Big Bang'in ilk
dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Penzias ve Wilson, Big
Bang'i deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için Nobel
Ödülünü kazandılar.
1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot ve beraber çalıştığı
NASA ekibi, COBE adlı yapay bir uyduyu uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş
uyduya yerleştirilen hassas tarayıcılar, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini
doğruladı. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki
büyük bir patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini
kanıtladı. Çoğu bilim adamı COBE'nin başarısını Big Bang'in olağanüstü
bir şekilde onaylanması olarak yorumladı.
Bu bulgu ve bilim adamlarının yorumları dünyanın birçok TV kanalında
yer alacak kadar büyük bir yankı uyandırdı ve yüzyılın en büyük
buluşu olarak haber verildi. Hatta bazı kanallar haberi Allah'ın
varlığının delili olarak duyurdu.
Big Bang'in bir diğer önemli delili ise uzaydaki hidrojen ve helyum
gazlarının miktarıdır. Günümüzde yapılan ölçümlerde anlaşıldı ki,
evrendeki hidrojen ve helyum gazlarının oranı, Big Bang'ten sonra
arta kalan hidrojen-helyum oranı ile tamamen uyuşmaktadır. Bilindiği
gibi yıldızların temel yakıtı hidrojendir. Yıldızlardaki hidrojenin
helyuma çevrilmesi sayesinde buralarda ısı ve ışık üretilebilmektedir.
Eğer evren, materyalistlerin iddia ettiği gibi bir başlangıcı olmadan,
sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki tüm hidrojenin tamamen yanarak
helyuma dönüşmesi gerekirdi.
Materyalizmin İflası
Evrenin yaratılmış olduğunu kanıtlayan somut delillerin artması
üzerine bir çok materyalist bilim adamı bu delilleri yaptıkları
yorumlar ile örtbas etmeye, geçiştirmeye çalıştılar. Fred Hoyle
ve Dennis Sciama da bu bilim adamlarından ikisiydi. Ancak Sciama,
ardı ardına gelen ve Big Bang'i ispatlayan deliller karşısında
içine düştükleri durumu şöyle anlatmak durumunda kalıyordu:
“Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden
ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok
sert çekişme vardı. …Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar
ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada
lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca
kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum.
Ama kanıtlar
biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir
kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.”[ı]
 |
 |
| Fred Hoyle |
Dennis Sciama |
Bu
sözler adeta Big Bang'in bir zafer belgesiydi. Bu zafer, materyalistlerin
ideolojilerinin temelini oluşturan; bir başlangıcı olmayan "sonsuz
evren" iddiasını da yerle bir ediyordu. Peki o zaman Big Bang'den
önce ne vardı ve "yok" olan evreni büyük bir patlama
ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu sorunun
cevabı, materyalistlerin de hoşuna gitmeyen gerçeği, yani bir Yaratıcı'nın
varlığını göstermektedir. 81 yaşına kadar ateist olan ancak yakın
bir dönemde ateizm düşüncesini terk ettiğini ve evrenin yaratılmış
olduğunu kabul ettiğini açıklayan ünlü felsefeci Anthony Flew bu
konuda şunları söylüyordu:
“İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler.
Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang
modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü
bilim,
dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat
etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını.” (Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse. Cosmos, Bios,
Theos. La Salle IL: Open Court Publishing, 1992, s. 241)
Anthony Flew doğru söylüyordu, bilimin 20. yüzyılda fark ettiği
bu olay bundan çok önce Kuran'da bildirilmekteydi, evreni sonsuz
güç sahibi olan Yüce Allah yoktan yaratmıştır:
O Allah gökleri ve yeri yoktan
var edendir. (Enam Suresi, 101)
Big Bang'deki Denge
Big Bang'de gerçekten de şaşırtıcı derecede hassas bir düzenleme
vardır. Bu düzenlemenin ilk basamağı, patlamanın hızıdır. Big Bang'le
birlikte var olan madde, elbette etrafa korkunç bir hızla yayılmaya
başlamıştır. Ama burada bir noktaya dikkat etmek gerekir. Patlamanın
bu ilk anında, şiddetli bir çekim gücü vardır. Evrenin tümünü bir
noktada toplayabilecek kadar büyük bir çekimdir bu. Dolayısıyla
Big Bang'in ilk anında birbirine zıt olan iki güçten söz etmek
gerekir: Patlamanın gücü ve bu patlamaya direnen, maddeyi yeniden
bir araya toplamaya çalışan çekim gücü. Bu iki güç arasında bir
denge oluştuğu için evren ortaya çıkmıştır. Eğer ilk anda çekim
gücü patlama gücüne baskın çıksa, o zaman evren genişleyemeden
tekrar içine çökecekti. Eğer bunun tersi gerçekleşse ve patlama
gücü çok fazla olsa, bu kez de madde birbiriyle bir daha asla birleşmeyecek
şekilde savrulacaktı.
Peki bu denge ne kadar hassastı? İki güç arasında ne kadarlık
bir oranda farklılığa izin verilebilirdi? Avustralya'daki Adelaide
Üniversitesi'nden ünlü matematiksel fizik profesörü Paul Davies,
bu soruyu cevaplamak için uzun hesaplamalar yaparak şöyle bir sonuca
ulaştı:
“Hesaplamalar, evrenin genişleme hızının çok kritik
bir noktada seyrettiğini göstermektedir. Eğer evren biraz bile
daha yavaş genişlese çekim gücü nedeniyle içine çökecek, biraz
daha hızlı genişlese kozmik materyal tamamen dağılıp gidecekti.
Eğer patlama hızının belirli hale geldiği zamanda, bu hız gerçek
hızından sadece 10–18 kadar bile farklılaşsaydı, bu gerekli dengeyi
yok etmeye yetecekti. Dolayısıyla evrenin patlama hızı inanılmayacak
kadar hassas bir kesinlikle belirlenmiştir. Bu nedenle Big
Bang herhangi bir patlama değil, her yönüyle çok iyi hesaplanmış
ve düzenlenmiş bir oluşumdur.[ıı]
Havaya Atılan Bir Kalem Sivri Ucu Üzerinde Durabilir mi?
Böylesine bir patlamanın tesadüfen oluşmuş olması ihtimaller dâhilinde
midir?
Elinize sivri uçlu bir kalem alsanız ve onu havaya atsanız, bu
kalemin yere düştüğünde ucu üzerinde durma ihtimali nedir? İşte
blim çevreleri Big Bang'in tesadüfen oluşmasının kalemin ucu üzerinde
kalması kadar imkânsız olduğunu söylüyorlar. Ünlü Science dergisindeki
bir makalede bu durum şöyle ifade edilir:
“Eğer evren maddemizin yoğunluğu, bir parça daha
fazla olsaydı, evren atomik parçacıkların birbirini çekme kuvvetleri
dolayısıyla bir türlü genişleyemeyecek ve tekrar küçülerek bir
noktacığa dönüşecekti. Eğer yoğunluk başlangıçta bir parça daha
az olsaydı, o zaman evren son hızla genişleyecek, fakat bu takdirde
atomik parçacıklar birbirini çekip yakalayamayacak ve yıldızlarla
galaksiler hiçbir zaman oluşamayacaktı. Doğaldır ki biz de olmayacaktık!
Yapılan hesaplara göre, evrenimizin başlangıçtaki gerçek yoğunluğu
ile ötesinde oluşması imkânı bulunmayan kritik yoğunluğu arasındaki
fark, yüzde birin bir kuvadrilyonundan azdır. Bu, bir
kalemi sivri ucu üzerinde bir milyar yıl sonra da durabilecek
biçimde yerleştirmeye benzer... Üstelik, evren genişledikçe,
bu denge daha da hassaslaşmaktadır.”[ııı]
Peki bu denli olağanüstü bir denge neyi göstermektedir? Elbette
böyle hassas bir ayarlama tesadüfle açıklanamaz ve bilinçli bir
tasarımı ispat eder. Paul Davies, gerçekte materyalist yaklaşımı
benimseyen bir fizikçi olmasına karşın, bu gerçeği şöyle kabul
etmektedir:
“Çok küçük sayısal değişikliklere hassas olan
evrenin şu andaki yapısının, çok dikkatli bir bilinç tarafından
ortaya çıkarıldığına karşı çıkmak çok zordur... Doğanın en
temel dengelerindeki hassas sayısal dengeler, kozmik
bir tasarımın varlığını kabul etmek için oldukça güçlü bir delildir."
