Buraya kadar olan bölümlerde
evrim teorisi için son derece önemli olan ara
geçiş formlarına ait fosillerin bulunmadıklarından
söz ettik. Ancak buna rağmen evrimci kitaplarda,
dergilerde veya bazı ders kitaplarında adı geçen
"ara geçiş formları" vardır. Hatta bunların birçoğu,
örneğin Archæopteryx veya Lucy, evrim teorisinin
sembolü haline gelmiştir. Bazen de gazete ve dergilerde,
"kayıp halka bulundu" benzeri başlıklarla duyurulan
haberler okursunuz. Bu haberlerde, bulunan bir
fosilin, evrimcilerin yıllardır aradıkları ara
geçiş formu olduğu iddia edilir. Öyle ise bu adı
geçen ara geçiş formları nelerdir?
Bu bölümde birçoğunu ele
alacağımız bu sözde ara geçiş formları, gerçekte
ara formlar değillerdir. Hepsi bir başka türle
arasında ata-torun ilişkisi bulunmayan, özgün
ve eksiksiz yapıda türlere ait canlıların fosilleridir.
Ancak evrimciler taraflı yorumlarla, bazen sahtekarca
yöntemler kullanarak bunları ara formlar olarak
tanıtırlar. İlerleyen sayfalarda da görüleceği
gibi, tüm bu sözde ara formlar evrimcilerin arasında
da ihtilaf konusudur. Hatta gerçekleri kabullenmekten
çekinmeyen bazı evrimciler bunların ara form olmadıklarını
kabul ederek duyurmaktadırlar.
Colacanth
Colacanth, yaklaşık 150
cm boyunda, iri yapılı, zırhı andıran ve bütün
gövdesini kaplayan kalın pullara sahip bir balıktır.
Kemiklibalıklar (Osteichthyes) sınıflamasına aittir
ve fosillerine ilk olarak Devoniyen(408-360 milyon
yıl arası) dönemine ait katmanlarda rastlanmaktadır.
1938 yılına kadar birçok evrimci zoolog bu canlının,
gövdesindeki iki adet çiftli yüzgeçleri kullanarak
deniz tabanında yürüdüğünü ve deniz-kara hayvanları
arasında bir geçiş formu olduğunu varsayıyordu.
Evrimciler bu iddialarına dayanak olarak ellerinde
bulunan Colacanth fosillerinin yüzgeçlerindeki
kemikli yapıları gösteriyorlardı. Ancak 1938 yılında
yaşanan bir gelişme bu ara tür iddiasını tamamen
çürüttü. Güney Afrika Cumhuriyeti açıklarında
canlı bir Colacanth ele geçirildi! Üstelik en
az 70 milyon yıl önce ortadan kalktığı düşünülen
bu canlı türü üzerinde yapılan incelemeler Colacanthların
400 milyon yıldır hiçbir değişikliğe uğramadıklarını
gösteriyordu.
Focus dergisinin Nisan 2003
sayısında bu bulgunun meydana getirdiği şaşkınlık
şu ifadelerle ortaya konmaktadır:
Aslında
canlı bir dinozor bulunmuş olsaydı, bu çok daha
az şaşırtıcı olurdu. Çünkü fosiller Coelacanth'ın,
dinozorların sahneye çıkmasından 150-200 milyon
yıl önce var olduklarını gösteriyor. Birçok bilim
insanının kara omurgalılarının atası olarak gösterdiği,
en az 70 milyon yıl önce yok olduğu sanılan balık,
canlı bulunmuştu! 111
Sonraki yıllarda hepsi canlı
yaklaşık 200 tane Colacanth (Latimera chalumnae)
ele geçirildi. Hiçbir değişime uğramayan balıkların
150 ila 600 metre arası derinlikte yaşadıkları
ve mükemmel bir beden tasarımına sahip oldukları
anlaşıldı. 1987 yılında Max Planck Enstitüsü'nden
profesör Hans Fricke, Geo adındaki mini denizaltıyla,
Afrika'nın doğusunda yer alan Komor Adaları çevresinde
200 metre kadar derinliğe inerek bu canlıları
doğal ortamlarında gözlemledi. Gördü ki, kemikli
yüzgeçler, tetrapodlarda (dört ayaklı kara canlılarında)
yürüme görevi gören uzantılarla hiçbir işlevsel
bağlantı göstermiyordu.
Focus dergisinde bu araştırmanın
sonuçları şöyle aktarılmaktadır:
Esnek
yüzgeçlerinin, dört ayaklı kara omurgalılarınınkine
benzer bir işlevi yoktu. Bunlar, hayvanın baş
aşağı ve geri geri de dahil olmak üzere, her yöne
yüzmesini sağlıyordu.112
400 milyon yıllık dönemde
hiçbir değişim izi göstermeyen bir canlı olan
Colacanth evrimcileri çok zor durumda bırakmıştır.
Üstelik Colacanthların hiçbir değişim yaşamadığı
400 milyon yıllık dönemdeki kıta hareketleri düşünüldüğünde
evrimcilerin tamamen çaresiz kaldıkları görülür.
Focus dergisinde bu konuda şunlar yazılmaktadır:
Bilimsel verilere göre, günümüzden yaklaşık
250 milyon yıl önce, tüm kıtalar birleşikti. Pangea
adı verilen bu büyük kara parçasını tek ve dev
bir okyanus çevreliyordu. Yaklaşık 125 milyon
yıl önce, kıtaların yer değiştirmesi sonucunda,
Hint Okyanusu açıldı. Günümüzde, Colacanthların
doğal ortamlarının önemli bir parçasını oluşturan
Hint Okyanusu'ndaki volkanik mağaralar da kıta
hareketlerinin etkisiyle ortaya çıktı. İşte tüm
bu verilerin ışığında önemli bir gerçek daha karşımıza
çıkıyor. Yaklaşık 400 milyondan beri var olan
bu hayvanların, doğal ortamlarında meydana gelen
bunca değişikliğe rağmen değişmediği gerçeği!113
| 
Canlısı bulunana kadar evrimci propogandaya
malzeme olan bir balık: COLACANTH
Yıllarca balıklarla sürüngenler
arasındaki ara geçiş formu olarak tanıtılan
colacanth, 1938 yılında canlısının bulunmasıyla,
evrimcilerin sözde deliller listesinden
çıkartıldı.
|
Tam 400 milyonluk dönemde
Colacanth'da hiçbir değişiklik yaşanmaması, canlılığın
evrimle ortaya çıktığı ve canlılarda sürekli bir
evrim olduğu teziyle açıkça çelişmektedir.
Dahası Colacanth, evrim
teorisinin hayali bir geçişle birbirine bağladığı
deniz ve kara canlıları arasındaki derin uçurumu
ortaya çıkarmaktadır. Profesör Keith S. Thomson'un
The Story of the Coelacanth (Colacanth'ın Hikayesi)
ismini taşıyan kitabında şu bilgiler aktarılmaktadır:
Örneğin, bilinen en eski Colacanth (Diplocercides)
da, kesinlikle aynı biçimde bir rostral organa
(kafatasının içinde bulunan peltemsi bir maddeyle
dolu kese ve ona bağlı altı tüp, zoologlarca rostral
organ olarak adlandırılıyor), özel bir kafatası
eklemine, içi boş bir sırt ipine (notokord) ve
az sayıda dişe sahipti. Tüm bunlar, grubun Devoniyen
dönemden beri (400 milyon yıldır) hemen hemen
hiç değişmediğini gösterdiği gibi, fosil kayıtları
arasında büyük bir boşluğun olduğunu da gösteriyor.
Çünkü, Colacanthların hepsinde görülen ortak özelliklerin
ortaya çıkışını gösteren ata fosiller zincirine
sahip değiliz.114
Coelacanth'ın
Evrimi Reddeden Kompleks Yapısı
Colacanth'ın hiçbir atası
olmadan aniden ortaya çıkışı ve milyonlarca yıl
boyunca hiçbir değişime uğramamasının yanında,
Colacanthların kompleks yapıları da evrimciler
açısından büyük bir sorundur. Güney Afrika'da
bulunan dünyaca ünlü JLB Smith Balık Bilimi Enstitüsü'nün
yöneticisi profesör Michael Bruton Colacanth'ı
son derece karmaşık bir hayvan olarak tanımlamaktadır.
