|
BİR ZAMANLAR DARWINİZM
Bir Zamanlar Türlerin Kökeni "Türleşme"
Sanılıyordu
Darwinizm'e olan ısrarlı
bağlılığı ile tanınan New Scientist dergisinin
14 Haziran 2003 tarihli sayısında "Yeni Türler Nasıl
Oluşur?" (How Are New Species Formed?) başlıklı
bilimsel bir makale vardı. Yazarı George Turner
şu önemli "itiraf"ta bulunuyordu:
Çok değil yakın zaman önce,
türlerin nasıl oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk.
İşlemin hemen her zaman popülasyonların tamamen
izole olmalarıyla başladığına inanıyorduk. Genellikle
popülasyonun ciddi bir "genetik darboğaz"dan geçmesinden
sonra meydana geliyordu; (örneğin) hamile bir
dişinin uzak bir adaya sürüklenmesinden ve onun
yavrularının birbirleri ile çiftleşmesinden sonra
olabileceği gibi. Bu "kurucu etki"nin güzelliği,
laboratuvarda test edilebilir olmasıydı. Gerçekte,
açıkçası tutmadı. Biyologların tüm çabalarına
rağmen, hiç kimse, kurucu bir popülasyondan yeni
bir tür yaratmanın yanına bile yaklaşamadı. Dahası,
bildiğimiz kadarıyla, insanların az sayılarda
organizmayı yabancı ortamlara salmaları sonucunda
hiçbir yeni tür oluşmadı.103
Aslında bu yeni bir itiraf değildir. Darwin'den
bu yana geçen bir buçuk yüzyıl içinde, onun ileri
sürdüğü gibi bir "türleşme" hiçbir zaman gözlenmemiş,
"türlerin kökeni"ne tatmin edici bir açıklama getirilememiştir.
Bunu açıklamak için Darwin'in nasıl bir "türleşme"
öngördüğünü anlatmakta yarar vardır.
Darwin'in teorisinin dayandığı "gözlem"lerin türü,
hayvan popülasyonlarındaki bazı değişimlerdi. Bunların
bazıları hayvan yetiştiricilerinin çalışmalarıydı.
Cins köpekler, inekler veya güvercinler yetiştiren
bu kişiler, popülasyon içinde belirli bir özelliği
baskın olan (örneğin iyi koşan köpekleri, iyi süt
veren inekleri veya "zeki" güvercinleri) seçip birbirleriyle
çiftleştirerek, birkaç nesil içinde bu seçtikleri
özelliklere yüksek oranlarda sahip olan popülasyonlar
oluşturuyorlardı. Normal ineklerden, çok daha fazla
süt veren inekler türetiyorlardı.
Bu "sınırlı değişim", Darwin'e doğada daimi bir
değişim olduğunu ve bunun uzun zamana yayıldığında
sınırsız bir değişim (yani evrim) meydana getireceğini
düşündürttü.
Darwin'in aynı konudaki ikinci gözlemi ise, Galapagos
Adaları'nda gördüğü farklı ispinoz türleriydi. Bu
ispinozların, ana karadakilerden farklı gaga yapılarına
sahip olduklarını belirlemişti. Yani aynı popülasyonun
içinde uzun gagalı, kısa gagalı, kıvrık gagalı,
düz gagalı ispinozlar türemişlerdi ve bunlar da
kendi içlerinde çiftleştikleri için ayrı türler
haline gelmişlerdi.
Darwin tüm bu "değişim" olgularını biraraya getirdiğinde,
doğada "sınırsız değişim" yaşandığını, yepyeni türlerin,
sınıfların, takımların ortaya çıkması için sadece
"uzun zaman" gerektiğini düşündü. Ancak Darwin yanılmaktaydı.
Belirli bir özelliği baskın olan canlıları seçip
birbirleriyle çiftleştirerek sadece kendi türlerinin
daha iyisi, daha güçlüsü canlılar yetiştirilmiş
olur. Yoksa bu yöntemle bir başka canlıyı oluşturmak
mümkün değildir. Örneğin bu şekilde bir kediden
bir at, bir ceylandan zürafa oluşturulamaz ya da
bir armuttan bir erik oluşturulamaz. Karpuz her
zaman karpuzdur, şeftaliler muza ya da karanfiller
güllere dönüşemez. Kısacası herhangi bir türden
hiçbir şartta bir başka tür meydana gelmez. Darwin'in
bu konuda nasıl yanıldığını ilerleyen sayfalarda
detaylıca açıklayacağız. Ama bundan önce konuyu
bir örnekle açıklamak yararlı olabilir.
Birisinin size şöyle bir "argüman" sunduğunu düşünün:
"Ben çok iyi bir okçuyumdur. Yayımdan fırlayan ok,
saatte 300 kilometre hızla ilerler. Bu sayededir
ki, İstanbul'daki evimden fırlattığım oklar, 1 saat
25 dakika sonra Ankara'nın merkezine varıyor."