Big Bang'in varlığının inkâr edilemez olduğunu gören
materyalistler, Big Bang bir yana evrenin ve dünyanın bugünkü yapısının
dahi tesadüfen oluştuğunu iddia etmeye çalışmışlardır. Peki bu
iddiada bir doğruluk payı var mıdır? Acaba bize hayat imkânı verecek
düzendeki bir evrenin materyalistlerin iddia ettiği gibi tesadüfen
oluşması, kaçta kaç ihtimaldir? Milyar kere milyarda bir mi? Ya
da trilyar kere trilyar kere trilyar ihtimalde bir mi? Ya da daha
büyük bir sayı mı? Ünlü İngiliz matematikçi Roger Penrose işte
bu sayıyı hesaplamıştır. Penrose hesaplamayı yaparken tüm fiziksel
değişkenleri hesaba katmış, bunların kaç farklı biçimde dizilebileceğini
dikkate almış ve içinde canlıların yaşayabileceği bir ortamın oluşmasının,
Big Bang'in diğer muhtemel sonuçları içinde kaçta kaç ihtimale
sahip olduğunu tespit etmiştir. Penrose'un bulduğu ihtimal şudur:
10 üzeri 10 üzeri 123'te bir ihtimal! Acaba Roger Penrose hesapladığı
bu sayı hakkında ne düşünmüştür? Penrose, akıl sınırlarını çok
aşan bu sayı hakkında şu yorumu yapar:
“Bu sayı, yani 10 üzeri 10 üzeri 123'te bir ihtimal,
Yaratıcı'nın amacının ne kadar keskin ve
belirgin olduğunu bize göstermektedir. Bu gerçekten
olağanüstü bir sayıdır. Bir kimse bunu doğal sayılar şeklinde
bile yazmayı başaramaz, çünkü 1 rakamının yanına 10123 tane sıfır
koyması gerekecektir. Eğer evrendeki tüm protonların ve tüm nötronların
üzerine birer tane sıfır yazsa bile, yine de bu sayıyı yazmaktan
çok çok geride kalacaktır.”[ıv]
Penrose evrendeki tüm atomlar bir yana atomu oluşturan
parçacıkların sayısının bile bu sayıyı ifade etmeye yetmeyeceğini
söylüyor. Ne kadar büyük bir sayı ile karşı karşıya olduğumuzun
daha iyi anlaşılması için basit bir örnek verelim: Evrendeki bütün
atomları değil, sadece tek bir tuz tanesinin tüm atomlarını saymak
istediğimizi düşünelim. Saniyede bir değil, tam bir milyar tane
sayacak kadar hızlı olduğumuzu da varsayalım. Bu olağanüstü beceriye
karşın, ufacık bir tuz tanesi içindeki atom sayısını tam olarak
tespit edebilmek için beş yüz yıldan fazla bir zamana ihtiyacımız
olacaktır. Yemeden içmeden saniyede bir milyar atom sayarak geçecek
beş yüz yıl demektir bu.
Matematikte 10 üzeri 50'de 1'den daha küçük olasılıklar, "sıfır
ihtimal" sayılır. Kısacası bu sayı bizlere, evrenin varoluşunun
tesadüfle açıklanmasının kesinlikle ama kesinlikle imkânsız olduğunu
göstermektedir.