Doğum,
bu canlıların kompleks özelliklerinden biridir.
Colacanthlar yavrularını doğumla dünyaya getirirler.
Portakal büyüklüğündeki yumurtaları, balığın içindeyken
çatlar. Üstelik yavruların annenin bedeninden
plasenta benzeri bir organ sayesinde beslendiklerine
dair bulgular mevcuttur. Plasenta anneden yavruya
oksijen ve besin sağlamanın yanı sıra yavrunun
bedeninde solunum ve sindirimden arta kalan maddeleri
uzaklaştıran kompleks bir organdır. Karbonifer
döneme ait (360-290 milyon yıl önceki dönem) embriyo
fosilleri böyle kompleks bir sistemin memelilerin
ortaya çıkmasından çok önce var olduğunu göstermektedir.
115
Colacanth'ın canlısının
bulunmasıyla, bu balık üzerinde çok detaylı
incelemeler yapıldı. |
Öte yandan, Colacanthların
çevredeki elektromanyetik alanlara duyarlı olduğunun
tespit edilmesi bu canlılarda kompleks bir duyu
organının da varlığını göstermiştir. Bilim adamları
balığın rostal organının beyne bağlandığı sinirlerin
düzenine bakarak, bu organın elektromanyetik alanları
algılama görevini yürüttüğünü kabul etmektedirler.
Bu mükemmel organın en eski Colacanth fosillerinde
dahi mevcut olması, diğer kompleks yapılarla birlikte
ele alındığında evrimcilerin çözümleyemeyeceği
bir sorun ortaya çıkarmaktadır. Focus dergisinde
bu sorun şöyle ifade edilmektedir:
Fosillere göre, balıkların
ortaya çıktığı tarih, günümüzden yaklaşık 470
milyon yıl öncesine denk geliyor. Colacanth'ın
ortaya çıkması ise bu tarihten 60 milyon yıl sonra.
Çok ilkel özelliklere sahip olması beklenen bu
yaratığın, son derece karmaşık bir yapı sergilemesi
şaşkınlık uyandırıyor.
Tüm bunlar evrim teorisine
büyük birer darbedir: Plasenta benzeri bir organın
ve elektromanyetik dalgaları algılayan kompleks
yapıların bu kadar eski dönemlerde kusursuz şekilde
bulunduklarının gösterilmesi, doğa tarihinde evrim
teorisinin iddia ettiği gibi basitten komplekse
doğru aşamalı evrim yaşanmadığını açıkça göstermektedir.
Colacanth'tan
Evrime Bir Başka Darbe Daha: Kan Özellikleri
1966 yılında ele geçirilen
bir Colacanth yakalandıktan hemen sonra donduruldu.
Bilim adamları balığın kanı üzerinde inceleme
yaptıklarında çok şaşırdılar: Colacanth, köpek
balığı kanı taşıyordu!
Colacanth dışındaki tüm
kemiklibalıklar (Osteichthyes), deniz suyu içip,
fazla tuzu gövdelerinden atarak su gereksinimlerini
karşılarlar. Colacanth'ın gövdesinde bulunan sistem
ise, kıkırdaklıbalıklar (Chondrichthyes) sınfında
bulunan köpek balığının gövdesindeki sistem gibidir.
Köpek balığı, proteinlerin parçalanması sonucunda
açığa çıkan amonyağı üreye dönüştürür ve insan
için ölümcül olabilecek düzeylerde üreyi kanda
tutar. Çevredeki suyun tuzluluk oranına göre kanda
bulunan bu maddelerin oranı ayarlanır, sonuçta
kan, deniz suyu ile izotonik duruma geldiğinden
(içteki ve dıştaki suların ozmotik basınçları
eşitlendiği, yani aynı yoğunluğa ulaştıkları için)
dışarıya su kaybı olmaz. Colacanth'ın karaciğerinin
üre üretmek için gereken enzimlere sahip olduğu
da ortaya çıkarılmıştır. Yani Colacanth, dahil
edildiği sınıflamada başka hiçbir türde bulunmayan
ve ancak on milyonlarca yıl sonra köpek balıklarında
ortaya çıkan özgün kan özelliklerine sahiptir.
 |
Focus, Colacanth'da köpek
balığı kanı bulunmasını, profesör Keith S. Thomson'un
ifadesiyle "evrimsel bir sorun" olarak nitelemektedir.
Dergi sorunu daha açık hale getirmekte ve moleküler
analizlere dayanılarak, kıkırdaklıbalıklar sınıfındaki
köpek balıklarıyla, kemikli balıklar sınıfındaki
Colacanthlar arasında hiçbir evrimsel akrabalık
kurulamadığını belirtmektedir. Görüldüğü gibi
iki canlı arasındaki benzerliğe getirilecek hiçbir
evrim yanlısı açıklama bulunmamaktadır. Evrimcilerin
çoğu benzerliği açıklamada başvurdukları moleküler
analiz yöntemleri bile bu konuda bir işe yaramamaktadır.
Getirilebilecek tek açıklama, bu canlıların ortak
bir tasarımla, yani Allah'ın yaratışıyla yaratıldıkları
gerçeğidir.
Seymouria
Seymouria, bazı evrimcilerin "sürüngenlerin
atası" olarak gösterdikleri bir amfibiyen türüdür.
Oysa Seymouria'nın bir ara form olamayacağı, Seymouria'nın
yeryüzünde ilk kez ortaya çıkışından 30 milyon
yıl öncesinde de sürüngenlerin yaşadıklarının
bulunmasıyla ortaya çıkmıştır. En eski Seymouria
fosilleri, Alt Permiyen tabakasına, yani bundan
280 milyon yıl öncesine aittir. Oysa bilinen en
eski sürüngen türleri olan Hylonomus ve Paleothyris,
Alt Pensilvanyen tabakalarında bulunmuşlardır
ki, bu tabakalar 330-315 milyon yıl öncesine aittir.116
"Sürüngenlerin atası"nın sürüngenlerden çok sonra
yaşamış olması, elbette imkansızdır.
Therapsida
Therapsidler, evrimcilerin
sürüngenlerle memeliler arasında ara geçiş formu
olarak gösterdikleri bir canlı türüdür. Bu iddianın
geçersizliğini önceki bölümlerde incelemiştik,
burada kısaca yineleyelim.
Therapsida takımına ait
canlıların fosilleri, evrimcilerin iddialarını
kanıtlamaz. Herşeyden önce Therapsidler fosil
kayıtlarında Darwinizm tarafından beklenen kronolojik
sırada ortaya çıkmazlar. Evrimcilerin iddialarının
doğru olabilmesi için, Therapsida fosillerinin
en fazla sürüngen çenesi özelliği taşıyandan en
fazla memeli çenesi özellikleri taşıyana doğru
bir çizgi izlemesi gerekmektedir. Ancak fosil
kayıtlarında böyle bir sıra görülmemektedir.
Ünlü Darwinizm eleştirmeni
Philip Johnson, Darwin on Trial adlı kitabında
bu konu hakkında şu yorumu yapar:
(Sürüngenler ve memeliler arasında) Suni
bir soy kökeni çizgisi oluşturulabilir, ancak
bu yalnızca farklı alt gruplara ait türleri keyfi
olarak karıştırarak ve onları kronolojik sıra
dışında düzenleyerek gerçekleştirilebilir.117
Therapsidlerin memelilerle
ortak olan tek özelliği kulak ve çene kemikleridir.
Sürüngenlerin ve memelilerin üreme sistemleri
ve diğer organlarındaki büyük farklılıklar incelendiğinde
ise, sürüngenlerin memelilere nasıl evrimleşmiş
olabileceği sorusunun cevaplanmaktan çok uzak
olduğu görülecektir. Daha da ileriye gidecek olursak,
işler daha da zorlaşacaktır; özellikle de, primatlar,
atlar, yarasalar, balinalar, kutup ayıları, sincaplar,
geviş getirenler gibi birçok farklı kategoriyi
içeren bir grup olan memelilerin nasıl olup da
tesadüfi mutasyonlar ve doğal seleksiyon ile sürüngenlerden
evrimleşmiş olabilecekleri sorusu, cevapsızdır.
