ERMENİ SOYKIRIMI
MASALI
ve
TÜRK-ERMENİ DOSTLUĞU
Osmanlılar Tarafından "Millet-i Sıdıka" ünvanına
layık görülen Ermeniler, Türklerle Yüzyıllar Boyunca Dostluk
İçinde Yaşamışlardır
Bu yılın Nisan ayın da önceki yıllarda olduğu
gibi ABD Temsilciler Meclisi'nde Ermeni soykırımı karar tasarısının
onaylanıp onaylanmaması konusundaki tartışmalar gündemin bir
numaralı konusu oldu. Bu dönem içinde Türk ve Ermeni milletlerinin
ilişkilerini konu alan çok sayıda yazı yazıldı, tartışmalar yapıldı
ve türlü tezler önü sürüldü. Her biri derin bir araştırma konusu
olan bu tartışmaların dönüp dolaşıp geldiği nokta ise hep aynı
oldu: "Ermeniler asırlar
boyunca, önce Selçuklu daha sonra da Osmanlı'nın adil yönetimi
altında çok büyük bir hoşgörü ve huzur ortamında yaşamışlardır."
Bu gerçek yüzyıllardır Türk-Ermeni ilişkilerini
araştıran tarihçilerce-hatta Ermeni tarihçilerin büyük bir bölümü
tarafından da- tasdik edilmektedir. Gerçekten de Osmanlı yönetimi
farklı dillerde konuşan, farklı dini görüşleri olan ve farklı
etnik kökenlere sahip çok sayıda milleti asırlar boyunca hoşgörü
içinde yönetmeyi başarmış çok güçlü bir devletti. Zaten dört
kıtada kurduğu güçlü imparatorluğun temelinde de İslam ahlakının
getirdiği bu büyük hoşgörü, adaletli ve barışçıl tutum yatıyordu.
Peki yıllardır Türkiye'nin önüne farklı vesilelerle getirilmeye
çalışılan bu sözde soykırım konusunun aslı neydi? Asırlar boyunca
barış içinde ve kardeşçe yaşayan Türk-Ermeni halkları arasında
nasıl bir ilişki vardı? Ne olmuştu da Osmanlı yönetimi tarafından "millet-i
sıdıka" ünvanına layık görülen Ermeni toplulukları sadakatları
sorgulanan bir halk haline gelmişti?
Ortaya atılan iddiaları anlayabilmek ve sağlıklı bir değerlendirme
yapabilmek için Ermenilerle Türklerin ortak tarihlerini incelemek
gerekir. Çünkü bu iki kardeş halkın tarihlerinin kesiştiği noktadan
günümüze uzanan bin yıllık dönemin incelenmesi, iddiaların cevabını
da kendiliğinden ortaya koymaktadır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Ermenilerde diğer
gayri Müslimler gibi örflerinin ve inançlarının gereğinin rahatlıkla
yapabiliyordu. Yandaki resimde 1910 yılında kiliselerinden çıkmakta
olan bir grup Ermeni görülüyor.
Ermenilerle Türklerin Tarihlerinin Kesiştiği Nokta
Türkiye içinde bulunduğu jeopolitik ve jeostratejik konum dolayısıyla
tüm dünyanın dikkatini çeken bir ülkedir. Asya ve Avrupa kıtaları
arasında bir köprüdür, Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan boğazlara
sahiptir, Ortaasya, Ortadoğu ve Kafkasya'daki doğal enerji kaynaklarının
kesiştiği bir noktadadır. Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu, günümüzde
ise Türkiye Cumhuriyeti bu kritik konumu nedeniyle çeşitli ülkelerin
ilgi alanı olmuş, plan ve entrikaların hedefi haline gelmiştir.
Türkiye üzerindeki planlarını uygulamak isteyen ülkeler, bu hedeflerine
ulaşmak için türlü yollara başvurmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu
içinde huzur içinde yaşayan azınlıkları yönetim aleyhinde kışkırtmış,
kendi hedeflerini gerçekleştirmek için onları kullanmışlardır.
Ermeniler de bu halklardan biridir. Özellikle de Rusya ve İngiltere
Ermenileri kendi hedefleri uğrunda bir piyon gibi kullanmışlardır.
Ancak asırlardır süregelen Türk-Ermeni ilişkilerini, sadece 1.
Dünya Savaşı yıllarındaki kısa dönem çerçevesinde değerlendirmek
çok sağlıklı olmaz. Çünkü Ermenilerle Türklerin dostlukları bin
yıl öncesine kadar uzanmaktadır.