Penrose'un da ortaya açıkça koyduğu gibi evrenin
tesadüfen oluşma ihtimali hiç yoktur. Ne var ki bu gerçeği görmezden
gelmeye çalışanlar hala mevcuttur. Montreal Üniversitesi Psikiyatristi
Karl Stern, bu kişiler hakkında şöyle bir değerlendirme yapmaktadır:
“Evrenin şu anki yapısının tümüyle bir tesadüf eseri
olabileceği düşüncesi, tamamıyla delice bir düşüncedir. Delilik
kavramını argovari bir hakaret niyetiyle değil, tamamen psikolojideki
teknik anlamıyla kullanıyorum. Gerçekte bu tür bir düşünce ile
şizofrenik düşünce tarzı arasında büyük benzerlikler vardır.”[v]
Ateist Arayışlar: “Paralel Evrenler” ya da “Çok
Dünyalar” İddiası
“Paralel evrenler” ya da “çok dünyalar” diye bilinen
tez de Stern'in “şizofrenik” olarak nitelendirdiği evrenin yaratılışını
inkâr etmeye çalışan düşüncenin bir türevidir. Paralel evrenler
kavramı sonsuz sayıda dünyanın var olduğunu ve bizim bunların her
birinde, birbirinden farklı versiyonlarımızın bulunduğunu, bu yüzden
de hepsinin farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını iddia
eder.
Bu tezdeki temel gaye yaşamı barındıran bir evren
meydana getirmek için olası denemelerin sayısını ve zamanın miktarını
artırmak ve dolayısıyla evrenin sözde ihtimaller dahilinde oluşabilme
olasılığını yükseltmektir. Paralel evrenler düşüncesi, ne kadar
ihtimal dışı olursa olsun her olayın başka bir paralel evrende
gerçekleşebileceği iddiasını taşır.
“Çok dünyalar” hipotezi, çok büyük sorunları içinde
barındırır. Çok evrenleri içeren hali hazırdaki tüm kozmolojik
modeller, bu evrenleri yaratmak için bir mekanizmaya gereksinim
duyarlar. Ucu üzerinde durmayı başarabilecek kalem örneğinde olduğu
gibi evrenin var olması çok hassas ayarlamaları gerektirir.
Söz gelimi ışığın hızı saniyede 300.000 kilometredir.
Eğer ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha hızlı olsaydı, termonükleer
reaksiyonlarda, şimdikinden on binlerce kat daha fazla enerji üretilecekti.
Bu durumda da yıldızların çekirdeğindeki enerji çok daha çabuk
tüketilecek ve evrenimiz milyonlarca yıl önce karanlığa gömülmüş
olacaktı. Peki ya ışık küçük bir ölçekte şimdikinden daha yavaş
olsaydı? Bu durumda evrenin başlangıçtaki genişlemesi çok daha
yavaş olacak ve evren çekim gücünün etkisinden kurtulamayarak çökecekti.
Yani her iki durumda da hayatın var olması imkânsız olacaktı. Yukarıda
da söz konusu edildiği gibi bilim adamları ışığın bu hızda olduğu
evrenin ortaya çıkması ihtimalini 10 üzeri 10 üzeri 123'te bir
olarak hesaplamışlardır. İmkânsız olmasına karşın bir an için hızı
saniyede 200.000 km. olan bir evrenin var olduğunu varsayalım.
Böyle bir evren için yapılacak ihtimal hesapları da, hızı saniyede
300.000 km. olan ışığı barındıran evrenin ihtimal hesaplarından
farklı olmayacaktır. Görüldüğü gibi ışık hızının 200.000 km olduğu
bir evrenin varlığını var saymak bile, paralel evrenler iddiasını
içine düştüğü açmazdan kurtaramamaktadır.
Yaratılış Gerçeğini Örtbas Etme Çabaları Geçersizdir
Bazı bilim adamları sırf Big Bang'in “evrenin bir
Yaratıcısı olduğu” gerçeğini delillendirmesi nedeniyle ateist fikirlerine
destek olacağını düşündükleri yeni arayışlar içine girmişlerdir.
