| Bir Zamanlar
Hatalı Tasarımlar Hikayesi Vardı
Richard Dawkins günümüz
dünyasının en bilinen evrimci biyologlarından biridir.
Oxford Üniversitesi'nde zooloji profesörü olan Dawkins'i
ünlü yapan etken ise, zooloji alanındaki çalışmaları
değil, Darwinizm'i ve ateizmi savunmakta gösterdiği
ısrarcılıktır.
Ateist Richard Dawkins,
1986'da yayınlanan "Kör Saatçi" adlı kitabında
doğadaki sözde "hatalı tasarım"lardan söz
etmişti. Dawkins'in bu argümanının cehalete
dayandığı sonradan ortaya çıktı. |
Dawkins'in 1986'da The Blind
Watchmaker adlı bir kitabı yayınlandı. "Kör
Saatçi" anlamına gelen bu başlık altında, Dawkins,
okurlarını, canlılardaki karmaşık tasarımların aslında
bilinçsiz doğal seleksiyon mekanizmasının bir ürünü
olduğuna ikna etmeye çalışır. Bu ikna çabası çoğu
yerde spekülasyonlara, hatalı benzetmelere ve yanlış
hesaplara dayalıdır ve bu da şimdiye kadar çeşitli
bilim adamları ve yazarlar tarafından detaylı biçimde
ortaya konmuştur.66
Dawkins'in iddialarından biri ise, "hatalı tasarımlar"
argümanıdır. Dawkins, canlılardaki bazı yapıların
verimsiz ve dolayısıyla hatalı tasarımlara sahip
olduğunu savunmakta ve bunların bilinçli bir tasarımla
yaratıldıklarını inkar ederek, böyle olsa daha farklı
olacaklarını ileri sürmektedir. Bu konuda verdiği
en belirgin örnek ise, insan dahil tüm omurgalı
canlıların gözünde yer alan "ters-çevrilmiş retina"dır.
Ters-çevrilmiş retina kavramı, omurgalı gözünün
retinasındaki "fotoreseptör" (ışık algılayıcı) hücrelerin,
gözün ön tarafına, yani ışığa doğru değil de gözün
arka tarafına bakacak şekilde yerleştirilmiş olmalarını
ifade eder. Bu hücrelerin ışık algılayan yüzeyleri
arka tarafa bakmakta, bu hücrelerden çıkan sinirler
ise, ışıkla hücreler arasında bir katman oluşturmaktadır.
Bu sinirler gözün belirli bir noktasında toplanır
ve oradaki bir kanaldan dışarı çıkarlar. Bu kanal
üzerinde fotoreseptör hücre olmadığı için de, bu
noktada görüntü algılanmaz. "Kör nokta", işte bu
noktadır.
Darwinistler, bu "ters çevrilmişlik" durumunu ve
bunun oluşturduğu kör noktayı kendilerince malzeme
edinmişler, bunun bir "tasarım hatası" olduğunu
ileri sürmüşler ve dolayısıyla aslında ortada bir
"tasarım" bulunmadığını, gözün doğal seleksiyonla
ortaya çıktığını ve bu gibi garipliklerin beklenmesi
gerektiğini iddia etmişlerdir. Richard Dawkins,
başta da belirttiğimiz gibi, bu argümanı seslendiren
en bilinen kişidir. Dawkins, The Blindwatchmaker'da
şöyle yazmıştır:
Her mühendis, fotohücrelerin
ışığa doğru yöneltilmesi, kablolarının da arkaya,
beyin tarafına doğru uzanması gerektiğini kabul
edecektir. Fotohücrelerin ışıktan uzağa doğru
bakmaları ve kablolarının ışığa en yakın durumda
olmalarını gerektiren bir tasarımı yanlış bulacaktır.
Ama tüm omurgalı gözlerinde tam olarak bu yaşanmaktadır.67
Okurlarının bir kısmı Dawkins'in bu argümanından
etkilenmiş, gözde "hata" olduğunu ve bunun gözün
tasarlandığı (yaratıldığı) görüşüne karşı büyük
bir kanıt oluşturduğunu sanmış olabilirler.