Bugün Ermenilerin öne sürdükleri sözde soykırım senaryosunun temeli
Doğu Anadolu topraklarının Ermeni anayurdu olduğu iddiasına dayanmaktadır.
Buna senaryoya göre Türkler, Selçuklular ve Osmanlılar ile başlayarak
Ermeni topraklarını işgal etmişler ve her zaman zulmetmişlerdir.
Hatta bu zulüm hala devam etmektedir. Ancak Türk-Ermeni ortak tarihini
incelemek bu iddiaların tamamen asılsız olduğunu delilleriyle ortaya
koymaktadır. Üstelik Ermeni halkının da 1. Dünya Savaşı'na kadar
böyle bir iddiası olmamıştır. Öncelikle, Doğu Anadolu topraklarının
Ermeni anayurdu olduğu iddiası tarihi gerçekleri yansıtmamaktadır.
Ermenilerin bir zamanlar toplu olarak oturdukları bölge tarihin
kaydettiği dönemlerde MÖ 521'den 344'e kadar bir Pers vilâyeti,
344'den 215'e kadar Makedonya İmparatorluğunun bir parçası, daha
sonra sırasıyla Selefkitlere tâbi bir vilâyet, Roma İmparatorluğu
ile Partlar arasında sık sık el değiştiren bir bölge, Sasani vilâyeti,
daha sonra da bir Bizans vilâyeti olmuştur. Bu toprakların 7. yüzyıl
sonlarından itibaren sahibi Emevilerdir. Onlardan sonra 10. yüzyıl
sonlarına kadar Abbasilerin elinde kalmış, 10. yüzyılın sonlarına
doğru Anadolu'nun tamamına Bizans İmparatorluğu yeniden hâkim olmuştur.
10, yüzyıldan itibaren de bölgeye Türkler gelmişlerdir. Ermeniler
çok eski tarihlerden beri bölgede varlığı devam eden, medeni ve
kadim bir millettir. Ancak tarih boyunca çeşitli egemenlikler altında
yaşamış, hiçbir zaman bağımsız ve sürekli bir devlete sahip olamamışlardır.
Dolayısıyla Doğu Anadolu'nun bir Ermeni anayurdu olduğu iddiası
gerçeklerle örtüşmemektedir. Bu husus Ermeni tarihçi Kevork Aslan'ın
şu sözleriyle de doğrulanmaktadır:
"Ermeniler derebeylikler halinde yaşamışlardır.
Birbirlerine vatan hisleriyle bağlı değildirler. Aralarında siyasi
bağlar yoktur. Yalnızca yaşadıkları derebeyliklere bağlıdırlar.
Vatanseverlikleri de bu nedenle bölgeseldir. Birbirleriyle bağlarını
siyasi ilişkiler değil, dilleri ve dinleri oluşturur." 1
Ermeniler en büyük zulmü Bizans İmparatorluğunun
yönetimi altında yaşarken görmüşlerdir. Bu konu ile tarihçiler
tarafından da sıkça dile getirilmiştir. Ünlü Ermeni tarihçisi
ve aynı zamanda Urfalı olan Mateos halkın buralardan sürüldüğünü,
evlerinden zorla çıkarıldıklarını ifade etmektedir. Mateos "İki yıl sonra (993-994) büyük Roma
dükü, büyük bir ordu ile beraber Ermenilere karşı yürüdü, Hristiyanların
üzerine atılıp onları kılıçtan geçirdi ve esaret altına aldı. O,
zehirli bir yılan gibi her yere ölüm götürdü ve böylelikle, dinsiz
milletlerin yerini tutmuş oldu" sözleriyle Bizanslıların Ermeni
halkına karşı uyguladığı şiddeti dile getirmiştir.
10. yüzyıl Bizans yönetiminde iç karışıklıkların
yaşandığı ve istikrarın bozulduğu bir dönemdir. İşte bu karışık
dönem içinde Selçuklular Anadolu topraklarına girmişlerdir. 26
Ağustos 1071 tarihinde, Malazgirt yakınında, Van Gölü'ne yakın
bir yerde Bizans İmparatorunun ordusunu bozguna uğratan Alparslan
sayesinde Türkler Anadolu'ya adım atmış ve Ermenilerin çok büyük
sevinç gösterileriyle karşılanmıştır. Tarihçi Mateos Selçukluların
Ermenilere karşı tavrını "Melikşah'ın
kalbi Hıristiyanlara karşı şefkat ve iyilikle doluydu. İsa'nın
evlatlarına çok iyi davrandı. Ermeni halkına refah, barış ve mutluluk
getirdi" sözleriyle ifade eder. 2 Mateos,
Sultan Kılıç Aslan'ın ölümünden sonra ise şunları yazmıştır:
"Kılıç Aslan'ın ölümü Hıristiyanları
yasa boğmuştur. Zira bu Sultan yüksek karakterli ve hayırsever
bir insandı."