Paralel evrenler teorisi de “açılır kapanır sonsuz evren modeli”
ya da “Kuantum evren modeli”nde olduğu gibi böyle bir arayışın
sonucudur. Kozmolog Stephen Hawking de bu tip arayışlar içinde
olan bilim adamlarından biridir. Prof. Herbert Dingle bu arayışlar
ve Hawking hakkında şu değerlendirmeyi yapar:
“…matematikte soyut, teorik olarak varılan bir
sonuç, bunun gerçek bir karşılığının olmasını gerektirmez. İşte
Hawking matematiğin bu soyut özelliğini kullanmakta ve hiçbir
gerçekliğe karşılık gelmeyen varsayımlar üretmektedir. Peki acaba
bu çabasının nedeni ne olabilir? Cevabı kendi sözlerinde bulmak
mümkündür. Hawking, Big Bang'e alternatif
olarak öne sürülen evren modellerinin çoğunlukla Big Bang'in "İlahi
yaratılışı çağrıştırması nedeniyle" ortaya
atıldığını kabul etmektedir.”[vı]
Bazı bilim adamlarının paralel evrenler konusunu
gündeme getirmeleri, hipotezin herhangi ikna edici bir esası olmasına
değil, daha ziyade ateist düşünceye duyulan kesin bağlılığı gösterir.
Allah'ın evrenin Yaratıcısı olduğu gerçeğinden kaçmak için çok
dünyalar iddiasının kullanılması genelde bir tür ümitsizliği açığa
vurmaktadır. Gazeteci yazar Clifford Longley, London Times'ta yayınlanan
bir yazısında evrenin yaşam için gerekli tüm koşullarla birilikte
yaratıldığını belirttikten sonra şöyle devam eder:
“Bunun alternatifi üzerinde diretmek, Shakespeare'in
eserlerinin, Shakespeare tarafından değil de bir milyar daktilonun
başına oturmuş, bir milyar maymunun, bir milyar yıl boyunca süren
yazma işleminin sonucunda yazıldığında ısrar etmeye benzer. Bu
olabilir[vii]. Ama böylesine ümitsiz çarelere başvuran bilimsel
ateistlerin bakış açısı Allah'a inananların söylediklerini güçlendirmiştir.”[vııı]
 |
“Paralel evrenler” ya da “çok dünyalar” diye bilinen tez
evrenin yaratılışını inkâr etmeye çalışan düşüncenin bir ürünüdür.
Bu iddia bilim kurgu romanlara ve fantastik filmlere konu edilmiş
olsa bilimsel hiçbir değeri yoktur. Üstelik bir çok çelişkiyi
de bünyesinde barındırır.
|
Evren hakkında yapılan her inceleme bize evrende
olağanüstü bir tasarımın olduğunu gösterir. Bu da evrenin her detayına
hakim olan sonsuz bir güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı'ın varlığını
ispatlar. Evreni ve canlı yaşamına olanak verecek şekilde yaratılmış
olan Dünya'yı kusursuz biçimde var eden Allah'tır. Bunun aksi açıklamalar
sonuçsuz kalacak çabalardan ibarettir. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız,
o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok
olup gitmiştir. (Allah'a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı
eyvahlar size. (Enbiya Suresi, 18)
Bu makalenin word metnini download etmek için tıklayın 
[ı] Stephen Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca,
Alkım Kitapçılık ve Yayıncılık, 1993, s. 62-63
[ıı] Paul Davies,
Superforce: The Search for a Grand Unified Theory of Nature, 1984,
s. 184
[ııı] Bilim ve Teknik, sayı 201, s. 16; Science
Dergisi'nden tercüme
[ıv] Roger Penrose, The Emperor's New Mind,
1989; Michael Denton, Nature's Destiny, The New York: The Free
Press, 1998, s. 9
[v] Jeremy Rifkin, Algeny, Newyork: The Viking
Pres, 1983, s.114
[vı] Herbert Dingle, Science at the Crossroads,
London: Martin Brian & O'Keefe, 1972, s. 31-32
[vııı] Clifford Longley, “Focusing on
Theism”, London Times, Ocak 21, 1989, s.10 |