Bu argümanı çürük ve saçma kılan nokta, okun fırlama
hızının sürekli sabit olarak devam edeceğinin varsayılmasıdır.
Bir ok saatte 300 kilometre hızla atılabilir, ama
birkaç saniye sonra havanın sürtünmesinin ve yerçekiminin
etkisiyle bu sürat hızla azalır ve ok yere düşer.
İlk anda bir "ilerleme" vardır, ama bunun "sınırsız
ilerleme" sağlayıp, oku Ankara'ya kadar götürecegini
düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Darwin de benzer bir yanılgıya düşmüştür.
"Biyolojik
Değişimin Doğal Sınırları"
Darwin doğada gözlemlediği değişimin sınırsız olduğunu
varsaymıştı. Eğer inekler, köpekler veya güvercinler
sadece birkaç nesilde bile değişim gösterebiliyorlarsa,
yeterince uzun zaman verildiğinde herşeye dönüşebilirler,
diye düşünmüştü. Ancak aradan geçen 140 yıl içindeki
binlerce farklı deney, deneyim ve gözlem, bu varsayımın
tamamen yanlış olduğunu ortaya çıkardı.
Loren Eisley |
Bitkiler ve hayvanlar üzerinde 20. yüzyıl boyunca
yapılan tüm yetiştirme çalışmaları, türlerin doğal
"çeşitlenme" süreciyle asla aşamayacakları sınırlar
olduğunu göstermiştir. Bu alandaki en ünlü isimlerden
biri olan Luther Burbank, türler içindeki değişimi
sınırlayan görünmez bir kanunun olduğu görüşündedir:
Tecrübelerimden biliyorum ki,
bir buçuk ile altı santimetre arasında bir erik
yetiştirebilirim. Ama itiraf edeyim ki, bir bezelye
kadar küçük veya bir greyfurt kadar büyük erik
elde etme çabası başarıyla sonuçlanmayacaktır…
Kısacası, muhtemel sanılan gelişmelerin sınırları
vardır ve bu sınırlar bir kanuna tabidir…
Bu, ilk hale yani ortalama (vasat) boyuta dönme
kanunudur… Geniş çaplı deneyler daha önceden
gözlemle tahmin ettiğimiz sonuçları onaylayan
bilimsel deliller ortaya koymuştur. Yani bitkiler
ve hayvanlar sonraki nesillerde vasat boyutlarına
veya yapılarına geri dönmeye eğilimlidirler…
Kısacası, tüm canlıları belirli bir sınırda bulunmaya
zorlayan bir çekim kuvveti vardır.104
Günümüzde halen bazı yapay genetik düzenlemelerle
hayvanların ya da tarım ürünlerinin biyolojik yapılarında
bazı değişiklikler yapılabilmektedir. Daha güçlü
kaslı, atlar ya da daha büyük lahanalar elde edilebilmektedir.
Ama Darwin'in bunlardan yola çıkarak yaptığı çıkarımların
yanlış olduğu artık açıkça ortadadır. Dünyanın önde
gelen antropologlarından Loren Eisley bunu şöyle
açıklar:
Atların veya lahanaların kalitelerini
yükseltmek için yapılan üretim şekli, sonsuz bir
biyolojik değişime, yani evrime giden bir yol
değildir. Bu tür yapay üretimlerin evrime kanıt
olarak kullanılması gerçekten tuhaf bir durumdur.105
Florida Üniversitesi'nde hayvan
bilimci olan Edward S. Deevy de, doğadaki değişimin
bir sınırı olduğunu şöyle belirtir: "Buğday
yine buğdaydır, greyfurt değildir; domuzlara kanat
takamayız, tavuklara silindir şeklinde yumurta yumurtlatamayız."106
Ernst Mayr |
Meyve sinekleri üzerinde yapılan deneylerde de
yine "genetik sınır" duvarına çarpılmıştır. Bu deneylerin
hepsinde meyve sineği belli oranlarda değişime uğramış,
ama belli sınırların ötesinde bir değişim gözlemlenememiştir.
Neo-Darwinizm'in bilinen isimlerinden biri olan
Ernst Mayr, meyve sineği ile yapılan iki deneyle
ilgili olarak şunları aktarır:
Birinci deneyde sineğin kıllarının
azaltılması, ikinci deneyde ise artırılması hedeflenmişti.
Ortalama 36 olan kıl sayısını 30 kuşak sonra 25'e
kadar düşürmek mümkün oldu. Ama daha sonra kısırlık
meydana geldi ve o seriden elde edilen sinekler
nesil üretemez oldular. İkinci deneyde ise kıl
sayısı 36'dan 56'ya çıkarıldı; bu defa da yine
ilk deneyde olduğu gibi kısırlık baş gösterdi.107
Mayr yapılan bu deneylerden sonra şu sonucu çıkarmıştır:
Belli ki seleksiyonla gerçekleştirilen
zorlayıcı ıslahlar, genetik çeşitliliğin kökünü
kurutmaktadır… Tek taraflı seleksiyon, genel
uyumda (çevreye uyumda) bir düşüşe neden olmaktadır.