Biyoloji Profesörü
Michael Denton |
Oysa Dawkins ve ona inananlar yanılmışlardır. Yanılgının
nedeni, Dawkins'in gözün anatomisi ve fizyolojisi
hakkındaki cehaletidir.
Bu konuyu detaylı biçimde gözler önüne seren bilim
adamı, Darwinizm'in günümüzdeki en önde gelen eleştirmenlerinden
biri olan, Otago Üniversitesi'nden moleküler biyoloji
profesörü Michael Denton'dır. Denton, Origins&Design
dergisinde yayınlanan "The Inverted Retina: Maladaptation
or Pre-adaptation?" (Ters Çevrilmiş Retina: Hatalı
Adaptasyon mu, Önceden Belirlenmiş Bir Adaptasyon
mu?) başlıklı bilimsel makalesinde, Dawkins'in "hatalı
tasarım" olarak gösterdiği "ters çevrilmiş retina"nın,
aslında omurgalı gözü için olabilecek en verimli
tasarım olduğunu anlatır. Denton, bunu şöyle özetlemektedir:
Omurgalı retinasındaki fotoreseptör
hücrelerin çok yüksek enerji ihtiyaçlarını düşündüğümüzde,
omurgalı gözünün şaşırtıcı ters çevrilmiş tasarımının,
teleolojiye (tasarıma) yönelik bir meydan okuyuş
olmadığı, aksine yüksek omurgalıların çok aktif
olan fotoreseptör hücrelerine çok yüksek miktarlarda
oksijen ve besin sağlayan çok özel bir çözüm olduğu
ortaya çıkmaktadır.68
Profesör Denton'ın üzerinde durduğu,
Dawkins'in ise farkında bile olmadığı bu gerçeği
anlamak için, öncelikle retinadaki fotoreseptör
hücrelerin ne denli yüksek bir enerji ve oksijen
ihtiyacı içinde olduklarını belirlemek gerekir.
Söz konusu hücreler, biz gözümüzü açık tutup ışık
gördüğümüz sürece, her saniye, her salise, çok karmaşık
kimyasal reaksiyonlara sahne olurlar. Işığın en
küçük parçacıkları olan fotonlar, bu hücreler tarafından
algılanır. Bu algılama, fotonun başlattığı karmaşık
bir kimyasal reaksiyon sayesinde olur ve her an
yeniden tekrarlanır. Bu işlem o kadar karmaşık ve
hızlıdır ki, Denton'ın ifadesiyle, "fotoreseptör
tabaka, bilinen tüm dokular içinde en büyük metabolik
hızlara sahiptir."69
1) Kornea, ışığın
odaklanmasına yardımcı olur.
2) Retina, görüntüyü sinir sinyallerine
dönüştürür.
3) Göz boşluğundaki damarlar retinayı besler.
4) Işık gözbebeğinin karanlık açıklığından
içeri girer.
5) İris kasları, ne kadar ışık alınacağını
kontrol eder.
6) Sclera, göz yuvarlağını kaplayan sert
beyaz yapıdır.
7) Mercek, görüntüyü odaklar.
8) Optik sinirler gözü beyne bağlar.
Allah'ın üstün yaratmasının tecellilerinden
olan göz, olabilecek en verimli şekilde
çalışabileceği bir tasarıma sahiptir.
|
Kuşkusuz, retina hücreleri bu yüksek
metabolizmayı ayakta tutabilmek için çok yüksek
miktarda enerjiye ihtiyaç duyarlar. İnsan retinası
hücrelerinin oksijen ihtiyacı, böbrek hücrelerinin
ihtiyacının iki katı, beyindeki serebral korteks
katmanındaki hücrelerin üç katı ve kalp kasını oluşturan
hücrelerin ihtiyacının altı katıdır. Dahası bu karşılaştırmalar
tüm retina tabakası esas alınarak yapılmıştır; bu
tabakanın yarısından azını oluşturan fotoreseptör
hücrelerin enerji ihtiyacı ise tabakanın genelinden
daha da yüksektir. G. L. Walls The Vertebrate
Eye (Omurgalı Gözü) adlı ansiklopedik kitabında,
bu hücrelerin besin ve oksijene "ihtiraslı" şekilde
ihtiyaç duyduklarını yazar.70
Peki görmemizi sağlayan bu hücrelerin olağanüstü
derecede yüksek besin ve oksijen ihtiyacı nasıl
karşılanmaktadır?