Yukarıdaki ifadelerden de açıkça anlaşıldığı
gibi Selçuklu Türkleri, Ermenilere çok büyük bir hoşgörü göstermiş,
onların dinlerini, törelerini ve sosyal yaşantılarını korumalarını
sağlamıştır. Bu anlayış, Anadolu Selçukluları döneminde de devam
etmiştir. Ermeni tarihçi Asoghik'in "Ermeniler, Bizans'a olan düşmanlıkları
nedeniyle, Türklerin Anadolu'ya gelmesine sevinmişler, hatta Türklere
yardım etmişlerdir" şeklindeki sözleri bu gerçeği doğrulamaktadır.
Selçukluların ilerlediği topraklar, üzerinde diğer kavimlerin
yanı sıra Ermenilerin de yaşadıkları Bizans topraklarıdır. Yani
Selçuklular herhangi bir Ermeni devletine ya da prensliğine karşı
savaşmamış, onların topraklarını ele geçirmemiş, karşılarında düşman
olarak sadece Bizanslıları görmüşlerdir. Bunun dışında öne sürülecek
her türlü iddia tarihi gerçekler karşısında yaşayamayacaktır. Üstelik
tarih, Ermenilerin Bizans zulmüne karşı Selçukluların yanında yer
aldıklarını, onlara yardım ettiklerini ortaya koymaktadır. Ortada
Türk-Ermeni çatışması değil, asırlar sürecek olan bir kardeşlik
yolunda atılan ilk adımlar vardır.
Ermeniler Osmanlı Topraklarında Aradıkları Hoşgörüyü,
Güvenliği ve Barışı Bulmuşlardır
Ermeniler, Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluş yıllarında
bazı küçük devlet ve beyliklere bağlı bir şekilde hayatlarını devam
ettirmişlerdir. Osmanlılarla ilk ilişkileri ise Osman Gazi döneminde
başlamıştır. Osman Gazi 1324 yılında Bursa'yı merkez yaptıktan
sonra, Kütahya'da yaşayan Ermenileri ve ruhani reislerini buraya
nakletmiştir. Bu güçlü ilişki Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerine
kadar hiçbir kesintiye uğramadan devam etmiştir. Özellikle de Fatih
Sultan Mehmet'in 1453 yılında İstanbul'u almasıyla başlayan dönem,
Ermeniler için adeta bir altın çağ olmuştur.
Fatih Sultan Mehmet kendi talebi ile Ermenilerin
Bursa'daki ruhani reisi Hovakim'i İstanbul'a getirtmiş, Rum Patrikliği'nin
yanında, bir de Ermeni Patrikliği'ni 1461'de kurdurmuştur. Patrik,
padişahın fermanıyla Ermeni cemaatinin lideri ilan edilmiş ve Ermeniler
tamamen onun yönetimine bırakılmıştır. Bu dönemden sonra çeşitli
ülkelerden İstanbul'a büyük bir Ermeni göçü yaşanmış, İstanbul'da
güçlü bir Ermeni topluluğu oluşmuştur. Yavuz Sultan Selim'in Güney
Kafkasya ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle birlikte, buradaki Ermeniler
de İstanbul'daki
cemaatin bünyesine dahil olmuş, İstanbul Patrikliği'ne
bağlanmışlardır. Osmanlı yönetimi boyunca Ermeniler dinsel, siyasal,
ekonomik ve kültürel açıdan çok büyük bir özgürlük yaşamışlardır. Bu büyük hoşgörü ve iyi niyet Fatih Sultan Mehmet'ten sonra da
devam etmiştir. Diğer gayrimüslim toplulukların olduğu gibi, Ermenilerin
de dini ve toplumsal işlerine kesinlikle karışılmamıştır. Ermeniler
gerek yönetimde, gerek sanat alanında, gerekse ticari hayatta çok
önemli bir yer edinmişler ve toplumun en müreffeh sınıfı haline
gelmişlerdir. Osmanlı Devleti'ne sadakatleri, güvenilir olmaları,
iyi niyetli tavırları, Türk adetlerini benimsemeleri, hatta iyi
Türkçe konuşmaları, Ermenilerin devlete ait resmi veya özel işlere
atanmalarına sebep olmuştur. Ermenilerin Osmanlı yönetiminden memnuniyetleri
geçtiğimiz yıl, yani Osmanlı'nın 700. kuruluş yılında, İstanbul
Ermeni Patrikhanesi 538. doğum günü kutlanırken de çeşitli şekillerde
ifade edilmiştir. Türkiye Ermenilerinin 84. Patriği II. Mesrob
bu törenler çerçevesinde 22 Mayıs 1999 tarihinde yapılan bir törende
duygularını şu şekilde ifade etmişti:

"… Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u
fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni Episkoposluğunu
çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi Fatih'in
ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği
hoşgörünün çok açık bir örneğidir. Tarihte bir dine mensup bir
hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı
tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü… Yeni bir
binyıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın
çevremizdeki savaş ortamını göz önünde bulunduracak olursak,
538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler
arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz…"
Patrik II. Mesrob'un bu sözleri aslında Türk-Ermeni ilişkilerinin
gerçek boyutunu da gözler önüne sermesi bakımından çok önemlidir.