Bu da, neredeyse her üretim deneyinin baş belasıdır.108
Bu konuyu ele alan en önemli kaynaklardan biri,
biyoloji profesörü Lane P. Lester'ın ve moleküler
biyolog Raymond G. Bohlin'in birlikte kaleme aldıkları
Natural Limits to Biological Change (Biyolojik
Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaptır. Lester
ve Bohlin, kitabın girişinde şöyle yazmaktadırlar:
Yaşayan organizmaların popülasyonlarının,
belirli bir zaman dilimi içinde anatomi, fizyoloji,
genetik yapı vs. açısından değişim gösterdikleri,
tartışılmayan bir gerçektir. Geriye kalan zor
mesele, şu sorunun cevabıdır: Ne kadar değişim
mümkündür ve bu değişimler hangi mekanizma ile
oluşur? Bitki ve hayvan yetiştiricileri, canlıların
değiştirilebilirliği konusunda etkileyici örnekleri
biraraya getirebilirler. Ama bir yetiştirici işe
köpekle başladığında sonuçta yine köpek elde etmektedir,
farklı ve garip görünümlü bir köpek bile olsa
bu, sonuçta köpektir. Meyve sineği meyve sineği
olarak kalmakta, güller gül olarak kalmaktadır.109
Yazarlar kitaplarında bu konuyu bilimsel gözlem
ve deneylere bakarak araştırırlar. Vardıkları iki
temel sonuç vardır:
1) Canlıların
genlerine bir dış müdahale olmadıkça, yeni genetik
bilgi edinmeleri mümkün değildir. Bu nedenle, genlere
bir müdahale olmadıkça, doğada asla yeni biyolojik
bilgi ortaya çıkmaz. Yani yeni canlı kategorileri,
yeni organlar, yeni yapılar doğmaz. Doğal yollarla
sadece belirli bir tür içinde "genetik varyasyon"
oluşur. Bunlar da kısa boylu, uzun boylu, az tüylü,
çok tüylü köpek cinsleri ortaya çıkması gibi "sınırlı
değişim"lerdir. İsterse milyarlarca yıl geçsin,
bu değişimlerin yeni canlı türleri ve daha üst kategoriler
(sınıflar, aileler, takımlar, filumlar) oluşturması
imkansızdır.
2) Doğada canlıların
genlerine dış müdahale, sadece mutasyonlar yoluyla
olur. Ama mutasyonlar da, hiçbir zaman, "yapıcı"
etki sağlamazlar. Yeni genetik bilgi oluşturmazlar;
etkileri sadece genetik bilgiyi tahrip etmektir.
Dolayısıyla;
Darwin'in sandığı gibi, doğal seleksiyon yoluyla
"türlerin kökeni"nin açıklanması imkansızdır. Köpekleri
ne kadar "seleksiyona" tabi tutarsak tutalım hep
köpek olarak kaldıklarına göre, onların geçmişte
aslında balık veya bakteri olduklarını iddia etmenin
hiçbir mantığı yoktur.
Peki "genlere dış müdahale" seçeneği, yani mutasyonlar
dikkate alınırsa?
Darwinist teori 1930'lardan bu yana bu seçeneğe
bel bağlamaktadır ve bu nedenle de teorinin adı
neo-Darwinizm olarak değişmiştir. Ne var ki mutasyonlar
da teoriyi kurtaramamaktadır. Bu önemli konuyu,
ayrıca incelemek yerinde olacaktır.
Galapagos'taki
Değişim Nereye Kadar?
Darwin'in Galapagos adalarında gördüğü farklı
ispinozlar da bir varyasyon örneğidir ve diğerlerinde
olduğu gibi kesinlikle evrime bir delil oluşturmazlar.
Son yıllarda yapılan gözlemler, ispinozlarda Darwin'in
teorisinin öngördüğü gibi sınırsız bir değişim yaşanmadığını
ortaya koymuştur. Dahası, Darwin'in 14 ayrı tür olarak
belirlediği farklı ispinoz tiplerinin çoğu, aslında
birbirleri ile çiftleşebilen, yani aynı türün üyeleri
olan varyasyonlardır. Bilimsel gözlemler, hemen her
evrimci kaynakta anlatılan "ispinoz gagaları" örneğinin,
gerçekte bir "varyasyon" örneği olduğunu, yani evrim
teorisine delil oluşturmadığını göstermektedir. Galapagos
Adaları'na "Darwinistik evrimin kanıtlarını bulmak"
için giden ve adalardaki ispinoz türlerini uzun yıllar
boyunca gözlemleyen Peter ve Rosemary Grant'in ünlü
çalışmaları, adada bir "evrim" yaşanmadığını belgelemekten
başka bir sonuç vermemiştir.110
Mutasyonlar
Ne İşe Yarar?