Archæopteryx
Archæopteryx, evrimcilerin
kuşların sözde evriminde delil gösterdikleri en
önemli canlıdır. Pek çok evrimci Archæopteryx'in
hem sürüngen hem kuş özellikleri gösteren bir
ara geçiş formu olduğunu öne sürer. Ancak günümüzde
Alan Feduccia gibi evrimci otoriteler dahi bu
iddianın geçersiz olduğunu kabul etmektedir.
Günümüzden yaklaşık 150
milyon yıl önce yaşamış olan Archæopteryx'in fosilleri
üzerinde yapılan son incelemeler bu kuşun bir
ara geçiş formu değil, sadece günümüz kuşlarından
biraz daha farklı özelliklere sahip, soyu tükenmiş
bir kuş türü olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Evrimcilerin
Archæopteryx ile ilgili ara geçiş formu iddiaları
ve cevapları
1. Sonradan
bulunan göğüs kemiği: Yakın zamana kadar
Archæopteryx'in "sternum"unun, yani göğüs kemiğinin
olmaması, canlının uçamayacağının en önemli kanıtı
olarak gösterilmekteydi. (Göğüs kemiği, uçmak
için gerekli olan kasların tutunduğu göğüs kafesinin
altında bulunan bir kemiktir. Günümüzde uçabilen
veya uçamayan tüm kuşlarda, hatta kuşlardan çok
ayrı bir familyaya ait olan uçabilen memeli yarasalarda
bile bu göğüs kemiği vardır.)
Ancak
1992 yılında bulunan yedinci Archæopteryx fosili
bu argümanın yanlış olduğunu gösterdi. Zira bu
son bulunan Archæopteryx fosilinde evrimcilerin
çok uzun zamandır yok saydıkları göğüs kemiği
vardı. 118
Bu bulgu, Archæopteryx'in
tam uçamayan bir yarı kuş olduğu yönündeki iddiaların
en temel dayanağını geçersiz kıldı.
2. Tüylerin yapısı: Archæopteryx'in
gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli
kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin
yapısı oldu. Archæopteryx'in günümüz kuşlarınınkinden
farksız olan asimetrik tüy yapısı, canlının mükemmel
olarak uçabildiğini gösteriyordu. Ünlü paleontolog
Carl O. Dunbar'ın belirttiği gibi, "tüylerinden
dolayı bu yaratık tam bir kuş özelliği gösteriyordu".119
Paleontolog Robert Carroll
ise konu hakkında şu açıklamayı yapar:
Archæpoteryx'in uçuş tüylerinin geometrisi
modern uçucu kuşlarınki ile tamamen aynıdır, uçucu
olmayan kuşların ise tüyleri simetriktir. Tüylerin
kanat üzerindeki düzeni de modern kuşlarınkiyle
benzerdir... Van Tyne ve Berger'e göre Archæopteryx'in
kanatlarının boyutu ve şekli, tavuk cinsinden
kuşlar, kumrular, ağaçkakanlar, çulluklar ve tüneyen
ötücü kuşların çoğu gibi bitki örtüsünün sınırlı
açıklıkları boyunca hareket eden kuşlarınkine
benzerdir... Uçuş tüyleri en az 150 milyon yıldan
beri durağandır (değişmemiştir).120
3. Kanatlarındaki
pençeler ve ağzındaki dişler: Evrimciler
Archæopteryx'in kanatlarında pençeler ve ağzında
dişler olmasını, bu canlının bir ara geçiş formu
olduğunun en önemli delili olarak sayıyorlardı.
Oysa bu özellikler canlının sürüngenlerle herhangi
bir şekilde bir ilgisi olduğunu göstermez. Zira
günümüzde yaşayan iki tür kuşta, Touraco corythaix
ve Opisthocomus hoazin'de de dallara tutunmaya
yarayan pençeler bulunmaktadır. Ve bu canlılar,
hiçbir sürüngen özelliği taşımayan, tam birer
kuştur. Dolayısıyla Archæopteryx'in kanatlarında
pençeleri olduğu ve bu sebeple de bir ara form
olduğu yolundaki iddia geçersizdir.
Archæopteryx'in ağzındaki
dişleri de yine canlıyı bir ara form kılmaz. Evrimciler
bu dişlerin bir sürüngen özelliği olduğunu öne
sürerek yanılmaktadırlar. Çünkü dişler sürüngenlerin
tipik bir özelliği değildir. Günümüzde bazı sürüngenlerin
dişleri varken bazılarının yoktur. Daha da önemli
olan nokta, dişli kuşların Archæopteryx'le sınırlı
olmamasıdır. Günümüzde dişli kuşların artık yaşamadıkları
bir gerçektir, ancak fosil kayıtlarına baktığımız
zaman gerek Archæopteryx ile aynı dönemde gerekse
daha sonra, hatta günümüze oldukça yakın dönemlere
kadar "dişli kuşlar" olarak isimlendirilebilecek
ayrı bir kuş grubunun yaşamını sürdürdüğünü görürüz.
Daha önemlisi ise, Archæopteryx'in
ve diğer dişli kuşların diş yapılarının, bu kuşların
sözde evrimsel ataları olan dinozorların diş yapılarından
çok farklı olmasıdır. L. D. Martin, J. D. Stewart
ve K. N. Whetstone gibi ünlü kuş bilimcilerin
yaptıkları ölçümlere göre, Archæopteryx'in ve
diğer dişli kuşların dişlerinin üstü düzdür ve
geniş kökleri vardır. Oysa bu kuşların atası olduğu
iddia edilen Theropod dinozorlarının dişlerinin
üstü testere gibi çıkıntılıdır ve kökleri de dardır.121Aynı
araştırmacılar, aynı zamanda Archæopteryx ile
onun sözde ataları olan Theropod dinozorlarının
bilek kemiklerini karşılaştırmışlar ve aralarında
hiçbir benzerlik olmadığını ortaya koymuşlardır.122
Archæopteryx'in dinozorlardan evrimleştiğini
iddia eden en önde gelen otoritelerinden biri
olan John Ostrom'un, bu canlı ile dinozorlar arasında
öne sürdüğü bazı "benzerlik"lerin ise gerçekte
birer yanlış yorum olduğu S. Tarsitano, M. K.
Hecht ve A. D. Walker gibi anatomistlerin çalışmalarıyla
ortaya çıkmıştır.123
4. Archæopteryx'in kulak yapısı:
A. D. Walker, Archaeopteryx'in kulak bölgesini
de incelemiş ve kulak yapısının günümüz kuşları
ile aynı olduğunu belirtmiştir.124
resim1: Hoatzin
resim 2: Theropod dinozoru çizimi |
5. Archæopteryx'in kanatları: Wales
Üniversitesi, Biyoloji Bilimleri Enstitüsü'nden
J. Richard Hinchliffe embriyolar üzerinde modern
izotopik teknik kullanarak, kuşların kanatlarının
II, III ve IV. parmaklardan oluşurken, Theropod
dinozorlarının ellerinin I, II ve III. parmaklardan
oluştuğunu saptamıştır. Bu Archæopteryx-dinozor
bağlantısını savunanlar için büyük bir problemdir.125
Hinchliffe'nin araştırma ve gözlemleri, ünlü bilim
dergisi Science'ın 1997 yılındaki bir sayısında
şöyle yayınlanmıştır:
Theropodlarla kuş kemikleri arasındaki homoloji,
"dinozor-kökeni" hipotezi ile ilgili diğer bazı
problemleri akla getirmektedir. Bunlardan bazıları
şunlardır: (i) Archæopteryx kanadı ile kıyaslandığında,
(vücut büyüklüğüne göre) theropodun çok daha küçük
olan ön kolu. Bu tip küçük kollar oldukça büyük
bir dinozorun yerden yukarıya doğru havalanması
için ikna edici bir ön kanat değildirler. (ii)
Theropodlardaki bilek kemiği, sadece dört türde
bulunmaktadır. Theropodların çoğu çok daha fazla
sayıda bilek kemiğine ait parçalara sahiptir.
