Nanoteknoloji ve
Mikrodünyalardaki Yaratılış
Teknoloji
ilerledikçe kullandığımız araçların boyutları giderek küçülüyor.
İlk bilgisayar bir oda kadar büyüktü. Önce bir çalışma masasının,
sonra da dizlerin üstüne konabilecek kadar küçüldü. Şimdi ise cebimizde
taşınabilecek büyüklükte olanları bile var. Peki acaba teknolojik
ürünlerdeki küçülme süreci ne kadar devam edebilir? Mesela bir tuz
tanesinden bile daha küçük motor, ya da toz zerresi kadar bir bilgisayar
devresi yapmak mümkün müdür?
Şu anki en hızlı bilgisayardan kat kat daha iyi bir bilgisayarın
bir yüzüğün içine sığdırıldığını ve şarj etmeden günlerce kullanabildiğinizi
bir düşünün. Şimdilik bu bilgisayarı sadece hayal edebiliriz. Çünkü
böyle bir bilgisayarı oluşturacak bileşenleri henüz yapamıyoruz,
bilim adamlarının önünde teknik olarak aşılması gereken bir yığın
sorun var. Peki ya atom boyutunda makineler yapmaya çalışsaydık?
Herkes
atomların gözle görülemeyecek kadar küçük olduğunu bilir. Ama ne
kadar küçük? Bunu zihnimizde canlandırabilmek için şöyle bir örnek
verebiliriz. Avucunuzun içine 12 gram kömür tozu aldığınızı ve tam
3 milyar insanı da bu tozun içinde atomları saymakla görevlendirmiş
olun. Her insan günde sekiz saat çalışsın ve saniyede bir atom saysın.
3 milyar insanın katıldığı bu sayma işlemi tam "20 milyon yıl" sürerdi.
Şu anda yeryüzünde atom boyutunda motorlar, yataklar, pompalar,
otomatik kapılar, bilgisayarlar mevcut. Üstelik hepsi de milyonlarca
yıldır aksamadan işliyor. Bu olağanüstü makineler canlıları oluşturan
hücrelerin içinde görev yapıyorlar. Bu makinelerle ilgili olarak
bilimsel bir kaynakta şu ifadeler yer almaktadır:
"... Belli bir plana göre atom üstüne atom koyarak proteinleri ve
diğer molekülleri oluşturuyorlar. Döner mil yatakları çok çeşitlidir:
birçok ilkel bakteride DNA'yı çevreleyen ve onun üstünde kayan kıskaçlar
bulunur. Kendi hücrelerimizde bulunan motorlar, hareket ettirmek
için değil, enerji yaratmak için çalışırlar. Hücrelerimizde her
molekül çeşidi için özel pompalar var. Bunlar hücreye girmesi gereken
iyon, aminoasit, şeker, vitamin vesaireyi seçerek hücre içine yığıyorlar.
Hücrelerde ayrıca moleküler bilgisayarlar da var; bunlarsa çevrelerindeki
moleküllerin yoğunluğunu okuyup buna göre biçim değiştirerek yapılması
gereken görevi hesaplıyorlar." (Goorsell, D. S., "Biomolecules and
Nanotechnology", American Scientist, Mayıs-Haziran 2000.)
Bu makinelerin boyutları metrenin milyarda biri ya da başka bir
deyişle milimetrenin milyonda biri kadardır. Kusursuz işleyişleri
bilim adamlarını hem hayrete sürüklemekte hem de benzeri sistemler
yapma konusunda ilham vermektedir.
Teknolojinin, büyüklüğü metrenin 100 milyon ile 1 milyarda biri
arasında değişen malzemelerin üretimi, montajı ve kullanımı ile
ilgilenen koluna Nanoteknoloji adı verilmektedir. Yüzüğün içine
sığdırmayı hayal ettiğimiz bilgisayar bir yana, bir toz zerreciği
nanoteknoloji dünyasına sığamayacak kadar dev bir yapıdır.
Nanoteknoloji,
atomları tek tek kullanarak, yalnızca çalışabilen değil, iş gören,
makrodünyada olmayan niteliklere sahip aygıtların üretilmesini ve
kullanılmasını amaçlayan bir alandır.