Çünkü gerçekten de Osmanlı hoşgörüsü dünyada eşi benzeri olmayan,
çağlar üstü bir yaklaşımı ifade etmektedir.
Ermeni sorunu Rusya ve İngiltere'nin tahrik ve vaatleriyle
ortaya çıkmıştır
Selçuklu ve Osmanlı yönetiminin Ermenilere karşı hoşgörülü tutumunu
dikkatle inceleyen bir kişi, bugün oluşan gerilim karşısında doğal
olarak şaşkınlığa düşer. Gerçekte ise bu gerilim yazının başlarında
da ifade ettiğimiz gibi kimi ülkelerin bilinçli kışkırtmaları ve
sahte vaatleri sonucunda ortaya çıkmış, zaman içinde gelişmiş ve
bugünkü halini almıştır.
Gerçekte Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma
süreci, imparatorluk içindeki azınlıkların rahatsızlıklarından
değil, Fransız Devrimi'nin doğurduğu bağımsızlıkçı ideolojilerden
kaynaklanmıştır. Bir başka deyişle Osmanlı azınlık isyanlarının
hepsi temelde "dış kaynaklı"dır.
Bu isyanların sonuncusu sayılabilecek olan Ermeni bağımsızlık hareketleri
de bu kuralı teyid eder.
 |
| Rus harbine hazırlanan Osmanlı askerleri |
 |
| Van'ın Rus ordusu tarafından işgalini
kolaylaştırmak için isyan eden Ermenilerin Osmanlı askerlerine
karşı siperlerindeki fotoğrafları |
Ermeni Sorununun ilk ortaya çıkışı Osmanlı devletinin zayıflamasıyla
aynı tarihlere rastlar. 1877-1878 yıllarındaki Rus harbini Osmanlı'nın
kaybetmesinin ardından, Trabzon'a kadar olan bölge Rusya'nın yönetimine
geçmiştir. O döneme kadar Osmanlı tebaası olan ve huzur içinde
hayatlarını devam ettiren Ermeniler, bağımsız bir devlet kurma
vaatleriyle kışkırtılmış ve Rus askerleriyle işbirliğine girip,
Türklere karşı savaşmışlardır. Dolayısıyla bu dönemden sonra Rus-Ermeni
ilişkileri, Türk-Ermeni ilişkileri üzerinde belirleyici bir rol
oynamıştır.
Osmanlı Devleti'nin zayıflaması dışarıdan yapılan
müdahaleleri de artırmıştır. Osmanlı topraklarını kendi aralarında
paylaşma niyetinde olan İngiltere, Fransa gibi ülkeler, imparatorluk
içine soktukları provokatörler vasıtasıyla Ermenileri Osmanlı yönetimine
karşı kışkırtmaya çabalamışlardır. Bu çabalar zaman içinde sonuç
vermiş, oluşturan teşkilat ve komiteler, Ermeni cemaatini Osmanlı'nın
Müslüman tebasına karşı tahrik etmiştir. Çıkarılan isyan hareketlerinde
iki toplum da çok fazla kayıp vermiş, iki kardeş halk birbiriyle
savaşır hale gelmiştir.