Bunun Archæopteryx ile benzerlik oluşturması çok
zordur. (iii) Zamanlama ile ilgili bir paradoks
ise, pek çok Theropod dinozorunun ve özellikle
de kuşa benzeyen dromaesaur'ların fosil kayıtlarında
Archæopteryx'den daha sonra bulunmalarıdır.126
6. Zamanlama
Uyumsuzluğu: Hinchliffe'nin belirttiği
"zamanlama uyumsuzluğu", evrimcilerin Archæopteryx
hakkındaki iddialarına en öldürücü darbeyi indiren
gerçeklerden biridir. Amerikalı biyolog Jonathan
Wells 2000 yılında yayınlanan Icons of Evolution
(Evrimin İkonaları) adlı kitabında, Archæopteryx'in
evrim adına adeta bir "ikona" (kutsal sembol)
haline getirildiğini, oysa delillerin bu canlının
"kuşların ilkel atası" olmadığını açıkça gösterdiğini
vurgular. Wells'e göre bunun göstergelerinden
biri, Archæopteryx'in atası olarak gösterilen
theropod dinozorların, aslında Archæopteryx'ten
daha genç olmalarıdır:
Yerde
koşan koşan iki ayaklı dinozorlar, Archæopteryx'in
teorik atalarından beklenebilecek bazı özelliklere
sahiptirler, ama (fosil kayıtlarında) Archæopteryx'ten
daha sonra ortaya çıkarlar.127
Tüm bunlar, Archæopteryx'in
bir ara geçiş formu olmadığını; sadece "dişli
kuşlar" olarak isimlendirilebilecek ayrı bir sınıflandırmaya
ait olduğunu gösterir. Bu canlıyı theropod dinozorlarla
ilişkilendirmek ise, son derece tutarsızdır. Amerikalı
biyolog, Richard L. Deem de "Demise of the 'Birds
are Dinosaurs' Theory" ("Kuşlar Dinozordur" Teorisinin
Sonu) başlıklı makalesinde, kuş-dinozor evrimi
iddiası ve Archæopteryx hakkında şunları yazmaktadır:
Son
çalışmaların sonuçları göstermektedir ki, theropod
dinozorların elleri (ön kol kemiklerindeki) birinci,
ikinci ve üçüncü hanelerden türemiştir, ama kuşların
kanatları, ikinci, üçüncü ve dördüncü hanelerden
türerler... 'Kuşlar dinozordur' teorisiyle ilgili
başka problemler de vardır. Theropodların ön ayakları
Archæopteryx'le kıyaslandığında, vücutlarına göre
çok küçüktür. Bu canlıların ağır vücutları da
düşünüldüğünde, bir tür "ön-kanat" (proto-wing)
geliştirmeleri olası gözükmemektedir. Theropod
dinozorların çok büyük bölümü (kuşlarda bulunan)
semilunatik bilek kemiğinden yoksundur ve Archæopteryx'te
hiçbir benzeri bulunmayan bazı bilek parçalarına
sahiptir. Bütün theropodlarda V1 sinirleri diğer
bazı sinirlerle birlikte kafatasını yandan terk
eder, kuşlarda ise aynı sinirler kafatasını ön
taraftan kendilerine ait bir delikten geçerek
terk eder. Bir başka sorun ise, Theropodların
çok büyük kısmının Archæopteryx'ten daha sonra
ortaya çıkmış olmalarıdır.128
7. Diğer
eski kuş fosilleri: Son dönemlerde bulunan
bazı fosiller, Archæopteryx'le ilgili evrimci
senaryonun geçersizliğini başka yönlerden ortaya
koymuştur.
Confuciusornis |
1995 yılında Çin'de Omurgalılar
Paleontolojisi Enstitüsü'nde araştırmalar yapan
Lianhai Hou ve Zhonghe Zhou adlı iki paleontolog,
Confuciusornis olarak isimlendirdikleri yeni bir
fosil kuş keşfettiler. 150 milyon yıllık Archæopteryx'e
yakın bir yaştaki (yaklaşık 140 milyon yıllık)
bu kuşun dişleri yoktu, gagası ve tüyleri ise
günümüz kuşlarıyla aynı özellikleri göstermekteydi.
İskelet yapısı da günümüz kuşlarıyla aynı olan
bu kuşun kanatlarında, Archæopteryx'te olduğu
gibi pençeler vardı. Kuyruk tüylerine destek olan
"pygostyle" isimli yapı bu kuşta da görülüyordu.129
Kısacası, evrimciler tarafından tüm kuşların en
eski atası sayılan ve yarı sürüngen kabul edilen
Archæopteryx'e çok yakın bir yaşa sahip olan bu
canlı, günümüz kuşlarına çok benziyordu. Bu gerçek,
Archæopteryx'in bütün kuşların ilkel atası olduğu
yönündeki evrimci tezlerle çelişiyordu.Çin'de
Kasım 1996'da bulunan bir başka fosil, ortalığı
daha da karıştırdı. 130 milyon yaşındaki Liaoningornis
isimli bu kuşun varlığı L. Hou, L. D. Martin ve
Alan Feduccia tarafından Science dergisinde yayınlanan
bir makaleyle duyuruldu. Liaoningornis, günümüz
kuşlarında bulunan uçuş kaslarının tutunduğu göğüs
kemiğine sahipti. Diğer yönleriyle de bu canlı
günümüz kuşlarından farksızdı. Tek farkı, ağzında
dişlerinin olmasıydı. Bu durum, dişli kuşların,
hiç de evrimcilerin iddia ettikleri gibi ilkel
bir yapıya sahip olmadıklarını gösteriyordu.130
Nitekim Alan Feduccia, Discover dergisinde yayınlanan
yorumunda, Liaoningornis'in, kuşların kökeninin
dinozorlar olduğu iddiasını geçersiz kıldığını
belirtmişti.131
Archæopteryx'le ilgili evrimci iddiaları
çürüten bir başka fosil ise, Eoalulavis oldu.
Archæopteryx'ten 25-30 milyon yıl daha genç, yani
120 milyon yaşında olduğu söylenen Eoalulavis'in
kanat yapısının aynısı, günümüzdeki bazı uçan
kuşlarda görülüyordu. Bu da 120 milyon yıl önce,
günümüzdeki kuşlardan birçok yönden farksız canlıların
göklerde uçmakta olduklarını ispatlıyordu.132
2002 yılında ise R. N. Melchor,
S. de Valais, and J. F. Genise adlı bilim adamları
Nature dergisinde, Archæopteryx'ten 55 milyon
yıl önce yaşamış kuşlara ait ayak izleri bulduklarını
açıkladılar:
Kuşların bilinen tarihi Geç Jurasik dönemde
(150 milyon yıl öncesi civarında) Archæopteryx
ile başlar... Biz burada, Arjantin'in fosil yataklarından,
Geç Triyasik döneme ait açıkça kuş özellikleri
gösteren, iyi korunmuş ve zengin, bilinen ilk
kuş iskeleti kayıtlarından en az 55 milyon yıl
önceye ait ayak izlerini tanımlıyoruz.133
120 milyon yaşında
olduğu belirlenen Eoalulavis |
Böylece Archæopteryx ve
diğer arkaik kuşların birer ara geçiş formu olmadıkları
kesin bir biçimde ispatlanmış oldu. Fosiller,
farklı kuş türlerinin birbirlerinden evrimleştiklerini
göstermiyorlardı. Aksine, günümüz kuşlarının ve
Archæopteryx benzeri bazı özgün kuş türlerinin
beraberce yaşadıklarını ispatlıyorlardı. Bu kuşların
bazılarının, örneğin Confuciusornis veya Archæopteryx'in
soyları tükenmiş, günümüze ancak az sayıdaki kuş
gelebilmiştir.
Jeholornis
Çin'de bulunan ve Jeholornis
olarak adlandırılan bir kuş fosilinin uzun bir
kuyruğa sahip olması, bazı evrimcilerin bu fosili
kuşların dinozorlardan evrimleştiğine delil olarak
göstermelerine neden oldu. Oysa, doğadaki birçok
canlı türü bir diğeri ile benzer özellikler taşıyabilmektedir
ve bu türlerin birçoğunun arasında evrimciler
dahi evrimsel bir bağ kuramamaktadırlar. Sözgelimi
ahtapotların göz yapısı insanların göz yapısı
ile çok benzerdir. Ama ahtapotlarla insanlar arasında
evrimsel bir bağ olduğunu evrimciler dahi iddia
etmemektedirler. Sineklerin de kuşlar veya yarasalar
gibi kanatları vardır, ancak bu türlerin hiçbiri
arasında evrimciler açısından dahi, evrimsel bir
akrabalık olduğunu öne sürmek mümkün değildir.