Elbette ki, tüm vücutta olduğu gibi, kan yoluyla...
Peki kan nereden gelmektedir?
İşte "ters çevrilmiş retina"nın neden çok ideal
bir tasarım olduğu, bu noktada ortaya çıkar. Gözün
retina tabakasının hemen arkasında, bu tabakayı
adeta bir ağ gibi saran, çok özel bir damar dokusu
vardır. Denton, bu konuda şunları yazmaktadır:
Fotoreseptörlerin abartılı metabolik
açlığını giderecek oksijen ve besinler, "choriocapillaris"
denen çok özel bir kılcal damar yatağı tarafından
sağlanmaktadır. Bu, geniş ve düzleştirilmiş kılcal
damarların birleşerek oluşturduğu ve hemen fotoreseptörlerin
arkasına yerleştirilmiş zengin bir damar tabakasıdır.
Bu tabaka ile fotoreseptörler arasında sadece
hücre duvarları ve bir de "Bruch zarı" denen özel
bir zar vardır; ki bunlar sadece fotoreseptör
hücrelerin ihtiyaç duydukları metabolitlerin ve
besinlerin geçmesine izin veren son derece seçici
bir sınır oluştururlar. Buradaki kılcal damarların
çapı 18-50 mikron arasında değişir ki, bu da standart
damarlardan çok daha geniş bir boyuttur. Bu özgün
damar kanalları ağı, fotoreseptör tabakasını bol
miktarda kanla beslemek için adapte edilmiş olduğunu
gösteren bütün işaretleri taşımaktadır.71
Prof. James T. McIlwain, An Introduction
to the Biology of Vision (Görmenin Biyolojisine
Giriş) adlı kitabında, "fotoreseptörlerin büyük
metalobik ihtiyaçları nedeniyle" gözde "koroidi
kana 'boğma' yönünde bir strateji olduğunu, böylece
gerekli enerji arzında hiçbir sorun olmamasının
sağlandığını" yazar.72
İşte fotoreseptör hücreler bu nedenle "ters çevrilmiş"
durumdadırlar. Ortada bir "strateji" vardır. Retinanın
ters çevrilmiş yapısı, Dawkins'in sandığı gibi bir
"hata" değil, belirli bir amaca yönelik bilinçli
bir "tasarım"dır.
Denton, ilgili makalesinde retinanın başka türlü
tasarlanmasının mümkün olup olmadığını da incelemektedir.
Vardığı sonuç ise bunun mümkün olmadığıdır. Retinanın
Dawkins'in kendince önerdiği gibi "düz" olması,
yani fotoreseptör hücrelerin ışığa doğru bakması
durumunda, bu hücreler onları beslemekte görevli
olan damar tabakasından uzaklaşacaklar ve ihtiyaç
duydukları besin ve oksijenden büyük ölçüde mahrum
kalacaklardır. Damarların retina tabakasının içine
uzatılması da bir "çözüm" değildir, çünkü bu pek
çok kör nokta oluşturarak gözün görme yeteneğini
büyük ölçüde azaltacaktır.
Denton şu yorumu yapar:
Omurgalı retinasının tasarımı
ne kadar derinlemesine incelenirse, sahip olduğu
her özelliğin gerekli olduğu o kadar ortaya çıkmaktadır.