Ancak sorun 1. Dünya savaşı sırasında Ermenilerin düşman tarafında
yer almalarıyla daha da kalıcı hale gelmiştir. Yıllar boyunca Türklerle
aynı cephede yer alan Ermeniler, İtilaf Devletleri'nin tahrik ve
vaatleriyle yıllarca huzur içinde yaşadıkları Osmanlı topraklarını
düşmanla birlik olup, yağmalamaya girişmişlerdir. Bu girişimlerde
Rusya çok önemli bir rol oynamıştır. Çünkü dönemin Çarlık Rusyası
Osmanlı Devleti'nin topraklarını kendine genişleme alanı olarak
görmüş ve Osmanlı Hıristiyan cemaatini kendi himayesi altına almayı
hedeflemiştir. Bu amaçla da gerek Balkanlardan gerekse Kafkaslardan
Osmanlı topraklarına girmeye çalışmıştır. İngiltere'de aynı şekilde
Doğu Anadolu topraklarının kendi kontrolünde kalmasını istemiştir.
Rusya ve İngiltere'nin Doğu Anadolu'daki çıkarları
Ermeni toplumunun Osmanlılara karşı kullanılması üzerine kuruluydu.
Bu gerçek şu ana kadar pekçok Batılı ve Ermeni tarihçi tarafından
da dile getirilmiştir. Ancak Osmanlı yönetiminden hiçbir şikayeti
olmayan ve barış içinde yaşayan halk üzerinde bu girişimler ilk
başlarda etkili olmamış, kurulan teşkilatları büyük bölümü zaman
içinde yok olup gitmiştir. Osmanlı toprakları içinde başarılı
olamayınca, bu kez farklı ülkelerde Ermenistan hayalini gerçekleştirmek
için teşkilatlar kurulmuştur. Bu komiteler dışarıdan aldıkları
destekle halkın büyük bölümü üzerinde etkili olmayı başarmışlardır.
Ermeni propagandasının bugünkü önde gelen kişilerinden Louise
Nalbantyan kurulan bu komitelerin amacını "Ermeni
halkının duygularını harekete geçirmek için tahrik ve teröre ihtiyaç
vardı. Halk, düşmanlarına karşı kışkırtılacak ve aynı düşmanın
misilleme faaliyetinde yararlanılacaktı… Komite, Osmanlı hükümetini
terörize etmeyi amaçlıyordu" şeklinde tanımlıyordu. 3 Yani
Anadolu'da isyanlar çıkartmak için yabancı devletler tarafından
kışkırtılan Ermeniler kendilerine yöntem olarak "terörü" seçmişlerdi.
Bu komitelerin kurulmasını takip eden yıllarda Anadolu'nun dört
bir yanında isyanlar çıkartılmıştır. İsyanlarda pek çok masum insan
hayatını kaybetmiş, bu isyanlar nedeniyle Anadolu topraklarında
gerçek manada bir huzur sağlanamamıştır.
1. Dünya Savaşı'nın başlaması Ermeni isyancılar tarafından büyük
bir fırsat olarak görülmüştür. Savaş başlamadan önce Osmanlı Devleti'nin
yanında yer alacakları vaadinde bulunan Ermeniler, kısa süre sonra
bu vaadlerinden dönmüşlerdir. Rus devletinin saflarında yer almış,
Osmanlı'ya karşı savaşmışlardır. Taşnak komitesinin örgütüne verdiği
şu talimat Ermenilerin savaş sırasındaki politikalarını çok iyi
ifade etmektedir:
"Ruslar sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı
orduları geri çekilmeye başladıklarında her yerde isyanlar çıkarılmalı,
Osmanlı orduları bu suretler iki ateş arasına alınmalıdır. Osmanlı
ordularının ilerlemesi halinde ise Ermeni askerler silahlarıyla
birlikte kıtalarını terk edecek ve çeteler teşkil edip, Ruslarla
birleşeceklerdir." 4
Savaş başladığında tüm bu talimatlar uygulamaya geçmiş, Osmanlı
ordusuna ve sivil Müslüman ahaliye karşı türlü saldırılar gerçekleştirilmiştir.