Dolayısıyla dinozorlarla kuşlar arasında benzer
bazı özellikler olması dinozorların kuşların atası
olduğuna delil olarak gösterilemez. Nitekim, yıllarca
kuşların dinozorlardan evrimleştikleri teorisine
karşı çıkan ve bu teorinin yanlışlarını ortaya
koyan kuş bilimci profesör Dr. Alan Feduccia,
bir evrimci olmasına rağmen, bu konuda şu tespitte
bulunmaktadır:
Jeholornis adlı
kuşun çizimi ve fosili |
Eğer
biri tavuk iskeleti ile dinozor iskeletine dürbünle
bakarsa, ikisinin benzer olduğunu düşünebilir.
Ancak yakından ve detaylı bir inceleme aralarında
pek çok farklılık olduğunu ortaya çıkarıyor. Theropod
dinozorlarının örneğin, eğri ve testere gibi uçları
olan dişleri vardı, ancak ilk kuşların düz ve
kanca gibi dişleri vardı ve uçları testere gibi
değildi. Ayrıca her iki türün dişleri farklı şekillerde
çıkıyor ve yenileniyordu. 134
Stephen Jay Gould |
Ayrıca,
farklı canlı gruplarının özelliklerini üzerinde
barındıran "mozaik canlılar"ın var olduğu bilinen
bir gerçektir ve bunların evrim teorisine delil
olmadığı Stephen Jay Gould gibi önde gelen evrimci
otoriteler tarafından da kabul edilmiştir.135
Örneğin Avustralya'da yaşayan
Platypus, memeli, sürüngen ve kuş özelliklerini
aynı anda üzerinde taşımaktadır. Ancak evrimciler
bu canlıya teorileri açısından bir açıklama getirememektedirler.
Bir kuşun uzun bir kuyruğunun olması da, onun
dinozorlardan evrimleştiğine delil olmaz. Evrim
teorisinin bulması gereken canlılar "ara formlardır",
mozaik canlılar değildir. Ara formlar, eksik,
yarım, işlevini tam göremeyen organlara sahip
olan canlılar olmalıdır. Oysa mozaik canlıların
sahip oldukları organların her biri eksiksiz ve
kusursuzdur. Örneğin Jeholornis tam ve güçlü bir
uçucu kuştur.
Ayrıca bulunan bu fosilin
100 milyon yıllık olduğu tespit edilmiştir. Bu
kuştan yaklaşık 50 milyon yıl önce uçabilen Archæopteryx
gibi kuşlar zaten bulunmaktadır. Kuşların yarı
dinozor-yarı kuş atalarının kendilerinden 50 milyon
yıl sonra yaşıyor olduklarını iddia etmek, elbette
mantıklı değildir.

Platypus |
Microraptor
gui
2003 yılının Ocak ayında,
Microraptor gui adı verilen 130 milyon yıllık
bir fosil dünyaya duyuruldu. Bu fosilin dört kanatlı
ve ağaçtan ağaca süzülen bir dinozora ait olduğu
ileri sürüldü, bu bulgunun kuşların dinozorlardan
evrimleştiği teorisine kanıt olduğu iddia edildi.
Ancak çok kısa bir süre sonra bu iddiayı destekleyecek
delil olmadığı bilim adamları tarafından açıklandı.
Örneğin National Geographic
dergisinin Mayıs 2003 sayısında Christopher P.
Sloan tarafından kaleme alınan ve "Kanatların
Efendisi" başlığını taşıyan bir yazıda, Microraptor
gui'nin evrimciler açısından kafa karıştırmaya
devam ettiği, birçok bilim adamının bu canlının
uçamayacağı yönünde yorumlar yaptığı belirtilmektedir.
Sloan bu konuda şunları söylemektedir:
Ancak
bilim adamları M. gui'nin havalanacak kadar hızlı
koştuğunu düşünmüyor. Ayrıca nasıl bir engelli
koşucu uzun etek giyip koşmaya kalkarsa tökezler,
ayak tüyleri M. gui'yi de aynı şekilde tökezletmiş
olabilir. Bilim adamlarına göre bu bol tüyler
belki de uçan sincaplarda olduğu gibi paraşüt
etkisi meydana getiriyordu. 136
Başka bilim adamları bu
hayvanların ağaçtan ağaca süzülürken uçmaya başladığı
varsayımına da itiraz ediyorlar: Daha kolayı varken
bu canlıların kanat çırpıp enerji harcamalarını
akla yatkın görmüyorlar. Ayrıca bazı araştırmacılar
M. gui'nin ayak tüylerinin süzülerek bile olsa
uçmaya elverişli olmadığını öne sürüyor.
Kısacası dino-kuş teorisi
sadece propaganda ve önyargıyla sürdürülen bir
dogmadır. Microraptor gui örneğinde de görüldüğü
gibi, bu yönde yapılan her spekülasyon zaman içinde
çürüyüp terk edilmeye mahkumdur.
"Sinovenator
changii", kuşların atası değildir
Sinovenator changii |
Evrimciler Çin'de bulunan
130 milyon yıllık "Sinovenator changii" isimli
dinozor fosilinin kuşların atası olduğunu öne
sürmektedirler. Oysa bilinen en eski kuş olan
Archæopteryx, günümüzden 150 milyon yıl önce yaşamıştır,
yani söz konusu fosilden 20 milyon yıl daha yaşlıdır.
Bu durumda, Sinovenator changii'nin kuşların atası
olması imkansızdır, çünkü günümüz kuşları ile
aynı özelliklere sahip kuşlarla aynı dönemlerde,
hatta onlardan 20 milyon yıl sonra yaşamıştır.
Sinovenator changii'nin
fosilinde tüylere rastlanmamış olmasına rağmen
bazı evrimciler bu canlının "muhtemelen tüylü
olduğunu" varsaymaktadırlar. Bu varsayıma dayanak
olarak ise, bu fosilin bulunduğu bölgedeki diğer
dinozor fosillerinin tüylü oldukları gösterilmektedir.
Fosilde tüyler bulunmamasına
rağmen, bu fosilin tüyleri olduğunu varsaymak
ve bundan yola çıkarak "dinozorlar kesin olarak
kuşların atasıdır" sonucunu çıkarmak elbette ki
bilimsel değildir. Dahası, sözü edilen Yixian
Bölgesi'nde daha önce bulunan dinozor fosillerindeki
tüyler tartışmalıdır. Birçok bilim adamı, bu dinozorlardaki
yapıların tüy olmadığı görüşünde birleşmektedir.
Öne
sürülen diğer hiçbir "tüylü dinozor" adayı da
kesin değildir. Bu canlıların fosillerinde bazı
"tüyümsü" yapılara rastlansa da, bunların gerçekte
tüy olmadıkları belirlenmiştir. Önceki sayfalarda
da incelendiği gibi Fedduccia gibi otoriteler
bu yapıların "kolajen fiberleri" olduğunu ve tüy
olarak kabul edilmelerinin büyük hata olacağını
savunmaktadırlar.137
Atın
Evrimi Masalı
Memelilerin kökeni konusu
içinde önemli bir yer tutan başlık, uzunca bir
zamandır evrimci kaynakların baş tacı ettikleri
"atın evrimi" efsanesidir. Bu bir efsanedir, çünkü
bilimsel bulgulara değil, hayal gücüne dayanır.
"Atın evrimi"ni sembolize
ettiği iddia edilen şemalar, yakın bir zamana
kadar, evrim teorisine kanıt olarak gösterilen
fosil sıralamalarının en başında gelmekteydi.
Oysa bugün pek çok evrimci, atın evrimi senaryosunun
geçersizliğini açıkça kabul etmektedir. Kasım
1980'de Chicago Doğa Tarihi Müzesi'nde 150 evrimcinin
katıldığı, dört gün süren ve kademeli evrim teorisinin
sorunlarının ele alındığı bir toplantıda söz alan
evrimci Boyce Rensberger, atın evrimi senaryosunun
fosil kayıtlarında hiçbir dayanağı olmadığını
şöyle anlatmıştır:
Yaklaşık 50 milyon yıl önce yaşamış dört
tırnaklı, tilki büyüklüğündeki canlılardan bugünün
daha büyük tek tırnaklı atına bir dizi kademeli
değişim olduğunu öne süren ünlü atın evrimi örneğinin
geçersiz olduğu uzun zamandır bilinmektedir. Kademeli
değişim yerine, her türün fosilleri bütünüyle
farklı olarak ortaya çıkmakta, değişmeden kalmakta,
sonra da soyu tükenmektedir. Ara formlar bilinmemektedir.138

Bir müzede bulunan bu at serisi, farklı
zamanlarda ve farklı yerlerde yaşamış
bazı canlıların keyfi diziliminden oluşmaktadır.