Kanserli hücreleri arayıp bulan ve içlerine girip özel ilaçlardan
oluşan yüklerini boşaltan, onarım yapan yarı mekanik, yarı biyolojik
araçlar, yolları, evleri temizleyecek bir nanorobotlar ordusu, nanometre
(milyarda bir metre) kalınlığındaki tellerden akan elektronların
sağladığı, akıl almaz hızda ve genişlikte iletişim ve hesaplama
gücü... Nanoteknolojide bir sınır yoktur, yapılabilecekler uzmanların
hayal gücüne kalmıştır.
IBM
1993 yılında 14 nanometre uzunluğunda bir bakır temel üzerine demir
atomlarını eliptik bir biçimde dizdi. Bu düzenek 1 ve 0'ları temsil
eden atomlar sayesinde bilgi saklayabilme özelliğine sahipti. IBM'in
'kuantum havuz' olarak adlandırılan bu buluşu, bilinen en eski bilgi
taşıyıcı nano-yapılardan biri olan nezle virüsünden, çok az daha
küçük. Bu virüsün 20 kenarlı, birbirine bağlı proteinlerden oluşan
kabuğu, yaklaşık 7000 nükleotid barındıran bir RNA zincirini koruyor.
Kısacası virüsler içlerindeki 7000 byte'lık bilgiyi kopyalayarak
çoğalan bir nano-makine olarak düşünülebilir. IBM'in buluşu ile
nezle virüsü arasında bir arayüz tasarlandığında ortaya çıkacak
araç bir silikon atomundan sadece 100 kez daha büyük bir bilgisayar
olacak. (Bilim ve Teknik Dergisi, "Nano Dünya", Eylül 2003, s.37.)
İşte burası nanoteknoloji ile canlılığın -daha bilimsel bir deyişle-
biyomoleküllerin kesiştiği noktayı oluşturuyor. Kuantum havuz bir
mühendislik eseri, nezle virüsü ise biyolojik bir varlıktır. Nanodünyada
her ikisi de birer makinedir. Aralarındaki fark birinin metal taban
üzerine inşa edilirken diğerinin organik moleküllerden oluşan bir
taban üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Bu iki nanomakine arasında
kurulacak bir köprü, atom boyutlarındaki motor ve anahtar gibi bildik
cihazların kendi kendilerini kopyalayabilmelerine imkan verecektir.
Bilim
adamları bu olayı 'dünyanın çehresini değiştirebilecek teknolojik
bir devrim' olarak nitelendiriyorlar. Çünkü bu sayede çevremizdeki
herşey bilgi saklayabilecek bir hale gelecek. Bunun için bilim adamlarının
yapacağı tek şey biyodünyadaki kusursuz yaratılış örneklerini daha
iyi ve daha yakından tanımak. Bu yüzden bilim çevreleri şimdiden,
biyolojik moleküllerden örnek alınarak yapılacak makineler için
"biyo-nanomakine" adını kullanmayı tercih ediyorlar. (Goorsell,
D. S., "Biomolecules and Nanotechnology", American Scientist, Mayıs-Haziran
2000.)
Biyolojik moleküller, nanoteknoloji araştırmacılarına daha yararlı
ve uygulanabilir makineler yapabilmeleri için önemli örnekler sunuyorlar.
Ancak yine de onların bizim yaptığımız tasarımlardan farklı olduklarını
unutmamak gerekiyor. D. S Goorsell, American Scientist dergisinde
yazdığı bir makalede bu farklılığı şöyle dile getiriyor:
"Biyomoleküler yapının oluşmasında rol oynayan kuvvetler, gözümüzle
gördüğümüz dış dünyadaki benzer kuvvetlerden farklıdır; bu nedenle
protein otomontajını dış dünyadakine benzetmek istersek yanılgıya
düşeriz. Dış dünyada mühendislik, büyük ölçüde kütle çekiminin katı
cisimler üzerindeki etkisine bağlıdır. Betonun ve çeliğin kuvveti
ve teflon ve lâstiğin farklı sürtünme özellikleri bununla ilgilidir.