Genetik bilgi son derece komplekstir. Hem genlerde
saklanan bilginin kendisi komplekstir, hem de bu
bilgiyi kodlayan, okuyan ve buna göre üretim yapan
moleküler makineler... Bu sisteme isabet edecek
olan rastlantısal bir etki, yani bir kaza, hiçbir
şekilde genetik bilgi artışı sağlamaz. şeklinde
anlatalım.
Dört kanatlı mutant
meyve sineklerinin ekstra kanatları, uçuş
kaslarından yoksundur; bu nedenle gelişim
değil sakatlık örneğidirler. |
Mutasyon, bilgisayar yazılımı
ile uğraşan bir programcının klavyesinin üzerine
rastgele bir kitap düşmesi ve bu kitabın bazı tuşlara
çarparak yazılımın içine rastgele harfler ve rakamlar
eklemesi gibi bir şeydir. Böyle bir kaza nasıl bilgisayar
yazılımını geliştirmez, aksine bozarsa, mutasyonlar
da insanın genetik kodunu bozarlar. Lester ve Bohlin'in
Natural Limits to Biological Change (Biyolojik
Değişimin Doğal Sınırları) adlı kitaplarında belirttikleri
gibi; "mutasyonlar DNA replikasyonunun hassas
mekanizmasında meydana gelen hatalardır" ve dolayısıyla
"mutasyonlar, aynen genetik varyasyon ve rekombinasyon
gibi kendi başlarına büyük evrimsel değişim meydana
getiremezler."111
Mantıksal olarak beklenebilecek olan bu sonuç,
20. yüzyıl boyunca yapılan tüm deney ve gözlemler
tarafından da doğrulanmıştır. Hiçbir canlıda genetik
bilgisini geliştirerek köklü bir değişim meydana
getiren bir mutasyon gözlemlenmemiştir.
Bu nedenle Fransız Bilimler Akademisi
Eski Başkanı Pierre-Paul Grassé, evrim teorisini
kabul etmesine rağmen, mutasyonların "yalnızca
kalıtsal değişkenler olduğunu, merkez noktaya bağlı
olarak sağa sola hareket eden bir sarkaç pozisyonunda
olduklarını, ama hiçbir zaman evrimsel etkisi olan
bir sonuç olmadıklarını… sadece daha önceden
var olanı bir çeşit değişime uğrattıklarını"112
söyler.
Dr. Grassé evrim konusundaki problemin
"bazı çağdaş biyologların mutasyonu görür görmez
evrimden bahsetmeye başlamalarından kaynaklandığını"
söyler. Ona göre bu kanı "gerçeklerle uyuşmaz;
çünkü ne kadar çok sayıda olurlarsa olsunlar, mutasyonlar
herhangi bir evrim meydana getirmezler."113
Canlıların yapılarına,
özelliklerine ait her türlü bilginin şifreli
olarak saklı bulunduğu genler, mutasyonlar
sonucunda bozulmaya uğrarlar; dolayısıyla
canlıların varoluşlarında herhangi bir katkılarının
olması söz konusu değildir. Mutasyonun tahrip
edici, bozucu etkileri yandaki resimde açıkça
görülmektedir. |
Türlerin mutasyonlarla yeni genetik bilgi kazanamayacakları
konusunda verilebilecek en güzel örnek meyve sinekleri
ile ilgilidir. Meyve sinekleri üzerinde yapılan mutasyonlar,
doğadaki canlılara değişimin değil, bir dengenin hakim
olduğunu göstermiştir. Meyve sineği gebelik süresi
çok kısa (12 gün) olduğu için uzun yıllardır mutasyon
deneylerinin gözde deneği olmuştur. Bu deneylerde
sineğin mutasyon oranını 15.000 kez artırmak için
röntgen ışınları kullanılmıştır. Bilim adamları meyve
sineğinin doğal şartlar altında milyonlarca yılda
maruz kalacağı mutasyon sayısını kısa bir süre içinde
gerçekleştirerek gözlemleyebilmişlerdir. Bu kadar
hızlı mutasyonlardan sonra elde edilen hiçbir yeni
tür yoktur. Bilim adamları yine meyve sineğinden başka
bir şey elde edememişlerdir.
Meyve sineklerindeki sözde "faydalı
mutasyon"lara örnek verilen klasik vaka, dört kanatlı
mutantlardır. Meyve sinekleri normalde iki kanatlıdır,
ancak bazı mutantların dört kanada sahip olduğu
gözlemlenmiştir. Darwinist literatür bu örneği "gelişim"
olarak sunar. Oysa Jonathan Wells'in Evrimin
İkonları adlı kitabında detaylı olarak açıkladığı
gibi, bu çok yanlış bir yorumdur. Söz konusu ekstra
kanatlar uçuş kaslarından yoksundur ve dolayısıyla
mutant sineklere avantaj değil dezavantaj getirmektedirler.