Olabilecek en yüksek çözünürlüklü görüşe ve en
yüksek muhtemel hassasiyete sahip olacak bir gözü
ilk baştan tasarlamaya kalkarsak, omurgalı gözünü
aynen baştan inşa etmek durumunda kalırız- ters
çevrilmiş retinasıyla birlikte... 73
Kısacası Dawkins'in ve diğer evrimcilerin "gözdeki
hata" argümanı, cehaletten kaynaklanan bir argümandır.
Canlılığın detaylarının daha yüksek bilgiyle -ve
bilinçle- incelenmesi sonucunda da çürümüştür. Aslında
Darwinizm'in tarihinde daha pek çok "cehaletten
kaynaklanan argüman" vardır. Tüm "körelmiş organlar"
hikayesi böyledir.
Körelmiş Organlar Hikayesi
Apendiksini veya kuyruk sokumunun birer "körelmiş
organ" olduğu, bunların daha önceki hayali "evrimsel
atalarda" önemli işlevler üstlenmelerine rağmen,
zaman içinde fonksiyonlarını yitirdikleri şeklinde
bir hikaye duydunuz mu?
Muhtemelen duymuşsunuzdur. Pek çok insan da duymuştur.
Çünkü söz konusu "körelmiş organlar" hikayesi, Darwin'den
bu yana evrimcilerin en çok rağbet ettikleri propaganda
malzemesidir.
Hikaye, Darwin'le başlamıştı. Darwin,
Türlerin Kökeni'nde "fonksiyonlarını yitirmiş
ve fonksiyonları azalmış" organlardan söz etmişti.
"Rudimentary" (ilkel) kelimesiyle tanımladığı bu
organları bir kelimenin içinde yazılan, ama okunmadığı
için etkisi olmayan harflere benzetmişti.74
19. yüzyılın ilkel
bilim düzeyi içinde, apendiks işlevsiz ve
dolayısıyla "körelmiş" bir organ sanılmıştı. |
Ama bu Darwinizm'in diğer iddiaları gibi,
o dönemin ilkel bilim düzeyinden güç bulan bir hurafeydi.
Bilim ilerledikçe, Darwin'in ve onu izleyenlerin "körelmiş"
saydıkları bu organların gerçekte önemli fonksiyonlara
sahip oldukları yavaş yavaş ortaya çıktı. "Fonksiyonsuz"
denen organlar, aslında "fonksiyonu henüz tespit edilememiş"
organlardı. Fonksiyonları tespit edildikçe, evrimciler
tarafından sayılan uzun "körelmiş organlar" listesi
de giderek küçüldü. Alman anatomist R. Wiedersheim
tarafından 1895 yılında ortaya atılan "körelmiş insan
organları" listesi, apendiks, kuyruk sokumu kemiği
gibi yaklaşık 100 organı içeriyordu. (Apendiks (ya
da apandis), toplumda 'apandisit' olarak bilinen organdır.
Yanlış kullanım sonucu dilimizde bu organı tanımlamak
için kullanılan 'apandisit' gerçekte bu organın enfeksiyona
uğramasına verilen addır.)75
Bilim ilerledikçe, Wiedersheim'ın listesindeki organların
hepsinin vücutta çok önemli işlevlere sahip oldukları
ortaya çıktı. Örneğin "körelmiş organ" sayılan apendiksin,
gerçekte vücuda giren mikroplara karşı mücadele eden
lenf sisteminin bir parçası olduğu belirlendi. Bu
gerçek, "Examples of Bad Design Gone Bad" (Kötü Tasarım
Örnekleri Kötü Çıktı) başlıklı bir makalede, çeşitli
temel anatomi kaynaklarına referans verilerek şöyle
açıklanıyor:
Apendiksin mikroskobik düzeyde
incelenmesi, bunun oldukça önemli oranda lenf
dokusu içerdiğini göstermektedir. Benzer lenf
dokusu birikimleri (ki bunlara GALT, yani sindirim
sistemiyle ilişkili lenf dokuları denir) bağırsak
sisteminin diğer alanlarında da görülür. Bunlar,
vücudun yutulan maddelerdeki yabancı antijenleri
tanıma yeteneğiyle ilgilidirler. Benim kendi araştırmam,
özellikle, bağırsağın bağışıklık fonksiyonları
üzerine yoğunlaşmıştır.