Atın sözde evriminin fosil kayıtlarında
hiçbir delili yoktur. |
Rensberger, dürüst bir tutumla
atın evrimi senaryosundaki bu önemli sorunu dile
getirirken aslında tüm teorinin fosil kayıtlarındaki
en büyük açmazı "ara geçiş formları açmazı"nı
gündeme getirmiştir.
Atın evrimi şemalarının
sergilendiği İngiltere Doğa Tarihi Müzesi'nin
yöneticilerinden ünlü evrimci paleontolog Colin
Patterson da, hala müzenin alt katında duran bu
şema hakkında şunları söyler:
Hayatın
doğası hakkında her biri birbirinden hayali bir
sürü kötü hikaye vardır. Bunun en ünlü örneğiyse,
belki 50 yıl önce hazırlanmış olan ve hala alt
katta duran atın evrimi sergisidir. Atın evrimi,
birbirini izleyen yüzlerce bilimsel kaynak tarafından
büyük bir gerçek gibi sunulmuştur. Ancak şimdi,
bu tip iddiaları ortaya atan kişilerin yaptıkları
tahminlerin, yalnızca spekülasyon olduklarını
düşünüyorum.139
Atın sözde evrimi şeması,
geçmişte farklı dönemlerde yaşamış olan
bazı memelilerin evrimcilerin beklentilerine
göre dizilmesinden oluşmaktadır. Bu hayali
şemadaki hayvanların büyüklükleri ve özellikleri,
ayrıca yaşadıkları dönemler, atın evrimi
şemasının çelişkilerini ortaya koymaktadır.
resim1: Günümüz atı
resim2: 25 milyon yıl önce
resim3:50 milyon yıl önce |
Peki
"atın evrimi" senaryosunun dayanağı nedir? Bu
senaryo, Hindistan, Güney Amerika, Kuzey Amerika
ve Avrupa'da değişik zamanlarda yaşamış, farklı
tür canlılara ait fosillerin evrimcilerin hayal
güçleri doğrultusunda küçükten büyüğe doğru dizilmesiyle
oluşturulan şemalarla ortaya atılmıştır. Farklı
araştırmacıların öne sürdüğü 20'den fazla atın
evrimi şeması vardır. Hepsi de birbirinden farklı
olan bu soy ağaçları hakkında evrimciler arasında
da görüş birliği yoktur. Bu sıralamalardaki tek
ortak nokta, 55 milyon yıl önceki Eosen devrinde
yaşamış Eohippus (Hyracotherium) adlı köpek benzeri
bir canlının atın ilk atası olduğuna inanılmasıdır.
Oysa atın milyonlarca yıl önce yok olmuş atası
olarak sunulan Eohippus, halen Afrika'da yaşayan
ve atla hiçbir ilgisi ve benzerliği olmayan Hyrax
isimli hayvanın hemen hemen aynısıdır.140
| 
Atın ilk atası olduğuna inanılan Eohippus,
günümüzde Afrika'da yaşayan Hyrax ile
çok benzerdir ve atla hiçbir ilgisi ve
benzerliği yoktur.
|
Atın
evrimi iddiasının tutarsızlığı, her geçen gün
ortaya çıkan yeni fosil bulgularıyla daha açık
olarak anlaşılmaktadır. Eohippus ile aynı katmanda,
günümüzde yaşayan at cinslerinin de (Equus nevadensis
ve Equus occidentalis) fosillerinin bulunduğu
tespit edilmiştir.141
Bu, günümüzdeki at ile onun sözde atasının aynı
zamanda yaşadığını göstermektedir ki, atın evrimi
denen sürecin hiçbir zaman yaşanmadığının kanıtıdır.
Evrimci yazar Gordon R.
Taylor, Darwinizm'in açıklayamadığı konuları ele
alan The Great Evolution Mystery (Büyük Evrim
Gizemi) adlı kitabında at serileri efsanesinin
aslını şöyle anlatır:
Darwinizm'in belki de en ciddi zafiyeti,
paleontologların, büyük evrimsel değişiklikleri
gösterecek olan akrabalık ilişkilerini ve canlı
sıralamalarını ortaya koyamamalarıdır... At serisi
genellikle bu konuda çözüme kavuşturulmuş olan
yegane örnek gibi gösterilir. Ama gerçek şudur
ki, Eohippus'tan Equus'a kadar uzanan sıralama
çok tutarsızdır. Bu sıralamanın, giderek artan
bir vücut büyüklüğünü gösterdiği iddia edilir,
ama aslında sıralamanın ileriki aşamalarına konan
canlıların bazıları (sıralamanın en başında yer
alan) Eohippus'tan daha büyük değil, daha küçüktürler.
Farklı kaynaklardan gelen türlerin biraraya getirilip
ikna edici bir görüntüye sahip olan bir sıralamada
arka arkaya dizilmeleri mümkündür, ama tarihte
gerçekten bu sıralama içinde birbirlerini izlediklerini
gösteren hiçbir kanıt yoktur.142
 
Fosil kayıtlarında, atlar tüm özellikleriyle,
tam olarak bulunmaktadırlar. Eğer atlar
evrimle meydana gelmiş olsalardı, bu sayfada
i ve yukarıdaki resimlerde görüldüğü gibi
ara aşamalardan geçmeleri gerekecekti. Ancak
fosil kayıtlarında bu tür ara formlar kesinlikle
bulunmamaktadır.
resim1:Günümüze ait tam ve kusursuz bir
at.
resim 2: Hayali bir ara form örneği.
Eğer atlar evrimcilerin iddia ettiği gibi
evrimle meydana gelseydi, her aşamada sakat,
garip, ucube canlılar meydana gelecekti.
Ancak fosil kayıtları, atların tarihinde
bu tür eksik ve kusurlu canlılar olmadığını,
atların, tüm diğer canlılar gibi bir kerede,
kusursuz ve eksiksiz olarak yaratıldıklarını
göstermektedir.
resim 3: Fosil kayıtlarında hiçbir örneği
olmayan hayali bir ara geçiş formu.
resim 4: Çok sayıda örneği olan kusursuz
bir at.
resim 5-6: Fosil kayıtlarında hiçbir örneği
olmayan hayali ara geçiş formları.
|
Tüm bu gerçekler, evrim
teorisinin en sağlam delillerinden birisi gibi
sunulan atın evrimi şemalarının, hiçbir geçerliliğe
sahip olmayan hayali sıralamalar olduklarını ortaya
koymaktadır. Diğer türler gibi atlar da, evrimsel
bir ataya sahip olmadan var olmuşlardır.
Ramapithecus
Ramapithecus, evrim teorisinin
en büyük ve en uzun süren yanılgılarından birisi
olarak kabul edilir. Bu isim, 1932 yılında Hindistan'da
bulunan ve insan ile maymun arasında 14 milyon
yıl önce meydana gelen ayrımın ilk basamağı olduğu
iddia edilen fosil kayıtlarına verilmişti. Bulunduğu
1932 yılından, tamamen bir hatadan ibaret olduğu
anlaşılan 1982 yılına kadar 50 sene boyunca da
evrimciler tarafından kesin bir delil olarak kullanıldı.
Amerikalı evrimci Dr. Elwyn Simons, Ramapithecus
hakkında Scientific American'ın Mayıs 1977 sayısında
şöyle yazmıştı: "Bu soyu tükenmiş primat, hominid
soy ağacımızdaki ilk halkalardan biridir. Bulunan
yeni örnekler onu insan evriminde hak ettiği yere
yerleştirmiştir." Simons daha sonra güvenle ekliyordu:
"(Ramapithecus sayesinde) Homo türüne kadar olan
yol, bir çelişki korkusu olmaksızın açılmıştır."