Nitekim bu mutantların hiçbiri laboratuvar dışında
yaşamamıştır.114
Tüm bunlara rağmen evrimciler nadir de olsa "faydalı
mutasyonlar" yaşandığını ve bunların doğal seleksiyon
tarafından seçildiğini ve böylece yeni biyolojik
yapıların ortaya çıktığını ileri sürerler. Oysa
burada çok önemli bir yanılgı vardır. Bir mutasyon
kesinlikle "genetik bilgi artışı" meydana getirmez
ve dolayısıyla evrim sağlamaz. Lester ve Bohlin
bu konuyu şöyle açıklarlar:
(Mutasyonlar)... zaten var olanı
modifiye ederler, çoğunlukla anlamsız ve yok edici
bir şekilde. Bu, faydalı mutasyonların hiçbir
zaman var olmadığı anlamına gelmez; pek muhtemel
olmasa da, yine de oluşabilirler. Faydalı bir
mutasyon, basitçe, bu mutasyona sahip olanların,
kendi soylarını daha sonraki nesillere mutasyona
sahip olmayanlardan daha çok aktarmalarını sağlayandır...
Ama bu mutasyonların bir organizmayı bir diğerine
dönüştürmekle hiçbir ilgisi yoktur...
Bu açıdan Darwin Maderia'da yaşayan kanatsız
böceklere dikkat çekmiştir. Rüzgarlı bir adada
yaşayan böcekler için, kanatlar kesin bir dezavantaj
olabilir. Uçuşun kaybolmasına neden olan mutasyonlar
ise kesinlikle yararlı olacaktır. Aynı durum görme
yeteneği olmayan mağara balıkları için geçerlidir.
Gözler yaralanmaya çok açıktır ve tamamen karanlık
bir ortamda yaşayan canlılar, gözlerini yok ederek
yaralanma ihtimallerini sıfıra indiren bir mutasyondan
fayda göreceklerdir. Bu mutasyonlar etkili ve
yararlı bir değişim oluştursalar da, önemli olan
bir nokta vardır ki, bunlar her zaman bir kayıp
meydana getirmektedirler, kazanç değil. Hiçbir
zaman, daha önceden gözlere veya kanatlara sahip
olmayan türlerde bunların üretildiğini gözlemlemiyoruz.115
Dolayısıyla yazarların vardıkları sonuç şudur:
"Toplamda, mutasyonlar daimi bir genetik bozulma
ve dejenerasyon nedeni olarak işlev görürler."
Etkileri hep "genetik bilgi kaybı" olan mutasyonların,
doğadaki milyonlarca farklı canlı türünün olağanüstü
derecede kompleks genetik kodlarını ürettiklerine
inanmak ise, klavyelerin üzerlerine düşen kitapların,
milyonlarca ansiklopedi yazdığına inanmak gibidir.
Yani saçmadır, akıl dışıdır. Paris Üniversitesi
Tıp Fakültesinde bölüm başkanlığı yapan ve bilime
katkıları nedeniyle Bronz Yıldız Madalya ve Croix
de Guerre Şeref Nişanı'na layık görülen Dr. Merle
d'Aubigne, bu konuda şu önemli yorumu yapar:
Kişisel olarak ben, yaşam koşullarındaki
değişikliklere bağlı olarak gerçekleşen mutasyonun
beynin, ciğerlerin, kalbin, böbreklerin hatta
eklem ve kasların karmaşık ve rasyonel düzenini
açıklayabileceği fikrini tatmin edici bulmuyorum.
Akıl sahibi ya da düzenleyici bir güç olduğu fikrinden
nasıl kaçınılabilir ki? 116
Kısacası mutasyonlar da Darwin'in meselesine, yani
"türlerin kökeni"ne bir açıklama getirmemektedir.
Avusturyalı evrimci biyolog Gerhard Müller bu çözümsüz
durumu, "yeni morfolojik karakterlerin kökeni, çağdaş
sentetik (neo-Darwinist) teori tarafından hala açıklanabilmiş
değildir" şeklinde ifade etmektedir.
Neo-Darwinizm'in öne sürülen iki mekanizmasının,
yani doğal seleksiyon ve mutasyonun canlıların kökenini
açıklaması mümkün değildir. Çünkü doğal seleksiyon
genetik bilgi üretmez; sadece var olan bilgiyi seçer.
Mutasyonlar da genetik bilgi üretmez; bu bilgiyi
en iyi ihtimalle etkilemez, çoğu zaman tahrip ederler.
Genetik bilginin -ve dolayısıyla yaşamın- kökeninin
bu bilinçsiz doğa mekanizmaları olmadığı açıktır.
Bu köken, Dr. Merle d'Aubigne'nin de ifade ettiği
gibi, "akıl sahibi ya da düzenleyici bir güç"tür.
Bu güç sonsuz akıl, ilim ve kudret sahibi Yüce Allah'tır.
Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
Yaratmayı başlatan, sonra onu iade
edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde
ve yerde en Yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün
olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi,
27)
Darwinizm, bu gerçeği inkar etmeye çalışmış, ama
başaramamış köhne bir teori olarak tarihe geçecektir.
"İşte Öylesine Hikayeler"in
Sonu
Darwin, "türlerin
kökeni"ni ele almaya çalışmasına rağmen,
açıklayamadı. Türlerin kökeni Darwinizm
açısından çözümsüzdür. |
Buraya kadar evrim teorisinin
türlerin kökenini açıklama çabasının tamamen çıkmazda
olduğunu inceledik. Bu çıkmaz son yıllarda evrimciler
tarafından da açıklıkla itiraf edilmektedir. Evrimci
biyologlar, Gilbert, Opitz ve Raff, Developmental
Biology dergisinde yayınlanan 1996 tarihli
bir makalelerinde, "türlerin
kökeni, yani Darwin'in problemi, çözümsüz kalmaya
devam etmektedir" diyerek durumu özetlerler.117
Ama kamuoyu bu durumdan pek haberdar edilmez. Darwinist
sistem, sokaktaki insanın "türlerin kökeninin Darwinizm
açısından çözümsüz kaldığını" bilmesini tercih etmez.
Bunun yerine, medya ve ders kitapları gibi kanallar
aracılığıyla, insanlara evrim masalları anlatılır.
Bilim dünyasında "işte öylesine hikayeler" (just-so
stories) denen bu masallar, evrim teorisine inanan
pek çok insanın da başta gelen motivasyon kaynağıdır.
Bu "işte öylesine hikayeler"in çok ünlülerinden
birini özetle anlatalım. Hemen her evrimci kaynakta
ufak tefek farklılıklarla rastlayabileceğiniz bu
hikaye, insanın nasıl olup da "ayağa kalktığı" ile
ilgilidir:
İnsanların ataları olan insanımsı maymunlar,
Afrika'nın ormanlarında, ağaçlarda yaşıyorlardı.
İskeletleri eğikti, elleri ve ayakları ağaçları
tutmaya uygundu. Sonra bir zaman Afrika'da ormanlık
alanlar azaldı ve insanımsılar savanlara doğru
göç ettiler. Savanlarda yüksek otların arasında
etrafı görebilmek için dik durmak, yani ayağa
kalkmak gerekiyordu. Böylece atalarımız ayağa
kalktılar, dik yürümeye başladılar. Elleri ise
boşta kaldı. Bunun sonucunda ellerini kullanmaya
başladılar. Ellerini alet yapımında kullandıkça,
zekaları da gelişti. Böylece insan oldular.
Bu gibi hikayelere evrimci gazetelerde ve dergilerde
sıkça rastlayabilirsiniz. Evrim teorisine inanan
ve konu hakkında bilgisiz ya da yüzeysel bilgiye
sahip muhabirler, bu hikayeleri okuyucularına sözde
bilimsel birer gerçek gibi anlatmayı adeta kendilerine
görev edinmişledir. Oysa giderek daha fazla bilim
adamı bu hikayelerin hiçbir bilimsel değer taşımadığını
kabul ve ilan etmektedir. Londra'daki İngiliz Doğa
Tarihi Müzesi'nde uzun yıllar üst düzey paleontolog
olarak çalışan Dr. Collin Patterson, şöyle yazmıştır:
Bir formun bir diğerine nasıl
dönüştüğüne dair hikayeler yazmak ve bu dönüşümün
aşamalarının doğal seleksiyon tarafından nasıl
seçildiğine dair nedenler bulmak kolaydır. Ama
bu hikayeler bilimin bir parçası değildir, çünkü
onları test etmenin hiçbir yöntemi yoktur.118
Evrimci paleontolog T. S. Kemp ise, 1999 basımı Fossils
and Evolution (Fosiller ve Evrim) adlı kitabında
"işte öylesine hikayeler"in bilimsel değersizliğini
"kuşların evrimi" konusunda yazılmış olanlarını ele
alarak şöyle açıklar:
Kuşların kökeni hakkında bir
senaryo, Geç Jurasik döneminde, küçük, hafif iki
ayaklı dinozorlar üzerinde, gittikçe daha arboreal
(ağaçlarda yaşamaya yönelik) bir adaptasyonu kayıran
bir seleksiyon olduğu şeklindedir. Ağaçlarda yaşamak,
onların yırtıcılardan kaçma yeteneklerini artırmış
ve yeni besin kaynakları bulmalarını sağlamıştır.
İlave seleksiyon baskıları sırasıyla sıçramayı,
süzülmeyi ve sonuçta daldan dala ve ağaçtan ağaca
güçlü şekilde uçmayı zorlamıştır. Bu ara formlar,
onların yaşadıkları ekolojik koşullar ve maruz
kaldıkları selektif güçler hakkındaki varsayımların
hiçbiri ampirik (bulgusal) olarak test edilemez.