Tavşanlarda yapılan deneyler yeni doğan bireylerde
apendiksin ameliyat edilmesinin mukozal bağışıklık
gelişimine zarar verdiğini göstermiştir. Tavşan
apandiksi üzerine yapılan morfolojik ve fonksiyonel
çalışmalar ise, apandiksin, memelilerdeki hava
keseciklerine denk olduğunu göstermektedir. Bu
kesecikler, kuşlardaki sıvısal bağışıklığın gelişiminde
kritik bir rol oynamaktadır.
Tavşan ve insan apandiksinin mikroskobik ve mikrobağışıksal
benzerlikleri, insandaki apandiksin tavşandakine
benzer bir görevi olduğunu göstermektedir. İnsan
apandiksi özellikle yaşamın erken dönemlerinde
çok önemlidir, çünkü doğumdan kısa bir süre sonra
büyük gelişim geçirmekte, sonra yaş ilerledikçe
gerilemektedir, ta ki sindirim sistemi organlarına,
ince bağırsaktaki peyer plakları gibi diğer bazı
kısımlarına benzeyene kadar. Bu yeni çalışmalar,
insan apandiksinin, bir zamanlar iddia edildiği
gibi zamanla küçülmüş ve faydasını kaybetmiş bir
organ olmadığını göstermektedir.76
Kısacası tüm zamanların en ünlü "körelmiş organı"
olarak öne sürülen apendiksin körelmiş sanılmasının
nedeni, Darwin ve taraftarlarının dönemin ilkel
bilim düzeyine dayanan dogmatizmleriydi. Dönemin
ilkel mikroskopları altında apendiksin lenf dokusu
gözükmüyordu; onlar da yapısını anlayamadıkları
dokuyu kendi teorileri gereğince "fonksiyonsuz"
saymışlar ve körelmiş organlar listesine dahil etmişlerdi.
Darwinizm, bir kez daha, 19. yüzyılın ilkel bilim
düzeyinden güç bulmuştu.
Bu durum sadece apendiks için değil, tüm diğer
sözde körelmiş organlar için geçerliydi. Wiedersheim'ın
"körelmiş organlar" listesinde yer alan bademciklerin
de ilerleyen yıllarda boğazı, özellikle erişkin
yaşlara kadar, enfeksiyonlara karşı korumada önemli
rol oynadığı keşfedildi. Omuriliğin sonunu oluşturan
kuyruk sokumunun ise, leğen kemiğinin çevresindeki
kemiklere destek sağladığı, bu nedenle, kuyruk sokumu
kemiği olmadan rahatça oturabilmenin mümkün olmadığı
anlaşıldı. Ayrıca bu kemiğin pelvis bölgesindeki
organların ve buradaki çeşitli kasların da tutunma
noktası olduğu belirlendi.
İlerleyen yıllarda yine "körelmiş organlar"dan
sayılan timüs bezinin T hücrelerini harekete geçirerek
vücudun savunma sistemini aktif hale getirdiği;
pineal bezin, lüteinik hormonu baskılayan melatonin
gibi önemli hormonların üretilmesinden sorumlu olduğu
keşfedildi. Tiroid bezinin bebeklerde ve çocuklarda
dengeli bir vücut gelişimini sağladığı ve metabolizma
ve vücut aktivitesinin düzenlenmesinde rol oynadığı
saptandı. Pitüiter bezin de tiroid, böbrek üstü,
üreme bezleri gibi birçok hormon bezinin doğru çalışmasını
ve iskelet gelişimini kontrol ettiği ortaya çıktı.
Darwin tarafından "körelmiş organ" olarak nitelendirilen
gözdeki yarım ay şeklindeki çıkıntının ise gözün
temizlenmesi ve nemlendirilmesi işine yaradığı anlaşıldı.