143
resim 1:Dryopithecus,
resim 2:Ramapithecus |
Ramapithecus'un insan evrimindeki önemi
Simons'ın Time dergisine yazdığı Kasım 1977 tarihli
yazıdan da anlaşılmaktaydı. Şöyle diyordu: "Ramapithecus
insanın tam bir atası olması için dizayn edilmiş
gibidir. Eğer atamız değilse, elimizde kesin hiçbir
kanıt yoktur."144
Dr. Robert Eckhardt tarafından
1972'de Scientific American'da yayınlanan birkaç
sayfalık makalede Dryopithecus (soyu tükenmiş
bir goril türü) ile Ramapithecus dişleri arasında
yapılan 24 farklı ölçümün sonuçlarına yer verilmişti.
Dr. Eckhardt, bu ölçümlerle daha önce şempanzeler
arasında yaptığı ölçümleri karşılaştırmıştı. Bu
karşılaştırmalara göre, halen yaşamakta olan şempanzelerin
dişleri arasındaki fark, Ramapithecus ve Dryopithecus
arasındaki farktan daha fazlaydı. Eckhardt vardığı
sonucu şöyle özetliyordu:
Eğer
hominid kavramından kastedilen şey, ufak bir yüze
ve ufak bir çeneye sahip bir maymun değilse, bu
süre içinde (14 milyon yıl önce) herhangi bir
insan-maymun arası canlının yaşadığına dair elimizde
delil yoktur.145
Richard
Leakey'in de aynı Eckhardt gibi Ramapithecus hakkında
birtakım şüpheleri vardı. Leakey'e göre birkaç
çene kemiğinden ibaret olan Ramapithecus hakkında
kesin bir yargı yürütmek için çok erkendi. Bu
fikirlerini Leakey, "Ramapithecus'un yeri doldurulamaz
değildir ve parçalanmış fosil buluntuları pek
çok soruyu beraberinde getirmektedir" 146
diyerek özetliyordu.
İnsanlardaki çene yapısının,
maymunlardaki "U" biçiminin aksine, konuşmaya
olanak verecek biçimde parabolik ("V" biçimli)
olduğu uzun zamandan beri bilinmekteydi. Ramapithecus'un
ise insanlardaki gibi parabolik bir çeneye sahip
olduğu düşünülmekteydi.
1961'de Elwyn Simons'un
yaptığı Ramapithecus'un alt çene parçasına dayanan
YPM 13799 kodlu hatalı rekonstrüksiyonlar, kesici
dişler dışındaki dişlerde tamamen parabolik bir
yapı gösteriyordu. Bu rekonstrüksiyon birçok yazar
tarafından kabul edilmiş ve çeşitli çalışmalarda
kullanılmıştı. 1969'da Genet-Varcin ikilisi ise,
aynı parçaları kullanarak aynı maymunlardaki gibi
"U" şekilli tamamen değişik rekonstrüksiyonların
yapılabileceğini gösterdiler. Ayrıca yaşayan maymunlardan
da Ramapithecus karakterine sahip olan birçok
tür vardı. Etiyopya'nın yüksek kesimlerinde yaşayan
bir babon türü (Theropithecus galada), aynen Ramapithecus
ve Australopithecine'de olduğu gibi kısa, derin
bir yüze ve öbür maymunlara göre küçük kesici
ve doğrayıcı dişlere sahipti.
Bu yeni ara geçiş formunun
bir yanılgı olduğu ve soyu tükenmiş bir orangutandan
başka birşey olmadığı ise, Science dergisinde
yayınlanan 1982 tarihli "İnsanlık Bir Atasını
Kaybediyor" başlıklı makalede şöyle ilan edildi:
Harvard
Üniversitesi paleoantropologlarından David Pilbeam'a
göre bugüne kadar atalarımızdan olduğunu düşündüğümüz
bir grup canlı aile ağacımızdan çıkartılıyor.
Birçok paleoantropolog, Ramapithecusların bizim
Afrika maymunlarından hemen ayrılmamızdan sonraki
bilinen en eski atalarımız olduğunu söylemekteydi.
Ancak bunlar birkaç diş ve çene parçasına dayanıyordu.
Pilbeam'a göre büyük çene ve kalın mineyle kaplı
dişler insan atalarının özelliklerini taşıyor
belki; ancak alt çene kemiğinin pozisyonu, birbirine
yakın gözler, damağın şekli gibi daha belirgin
özellikler bunun bir orangutan atası olduğunu
gösteriyor.147
Turkana
Çocuğu

Farklı insan ırkları evrime delil değildir |
Afrika'da bulunan Homo erectus
örneklerinin en ünlüsü, Kenya'daki Turkana Gölü
yakınlarında bulunan "Turkana Çocuğu" fosilidir.
Bu fosilin sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu
ve büyüdüğü zaman yaklaşık 1.83 m boyunda olacağı
saptanmıştır. Fosilin dik iskelet yapısı günümüz
insanından farksızdır. Amerikalı paleoantropolog
Alan Walker, "ortalama bir patoloğun bu fosilin
iskeletiyle, günümüz insanı iskeletini birbirinden
ayırmasının çok güç olduğunu" söyler. Walker kafatasını
gördüğünde güldüğünü, çünkü kafatasının "bir Neandertal
kafatasına aşırı derecede benzediğini" yazar.148
Neandertaller günümüz insanın bir ırkıdırlar.
Dolayısıyla Homo erectus da yine günümüz insanın
bir ırkıdır.
Üstteki tezi savunan bilim
adamlarının vardığı sonuç, "Homo erectus, Homo
sapiens'ten farklı bir tür değil, Homo sapiens
içindeki bir ırktır" şeklinde de özetlenebilir.
Bir insan ırkı olan Homo erectus ile "insanın
evrimi" senaryosunda kendisinden önce gelen maymunlar
(Australopithecus, Homo habilis ve Homo rudolfensis)
arasında ise büyük bir uçurum vardır. Yani fosil
kayıtlarında beliren ilk insanlar, evrim süreci
olmadan, aynı anda ve aniden ortaya çıkmışlardır.
Lucy
Lucy 1974 yılında Amerikalı
antropolog Donald Johanson tarafından bulunan
ünlü fosilin adıdır. Birçok evrimci Lucy'nin insanla
maymunsu ataları arasındaki ara geçiş formu olduğunu
iddia etmiştir. Ancak ilerleyen yıllarda yapılan
incelemeler Lucy'nin sadece nesli tükenmiş bir
maymun türü olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Lucy,
önceki sayfalarda bahsedilen ve bir maymun türü
olduğu, insanın evrimi ile ilgisi olmadığı ortaya
konan Australopithecus genusuna ait bir türü temsil
etmektedir. Bu türün (Australopithecus afarensis)
şempanzelerle aynı büyüklükte bir beyni vardır,
kaburgaları ve çene kemiği günümüz şempanzeleriyle
aynı şekildedir, kolları ve bacakları canlının
bir şempanze gibi yürüdüğünü göstermektedir. Hatta
leğen kemiği de şempanzelerinki gibidir.149
Daha önce de bahsedildiği
gibi, evrimciler Lucy'nin dahil olduğu Australopithecus
grubuna ait canlıların maymun özellikleri göstermelerine
rağmen, insana benzer bir duruş ve yürüyüş şekli
olduğunu öne sürmektedirler. Oysa yapılan incelemeler
bunun doğru olmadığını göstermiştir. Harvard antropologlarından
William Howells, Lucy'nin yürüyüş şeklinin insanlarınkine
bir geçiş olmadığını yazmaktadır:
Lucy'nin yürüyüşünün tam olarak anlaşılmadığına
ve Lucy'nin ihtiyaçlarını başarıyla karşılıyor
olmasına rağmen, bizim yürüyüşümüze geçişe benzer
bir şey olmadığına dair genel bir görüş birliği
var. 150
Lucy adlı fosili
bulan Donald Johanson (sağda), bir başka
A. afarensis fosilini incelerken. |
California Üniversitesi'nden antropoloji
profesörü Adrienne Zihlman, Lucy'nin fosilinin
pigme şempanzelerle dikkat çekecek şekilde benzer
olduğunu belirtmektedir. 151
Bilim yazarı Dr. Jeremy
Cherfas da, New Scientist dergisinde yayınlanan
yazısında Lucy'nin kafatası yapısı için şöyle
der:
Lucy'nin, Australopithecus afarensis'de
olduğu gibi şempanzelerinkine benzeyen kafatası
ve buna uygun bir beyni var.152
Ünlü Fransız bilim dergisi
Science et Vie de Mayıs 1999 sayısında Lucy'i
kapak yapmıştır. "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) başlığının
kullanıldığı yazıda, Australopithecus türü maymunların
insanın soy ağacından çıkarılması gerektiğini
yazmıştır. St W573 kodlu yeni bir Australopithecus
fosili bulgusuna dayanarak yazılan makalede, şu
cümleler yer almaktadır:
Yeni
bir teori Australopithecus cinsinin insan soyunun
kökeni olmadığını söylüyor... St W573'ü incelemeye
yetkili tek kadın araştırmacının vardığı sonuçlar,
insanın atalarıyla ilgili güncel teorilerden farklı;
hominid soy ağacını yıkıyor. Böylece bu soy ağacında
yer alan insan ve doğrudan ataları sayılan primat
cinsi büyük maymunlar hesaptan çıkarılıyor...