Sonuç şudur ki bu evrimsel senaryo, eleştirel
olarak ifade edersek, bir "işte öylesine hikaye"dir.119
Patterson'ın veya Kemp'in ifade ettiği husus, yani
söz konusu "işte öylesine hikayeler"in test edilemeyecekleri
ve dolayısıyla bilimsel bir değer taşımadıkları,
meselenin bir yönüdür. İkinci ve belki de daha da
önemli yönü ise, bu hikayelerin aynı zamanda gerçekleşmesi
imkansız saçmalıklar oluşudur. Yani bu hikayeler
bilimsel olmayışlarının ötesinde, zaten mümkün de
değildirler.
Bunu açıklamak için, yine insanın evrimi konusunda
az önce aktardığımız "ayağa kalkan insanımsılar"
hikayesini ele alalım.
Bundan 150 yıl önce Jean Baptiste Lamarck, döneminin
geri kalmış bilim düzeyiyle böyle bir hikaye öne
sürmüştür. Oysa modern genetik göstermiştir ki,
yaşam sırasında kazanılan özellik sonraki nesle
aktarılmaz. Bunun üstteki hikayeyle ilgisi şudur:
Hikayede, insanın sözde atalarının, yaşam sırasında
kazandıkları özelliklerle evrimleştikleri varsayımı
egemendir. İnsanların "otlar arasında etrafı görebilmek
için ayağa kalktıkları ve elleri boşta olduğu için
bunları kullandıkları ve böylece zekalarının geliştiği
iddia edilmektedir. Bu, tamamen bilim ve akıldışı
bir iddiadır. Böyle bir olay hiç yaşanmamıştır.
Ayrıca bir canlının dik durmaya çalışarak veya el
aletleri kullanarak birtakım özellikler elde etmesi
mümkün değildir. Elde ettiğini kabul etsek bile
(ki bu bilimsel olarak imkansızdır), bu özellikleri
sonraki nesle aktarması mümkün değildir. Dolayısıyla
bir maymun kendini zorlayarak iskeletini "dikleştirse"
bile, bu özellik sonraki nesle geçmez ve dolayısıyla
bir "evrim" gerçekleşmez.
Peki nasıl olmaktadır da bir yüzyılı aşkın bir
süredir çürümüş olan Lamarckist mantıklar hala topluma
empoze edilmeye çalışılmaktadır?
Lamarck'ın yanlış
tezi bilimsel olarak çürütülmüştür ancak
buna rağmen hala kitlelerin zihnine işlenmeye
çalışılmaktadır. |
Evrimciler, bu "işte öylesine hikayeler"in, yaşanan
asıl biyolojik evrim sürecinin bir özeti olduğunu
söylerler. Onlara göre "ihtiyaçlar evrim doğurmaz";
ama "ihtiyaçlar doğal seleksiyonu belirli bir yönde
yönlendirir, bu da o yönde sonuç veren mutasyonları
seçtirir." Yani, "insanımsılar ayağa kalktı" dediklerinde,
aslında "insanımsıların ayağa kalkması avantajlı
olacaktı, işte tam bu dönemde onlara isabet eden
bir mutasyon iskeletlerini dikleştirdi, dikleşenler
de doğal seçilimle seçildi" demiş olurlar.
Bir başka deyişle, "işte öylesine hikayeler"de,
hikayenin mutasyonla ilgili kısmının bilimsel açıklaması
tamamen göz ardı edilmektedir. Çünkü bu kısım ele
alınıp incelendiğinde, ortaya bilimsellikten uzak
batıl bir inanç çıkacaktır.
Evrimcilerin mutasyonla ilgili "işte öylesine hikayeleri"nde
bir canlı neye ihtiyaç duyuyorsa, hangi durum onu
daha "avantajlı" hale getiriyorsa, o ihtiyacını
karşılayacak, o durumu sağlayacak bir mutasyonun
mutlaka meydana geleceği varsayılmaktadır.
Üstelik bugüne kadar genetik bilgiyi geliştiren
tek bir mutasyon bile gözlemlenmemişken...
Bu senaryoya inanmak, canlılara, her ihtiyaç duydukları
şeyi sağlayan sihirli bir değneğe inanmak gibi bir
şeydir. Batıl inançtır.
Bu çok önemli gerçeği teşhis edenlerden biri, evrim
teorisine prensipte inanmasına rağmen Darwinizm'e
şiddetle karşı çıkan, Fransız Bilimler Akademisi'nin
eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé'dir.
Grassé mutasyonlar hakkındaki garip Darwinist inancı
şöyle tarif etmektedir:
Mutasyonların havyanların ve
bitkilerin ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığına
inanmak, gerçekten çok zordur. Ama Darwinizm bundan
fazlasını da ister: Tek bir bitki, tek bir hayvan,
binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde
faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler
sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede
düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir.
Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama
bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.120
Kısacası Darwinizm hayal kurmaktır. Bilimle ilgisi
yoktur. Tüm dünyaya bilimsel gerçekler gibi anlatılan
"işte öylesine hikayeler"in ise, en ufak bir bilimsel
dayanağı bulunmamaktadır.
Tüm bu hikayelerin ortak özelliği, canlıların belirli
bir ihtiyacının tanımlanması ve sonra da bu ihtiyacın
mutasyonlar tarafından karşılanmış olduğunun varsayılmasıdır.
Söz konusu ihtiyaç evrimciler tarafından "evrimsel
baskı" olarak nitelenir. (Örneğin savanların yüksek
otları arasında ayağa kalkma ihtiyacı, "evrimsel
bir baskı"dır.)
"Gerekli mutasyonların kullanıma hazır olduğunu
varsaymak" ise, sadece Darwinizm'e körü körüne inanmakla
mümkün olabilir. Böylesine körü körüne bir dogmatizme
kapılmayan herkes, "işte öylesine hikayeler"in bilimle
ilgisi olmayan uydurmalar olduğunu görecektir.
Nitekim "işte öylesine hikayeler"in
içyüzünü artık evrimci bilim adamları da yüksek
sesle ifade etmeye başlamış durumdalar. Bunun yeni
bir örneği, New York Times'da yayınlanan
tipik bir "işte öylesine hikaye" üzerine Amerikan
Doğa Tarihi Müzesi Antropoloji bölümü başkanı Ian
Tattersall'un yaptığı yorum oldu. New York Times'da
yayınlanan haberde, "İnsanlar evrim sürecinde neden
tüylerini yitirdiler?" diye soruluyor ve buna dair
anlatılan çeşitli avantajlılık senaryoları aktarılıyordu.
Tattersall ise şöyle diyordu: "Tüy kaybının
avantajlarına dair her türden fikir mevcut, ama
bunların tümü 'işte öylesine hikayeler'."121
Mutasyon ürünü olan
sakat eller. |
Ünlü Nature dergisinin bilim editörü ve evrim konusundaki
pek çok makale ve kitabın yazarı Henry Gee, bir evrimci
olmasına rağmen, bir organın kökenini onun yararlarından
bahsederek açıklamaya çalışmanın ne kadar yanlış olduğunu
1999 basımı kitabında şöyle açıklıyordu:
... Burunlarımız gözlük taşımak
için yapılmıştır, dolayısıyla gözlüklerimiz vardır.
Evet, evrimci biyologlar herhangi bir yapıyı onun
mevcut yararından söz ederek açıklamaya çalıştıklarında
bu mantığı kullanmış oluyorlar. Oysa söz konusu
mevcut yarar, bize o yapının nasıl evrildiği hatta
o yapının evrimsel tarihinin onun şeklini ve özelliklerini
etkileyip etkilemediği konusunda hiçbir şey söylemez.122
Bu açıklamalar çok önemlidir. Çünkü muhtemelen
bundan sonra da başta bir kısım medya olmak üzere
evrimci kaynaklarda "işte öylesine hikayeler"e rastlayabilirsiniz.
Bunların hiçbir kanıtı olmayan içi boş masallar
olduğuna dikkat etmek gerekir. Bu hikayelerin oluşturulmasında
hep aynı yöntem izlenir. Önce bir canlıya ait bir
özelliğin avantajlı yönü veya yönleri tarif edilir.
Sonra bu avantajın nasıl evrimleşmiş olabileceğine
dair bir senaryo uydurulur. Elbette bu şekilde üretilecek
evrimci tezlerin pratikte bir sınırı yoktur. "Filin
hortumu yerden yiyecek toplamada avantaj sağlar
o halde filin hortumu yerden yiyecek toplamak için
evrimleşmiştir" veya "zürafanın boynu yüksekteki
dallara ulaşmasını mümkün kılar o halde zürafanın
boynu yüksekteki yapraklara uzanmak için evrimleşmiştir"
gibi… Bunlara inanmak, doğada canlıların her
ihtiyacını karşılayan bir "sihirli evrim değneği"
olduğuna inanmaktır. Yani hurafeye inanmaktır.
Bu hurafenin içyüzü ise her geçen gün biraz daha
ortaya çıkmaktadır.
Bölüm başından bu yana incelediklerimize bakarak
diyebiliriz ki; "Türlerin Kökeni"nin rastlantısal
bir evrim süreci olduğu iddiası, Darwin'in 19. yüzyılın
ilkel bilim düzeyi içinde yaptığı yanlış çıkarımların
bir sonucudur. 20. yüzyıl boyunca yapılan tüm gözlem
ve deneyler, doğada yeni türler ve daha üst kategoriler
üreten bir mekanizma olmadığını göstermiştir.
Bilim, Darwinist yanılgıyı yıkmıştır. Ve türlerin
gerçek kökeninin "bilinçli tasarım" (yani yaratılış)
olduğu, tüm canlıları üstün ilim sahibi Yüce Allah'ın
yarattığı gerçeği açığa çıkmıştır. |