Günümüzde, geçtiğimiz on yıllar içinde ileri sürülen
"körelmiş organlar"ın hepsinin aslında belirli fonksiyonlar
üstlendiği tespit edilmiş durumdadır. Dr. Jerry
Bergman ve Dr. George Howe tarafından kaleme alınan
'Vestigial Organs' Are Fully Functional
('Körelmiş Organlar' Tümüyle Fonksiyonel) adlı çalışmada,
bu gerçek detaylarıyla ortaya konmaktadır.
Nitekim pek çok evrimci de "körelmiş organlar"
hikayesinin cehaletten kaynaklanan bir argüman olduğunu
kabul etmiş durumdadır. Evrimci biyolog S. R. Scadding
Evolutionary Theory (Evrimsel Teori) dergisinde
yazdığı "Körelmiş Organlar Evrime Delil Oluşturur
mu?" başlıklı makalesinde bu gerçeği şöyle ifade
eder:
(Biyoloji hakkındaki) bilgimiz
arttıkça, körelmiş organlar listesi de giderek
küçüldü... Bir organın işlevsiz olduğunu tespit
etmek mümkün olmadığına ve zaten körelmiş organlar
iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre,
"körelmiş organlar"ın evrim teorisi lehinde herhangi
bir kanıt oluşturamayacağı sonucuna varıyorum.77
Evrimcilerin bu sonuca varmaları bir buçuk asır
kadar uzun bir zaman sürmüş olsa da, sonuçta Darwinizm'in
bir hurafesi daha tarihe karışmıştır.
Panda'nın Baş Parmağı
Stephen Jay Gould |
Bu bölümün başında Richard Dawkins'in "gözdeki hatalı
tasarım" iddiasının geçersizliğini incelemiştik. Dawkins
kadar ünlü bir diğer evrimci ise Stephen Jay Gould'dur.
Harvard Üniversitesi paleontoloğu olan Gould, 2002
yılındaki ölümüne kadar, ABD'nin en önde gelen evrimcilerinden
biri olmuştur.
Ve Gould'un da aynı Dawkins'in retina örneği gibi,
bir "hatalı tasarım" örneği vardır: Pandanın baş
parmağı.
Pandanın elinde, insan elinde olduğu gibi, dört
parmaktan ayrı duran ve böylece cisimleri tutmayı
kolaylaştıran ayrı bir baş parmak yoktur. Hayvanın
beş parmağı da yanyana uzanır. Ama bu beş paralel
parmağının dışında, bileğinden çıkan "radyal susamsı
kemik" (radial sesamoid bone) olarak isimlendirilen
bir kemik çıkıntısı daha bulunmaktadır. Bunu kimi
zaman bir parmak gibi kullandığı için, biyologlar
buna "pandanın baş parmağı" adını vermişlerdir.
Gould'un iddiası ise, pandanın elinin bu yapısıyla
verimsiz olduğu, eğer burada bilinçli bir tasarım
olduğu gerçeği kabul edilse, bu tasarımın pandaya
"düzgün bir baş parmak" kazandırmasının bekleneceği
şeklinde özetlenebilir. Bu iddiayı o kadar önemsemiştir
ki, iddia 1980 yılında yayınlanan kitabının ismini
oluşturmuştur: The Panda's Thumb (Pandanın
Baş Parmağı)
Oysa Gould'un "hatalı tasarım" iddiası da, Dawkins'inki
gibi yanlıştır.
Gould, 1980'de yayınlanan
"Pandanın Baş Parmağı" adlı kitabında bu
canlının el yapısının "hatalı tasarım" olduğunu
öne sürmüştü. Ama yeni bilimsel araştırmalar,
bu iddiayı geçersiz kıldı ve pandanın bu
özelliğinin önemli bir tasarım olduğunu
ortaya koydu. |
Gould'un hatası, pandanın baş parmağını, insan eli
gibi düşünmesi ve fonksiyonelliğini insan eliyle kıyaslamasıdır.