Molekül dünyasındaysa, bu gibi özellikler moleküller arası ya da
molekül içi atom hareketleri üzerinde ısının etkisine bağlıdır (termal
etki). Moleküllerde ortamın sıcaklığıyla orantılı bir kinetik enerji
vardır; bu enerji moleküllere kayma, fır dönme ve titreşim hareketleri
yaptırmak ister." (Goorsell, D. S., "Biomolecules and Nanotechnology",
American Scientist, Mayıs-Haziran 2000.)
Ne var ki, biyomoleküler makineler ile bizim tasarımlarımızı farklı
kılan temel neden bu değildir. Tasarladığımız cansız makinelerden
biri çalışmazsa, onu bir kenara bırakıp yeni bir tasarım yapabiliriz.
Canlı hücrelerde ise böyle bir şey asla söz konusu değildir. Canlı
hücrelerini kusursuz örnek olabilecek hale getiren de bu özellikleridir.
Nanoteknolojiyi uygulanabilir kılan şey, atomların yapısı ve aralarındaki
mükemmel organizasyon özelliğidir. Onları taklit edebilelim ya da
edemeyelim hayatın kendisi hatta evrenin tamamı atomdaki üstün tasarımın
bir sonucudur. Bu nedenle nanoteknoloji mühendislerinin biyomoleküllerden
sonra bilmesi gereken ikinci bir husus da atomların yapısı ve davranış
biçimleridir:
"Örneğin, külçe altın oda sıcaklığında tepkimeye girmezken, 3-5
nanometre boyutlarındaki altın parçacıkları, pek çok tepkimeyi tetikleyebiliyor.
Nanoaltınların bu özelliğini keşfeden bir Japon firması, bunlardan
tuvaletlerde kullanılmak üzere "koku yiyiciler" geliştirmiş. Malzemelerin
nanoölçeklerde kazandıkları değişik özellikler, bunlara giderek
artan bir endüstriyel değer kazandırıyor. Bazı şirketler, sıradan
plastiğin üzerine nanoölçekli çubuklar yerleştirerek malzemenin
gücünü ve darbeye direncini güçlendirmeye çalışıyorlar. Askeri laboratuvarlar,
anthrax gibi biyolojik silahları belirleyen nanoölçekli sondalar
geliştiriyorlar. Ve bir-iki nanometre çapında, kamış biçimli moleküller
olan karbon nanotüpler, biçimlerine bağlı olarak elektriği metal
ya da yarı iletken özellikte taşıyabiliyorlar ve daha şimdiden transistör
ve diyot gibi elektrik malzemelerinde yaygın kullanım kazanmış bulunuyorlar."
(Service, R. F., "Atom-Scale Research Gets Real", Science, 24 Kasım
2000.)
Bütün kimyasal tepkimeler ve bu tepkimelerin doğurduğu tüm sonuçlar
atomdaki bu tasarımın belirlediği kriterler çerçevesinde gerçekleşir.
Mesela siz bu satırları okurken beyninizde pek çok kimyasal işlem
oluyor ve bu işlemlerdeki atomlar üstün bir tasarıma sahip olduğu
için herşey yolunda gidiyor ve siz bu satırları görüp, okuyor ve
içindekileri anlayabiliyorsunuz. İşin dikkat çekici olan yönü görmenizi
sağlayan kimyasal tepkimeler olmasına rağmen sizin bu tepkimeleri
asla görememeniz. Ancak elbette ki görülebilen bazı tepkimeler de
vardır: Bir bardak demli çaya bir dilim limon koyduğunuzda çayın
rengi açılır. Kibriti çaktığınızda bir tahta parçası alev alev yanar
ve kömüre dönüşür. Bunların tümü birer kimyasal tepkimedir. Soğuk
günlerde ısınmamızı sağlayan da tonlarca ağırlıktaki roketlerin
uzayda ilerlemesini sağlayan da atomlardaki tasarımdır.
Acaba şimdikinden farklı yapıdaki atomlardan oluşmuş bir evren nasıl
olurdu? Kitapları çevrilen Rus bilim yazarları L. Vlasov & D.