Sadece Türkler hedef alınmamış, Rumlar, Museviler ve bu politikayı
desteklemeyen Ermenilere karşı dahi saldırılar düzenlenmiştir.
 |
 |
| Ermenilerden oluşan 'Doğu
Lejyonu'nun geçtiği topraklarda uyguladığı vahşetin bir görüntüsü. |
İngilizlerin geniş lojistik
desteğiyle Doğu Cephesi'nde Türklere karşı savaşan bir Ermeni
topçu birliği. |
Bu sırada Osmanlı devleti İngiliz
ve Fransız ordularıyla türlü cephelerde savaşmaktaydı. İsyanların
devam etmesi ve Anadolu'nun giderek daha da karışması üzerine Osmanlı
hükümeti önce Ermeni Patriği, mebusları ve önde gelenlerini çağırarak
Ermenilerin Müslümanları katletmeye devam etmeleri halinde gerekli
önlemleri alacağını bildirmekle yetinmiştir. Ancak bu barışçıl
tavır bir sonuç vermeyince 24 Nisan 1915'de Osmanlı devleti isyanları
örgütleyen tüm Ermeni komitelerini kapatmış ve yöneticilerinden
235 kişiyi devlet aleyhinde faaliyette bulunmak suçundan tutuklatmıştır.
Bu kararla Osmanlı hükümeti benzer tehlikelerle karşılaşan tüm
ülkelerin almakta tereddüt göstermeyeceği bir önleme başvurmuştur.
Pek çok cephede devam eden savaşta başarılı olmanın ancak içte
huzurun ve birliğin sağlanmasıyla mümkün olacağı açıktır.. Bu nedenle
de savaş bölgeleri yakınlarındaki Ermenileri daha güneydeki Osmanlı
topraklarına, Suriye'ye tehcir etmiştir. 5
Bu tehcir (göç ettirme), bir soykırım ya da bir katliam değil,
güvenlik nedeniyle bir grubun başka bir toprakta ikamete mecbur
edilmesi yönünde alınmış bir tedbirdir. Düşmanla işbirliği yapan
ve ülkenin birliğine zarar veren bir topluluğun zararlı faaliyetlerinin
engellenmesi amacıyla alınmış son derece akılcı bir karardır. Kaldı
ki Osmanlı devleti bu tehcir esnasında Ermenilerin mağdur kalmamaları
için türlü tedbirler almıştır. Osmanlı Bakanlar Kurulu'nun 30 Mayıs
1915 tarihli kararı Osmanlı yönetiminin bu konudaki adaletini gözler
önüne sermektedir. Bu kararda, Ermeniler canlarının ve mallarının
korunmasını, göçmen ödeneğinden geçimlerini sağlayabilmeleri için
yardımın yapılmasını, ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmasını,
hükümet tarafından evler yapılmasını, alet ve teçhizat temin edilmesini,
yiyecek ve diğer ihtiyaçlarının sağlanmasını, sağlık durumlarının
her gün doktorlar tarafından kontrol edilmesini, hasta, kadın ve
çocukların trenle gönderilmesini ve alınması gereken daha pek çok
önlemi bildiren emirler yayınlamıştır. Ayrıca, tehcir sırasında
Ermenilere karşı herhangi bir saldırıda bulunanların tevkif edilerek,
Divan-ı Harp Mahkemesine sevk edilmesi ve en ağır şekilde cezalandırılmaları
karara bağlanmıştır. Ortaya çıkan can kayıpları ise, savaş sırasındaki
çarpışmalar, isyanları önleme girişimleri ve günün koşulları göz
önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Savaşın zor şartları
altında ve Osmanlı hükümetince kontrol edilemeyen bazı fanatiklerin
saldırıları neticesinde çok sayıda Ermeni hayatını yitirmiştir.
Ancak bu elbette bir soykırım değildir. Bu gerçek dışı iftira,
o yıllarda Osmanlı Devleti ile savaş halinde olan İngiliz ve Fransızlar
tarafından bir propaganda malzemesi olarak ortaya atılmış ve günümüze
kadar da yine benzeri siyasi amaçlarla taşınmıştır.
Kısacası Osmanlı Devleti tarafından Ermenilere karşı bir soykırım
gerçekleştirildiğini iddia etmek, tarihi gerçekleri saptırmaktır.
Bu
makalenin word metnini download etmek için tıklayın
Bu
makalenin pdf halini download etmek için tıklayın Dipnotlar
1-ASLAN, Kevork; L'Arménie et les Arméniens, istanbul, 1914 
2-Urfalı Mateos, (Mathieu d'Edesse), Chronicles, No:129 
3-Nalbantyan, Louise, Armenian-Revolutionary Movement, University of California
Press, 1963, sayfa 110-111 
4-Mehmet Hocaoğlu, Tarihte Ermeni Mezalimi ve Ermeniler, İstanbul, 1976, s. 570-571 
5-Dokuz Soru ve Cevapta Ermeni Sorun, Dış Politika Enstitüsü, Ankara 1989, s.23. |