Paul Nelson, bu konuda şu yorumu yapar:
Pandanın baş parmağı bazı işler
için -örneğin klavye kullanmak gibi- optimal (ideal)
olmasa da, kendi üstlendiği işlev için, yani bambu
soymak için son derece uygun gözükmektedir.78
The Giant Pandas of Wolong (Wolong'un
Dev Pandaları) adlı bilimsel inceleme kitabının
yazarları ise, şu yorumu yaparlar:
Panda, birinci parmağının çıktığı
tüysüz yüzeyi ile sahte baş parmağını aynen bir
maşa gibi kullanarak, bambu kamışlarını büyük
bir hassasiyetle tutabilmektedir... Pandanın yaprak
yemesini izlerken... tutma kabiliyeti karşısında
hepimiz etkilendik. Önayaklar ve ağız büyük bir
uyum içinde çalışmakta ve ona büyük bir hareket
ekonomisi kazandırmaktadır.79
1999 yılında Nature dergisinde
yayınlanan bir inceleme, pandanın baş parmağının
hayvanın doğal ortamı açısından son derece verimli
olduğunu göstermiştir. Dört Japon araştırmacının
ortak yürüttükleri çalışma, "kompüterize tomografi"
ve "manyetik rezonans resimlendirmesi" teknikleri
ile yürütülmüş ve sonuçta pandanın baş parmağının
"memeliler arasında bulunan en olağanüstü yönlendirme
tekniklerinden biri" olduğu sonucuna varılmıştır.80
" Role of the giant panda's 'pseudo-thumb'" (Büyük
Pandanın "Sahte Baş Parmağının Rolü") başlıklı makale,
şu yorumla bitmektedir:
Büyük pandanın elinin, daha önceki morfolojik
modellerde ileri sürüldüğünden çok daha rafine bir
tutma mekanizması olduğunu göstermiş bulunuyoruz.81
Kısacası, son 150 yıl içinde evrimciler tarafından
ortaya atılan tüm "körelmiş organ" veya "hatalı
tasarım" iddiaları, sözü edilen biyolojik yapıların
daha yakından incelenmesi sonucunda boşa çıkmıştır.
Evrimciler doğadaki hiçbir biyolojik yapının kökenini
açıklayamaz iken, bu yapıların gerçek açıklaması
olan "bilinçli tasarım"a karşı öne sürdükleri itirazlar
da çürümüştür.
Bu nedenle diyebiliriz ki; bir zamanlar Darwinizm
vardı. Bu teori, canlıların "hatalı" veya "körelmiş"
organlarla dolu olduğunu iddia ediyordu.
Bugün ise bu teori çürümüştür.
 PandanınParmağıMükemmel Bir Tasarımdır
Evrimciler
yaratılışı inkar etmek için doğada kusur
ve uyumsuzluk ararlar. S. J. Gould'un pandaların
baş parmakları ile ilgili iddiası buna bir
örnektir. Oysa Gould yanılmaktadır. Çünkü
bu kemiksi parmak Gould'un zannettiği gibi
bir kusur değildir. Aksine hareketi kolaylaştırır
ve tendonların yırtılmasını engelleyici
etkiye sahiptir.
1999 yılında
Nature dergisinde yayınlanan bir inceleme,
pandanın baş parmağının hayvanın doğal ortamı
açısından son derece verimli olduğunu göstermektedir.
Dört Japon araştırmacının ortak sürdürdükleri
çalışma, "kompüterize tomografi" ve "manyetik
rezonans resimlendirmesi" teknikleri ile
yürütülmüş ve sonuçta pandanın baş parmağının
"memeliler arasında bulunan en olağanüstü
yönlendirme tekniklerinden biri" olduğu
sonucuna varılmıştır. (Endo, H., Yamagiwa,
D., Hayashi, Y. H., Koie, H., Yamaya, Y.,
and Kimura, J. 1999. Nature 397: 309-310)
Yukarıda, çalışmayı yürüten uzmanların pandanın
el yapısı ile ilgili yaptıkları bilgisayar
çizimi yer alıyor. |
|