Trifonov'un Türkçeye "107 Kimya Öyküsü" adıyla çevrilen kitaplarında
böyle bir evreni şöyle anlatırlar:
"Oksijenle hidrojen her karıştırıldığında hemen su buharı oluşsun.
Bir demir plaka havayla temas ettiğinde üzeri hemen kırmızımsı kahverengi
pasla kaplansın ve birkaç dakika sonra, katı parlak metal yumuşak
bir toza, demir okside dönüşsün.
Dünyadaki tüm kimyasal tepkimeler bir nefeslik sürede gerçekleşsin.
Taşıdıkları enerjiden bağımsız olarak tüm moleküller birbirleriyle
tepkimeye girsinler. İki molekül arasındaki her çarpışma onların
kimyasal birleşmesi ile son bulsun.
Bu durumda tüm metaller yeryüzünden yok olurlardı, çünkü oksitlenirlerdi.
Canlı hücreleri oluşturanlar da dahil, tüm karmaşık organik maddeler
basit ama daha kararlı bileşiklere dönüşürlerdi.
Tuhaf bir dünya olurdu. Yaşamsız bir dünya, kimyasız bir dünya,
kimyasal tepkimelere girmek için hiçbir eğilim duymayan çok kararlı
maddelerin düşsel dünyası.
Neyse ki, böyle bir karabasan bizi korkutmuyor. Bu tür evrensel
bir 'kimyasal felaketin' yolunu kesen büyülü bir engel vardır."
(107 Kimya Öyküsü, L. Vlasov & D. Trifonov, Tübitak Yayınları,
16. Basım, Ankara, Haziran 2001, s.93.)
Evrenin her yerinde tek bir atomu dahi başıboş bırakmayan bir akıl
ve irade sahibinin müdahalesi görülür. Bu şekilde yukarıda örneklendirdiğimiz
türden bir tasarım eksikliğinin oluşmasını ve bunun felaket ile
sonuçlanmasını engelleyen tek bir güç vardır, o da gücün ve kudretin
tümünü Kendisi'nde barındıran Allah'tır. Allah dilediği anda dilediği
yerde kudretini tecelli ettirmektedir. En küçük atomundan uçsuz
bucaksız galaksilere kadar tüm evren Allah'ın dilemesi ve her an
ayakta tutması ile varlığını sürdürmektedir.
"O Allah ki, Yaratan'dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var
edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde
ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakim'dir."
(Haşr Suresi, 24)
ABD'de dünyanın saygın üniversitelerinden MIT'de moleküler biyoloji
ve Kuantum fiziği doktorası yapmış olan bilim adamı Prof. Gerald
Schroeder, evrene hakim olan kusursuz düzenliliğin Bir olan Allah'ın
eseri olduğunu şu cümlelerle açıklıyor:
"Ebedi ve ezeli olan Bir'dir dendiğinde bunun ardından iki, üç ve
dördün geldiği "bir" sanmayın. Burada bundan çok daha derinlikli
bir şeyden bahsedilmektedir. Burada bahsi geçen birlik, fiziksel
olan tarafından idrak edilen sonsuz metafiziksel gerçekliktir, tamamen
kapsayıcı ve evrensel olan birliktir.
Herşey, istisnasız herşey, sonsuz bir birliğin, fizik ötesi aynı
anda her yerde mevcut olan birliğin tezahürüdür. Bu birliğe dokunduğunuz
zaman, sizin ve tüm yaradılışın içinde yer aldığı mucizeyi idrak
ve tecrübe edersiniz. Bu vecd hali tüm varlığınıza yayıldığında
bilinç düzeyiniz bireysel farkındalık boyutundan uzaklaşır ve sınırlı
fiziksel gerçeklikle evrensel metafiziksel gerçeklik arasındaki
uçurumu yok eder." (Tanrı'nın Saklı Yüzü, Gerçekle Buluşan Bilim,
Gerald L. Schroeder, Gelenek Yayıncılık, İstanbul, Nisan 2003, s.
23.)
"De ki: O Allah, Bir'dir. Allah, Samed'dir (herşey O'na muhtaçtır,
Daim'dir, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır). O, doğurmamıştır ve
doğrulmamıştır. Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir." (İhlas
Suresi, 1-4)
|