Australopithecus ve Homo türleri (insanlar) aynı
dalda yer almıyorlar, Homo türlerinin (insanların)
doğrudan ataları, hala keşfedilmeyi bekliyor.153
Amerika'nın USA Today gazetesinde
Tim Friend tarafından kaleme alınan bir makalede
ise insanın doğrudan atası olarak gösterilen Lucy
(Australopithecus afarensis) hakkında şu yorum
yapılıyor:
Lucy'nin bilimsel adı Australopithecus afarensis.
Günümüzde yaşayan Bonobo şempanzelerine çok benziyor:
Küçük bir beyin, öne çıkmış yüz ve iri azı dişleri.
Ancak Homo'nun doğrudan atası kabul edilen Lucy'nin
bu özelliği son on yılda gözden düştü. Birçok
uzman insanın kökenini Lucy gibi bir ataya doğrudan
bağlamanın çok basit bir yaklaşım olduğunu kabul
ediyor.154
Bu
yazıda Smithsonian Doğa Tarihi Müzesi İnsanın
Kökeni Programı Başkanı Richard Potts'un da yorumlarına
yer veriliyor. Buna göre Potts ve daha birçok
evrimci uzman, Lucy'nin artık insanın soy ağacından
çıkarılması gerektiğini kabul ediyor.155
KNM-ER
1470 (Homo rudolfensis)
Richard Leakey, 2.8 milyon
yıl yaş biçtiği ve "KNM-ER 1470" olarak adlandırdığı
kafatasını antropoloji tarihinin en büyük buluşu
gibi tanıtmış ve büyük yankı uyandırmıştı. Australopithecus
gibi küçük bir kafatası hacmi olan, ancak insansı
bir yüze sahip bulunan canlı, Leakey'e göre, Australopithecus
ile insan arasındaki kayıp halkaydı. Ancak bir
süre sonra anlaşılacaktı ki, KNM-ER 1470 kafatasının
bilimsel dergilere kapak olan "insansı" yüzü,
gerçekte kafatası parçalarını birleştirirken yapılan
-belki de kasıtlı- hataların sonucuydu. İnsan
yüzü anatomisi üzerinde çalışmalar yapan profesör
Tim Bromage, 1992 yılında bilgisayar simülasyonları
yardımıyla ortaya çıkardığı bu gerçeği şöyle özetler:
KNM-ER
1470'in rekonstrüksiyonu yapılırken, yüz, aynı
günümüz insanlarında olduğu gibi, kafatasına neredeyse
tam paralel bir biçimde inşa edilmişti. Oysa yaptığımız
incelemeler, yüzün kafatasına daha eğimli bir
biçimde inşa edilmiş olmasını gerektirmektedir.
Bu ise, aynı Australopithecus'da gördüğümüz maymunsu
yüz özelliğini meydana getirir.156
Bu konuda evrimci paleoantropolog
J. E. Cronin de şöyle der:
Kaba
olarak biçimlendirilmiş yüz, düşük kafatası genişliği
ve büyük azı dişler gibi ilkel özellikler, KNM-ER
1470'in Australopithecus ile paylaştığı ilkel
özelliklerdir... KNM-ER 1470, diğer erken Homo
örnekleri gibi, öteki ince yapılı Australopithecus'la
birçok yapısal ortak özellik taşır. Bu özellikler,
diğer geç Homo örneklerinde (yani Homo erectus'ta)
bulunmaz.157
| 
Ara geçiş formu olarak gösterilmeye çalışılan
kafatasları, tamamen hayali bir sınıflandırmaya
tabi tutulmaktadır. resim1: Homo habilis
kafatası resim 2:Homo rudolfensis rekonstrüksiyonu
|
Michigan Üniversitesi'nden C. Loring Brace
ise, çene ve diş yapısı üzerinde yaptığı analizlerde
1470 kafatası hakkında yine aynı sonuca varmıştır:
"Çenenin büyüklüğü ve azı dişlerinin kapladığı
yerin genişliği, ER 1470'in tam anlamıyla bir
Australopithecus yüz ve dişlerine sahip olduğunu
göstermektedir."158
KNM-ER
1470 üzerinde en az Leakey kadar incelemede bulunmuş
olan John Hopkins Üniversitesi paleoantropoloğu
profesör Alan Walker da, bu canlının Homo erectus
ya da Homo rudolfensis gibi bir "Homo" yani insan
türüne dahil edilmemesi, aksine Australopithecus
sınıfına sokulması gerektiğini savunmaktadır.159
Kısacası, Australopithecus
ile Homo erectus arasında bir geçiş formu gibi
gösterilmeye çalışılan Homo habilis ya da Homo
rudolfensis gibi sınıflamalar tamamen hayalidir.
Bu canlılar bugün çoğu araştırmacının kabul ettiği
gibi, Australopithecus serisinin birer üyesidirler.
Bütün anatomik özellikleri, bu canlıların birer
maymun türü olduklarını göstermektedir.
Bu gerçek, Bernard Wood
ve Mark Collard adlı iki evrimci antropoloğun
1999 yılında Science dergisinde yayınlanan incelemeleriyle
daha da belirgin hale gelmiştir. Wood ve Collard,
Homo habilis ve Homo rudolfensis (Skull 1470 türü)
kategorilerinin hayali olduğunu, aslında bu kategorilere
dahil edilen fosillerin Australopithecus sınıflandırması
içinde incelenmesi gerektiğini şöyle açıklamışlardır:
Daha yakın zamanda, fosil
türleri, mutlak beyin hacmi, dil yeteneği konusundaki
çıkarımlar ve el fonksiyonu ve taştan aletler
yapma becerileri konusundaki kurgular gibi temellere
dayanılarak, Homo kategorisine dahil edilmiştir.
Birkaç istisna haricinde, bu (Homo) cinsinin insan
evrimi içindeki tanımı ve kullanımı ve Homo'nun
sınırının belirlenişi, sanki sorunsuz bir olgu
gibi kabul edilmiştir. Ama... yeni bulgular, mevcut
bulgulara getirilen yeni yorumlar ve paleoantropolojik
kayıtlar üzerindeki kısıtlamalar, sınıflandırmaları
Homo cinsine dahil etmek için kullanılan kriterleri
geçersiz hale getirmektedir... Pratikte, fosilleşmiş
hominid türleri, Homo kategorisine, dört temel
kriterden biri veya daha fazlasına göre dahil
edilmektedir... Oysa şimdi açık hale gelmiştir
ki, bu kriterlerin hiçbiri tatminkar değildir.
Kafatası hacmi problemlidir, çünkü mutlak beyin
kapasitesinin biyolojik bir önemi olduğu varsayımı
tartışmalıdır. Aynı şekilde, konuşma fonksiyonunun
beynin genel görünümünden güvenilir şekilde çıkarsanamayacağına
dair oldukça tatmin edici kanıtlar vardır ve beynin
konuşma ile ilgili bölgelerinin, daha önceki çalışmaların
ima ettiğinin aksine lokalize olmadığına dair
kanıtlar vardır...
Bir
başka deyişle, H. habilis ve H. rudolfensis'e
ait fosil bulguları eklendiğinde, Homo cinsi iyi
bir cins değildir. Dolayısıyla, H. habilis ve
H. rudolfensis, Homo cinsinden çıkarılmalıdır...
Şu an için, hem H. habilis'in hem de H. rudolfensis'in
Australopithecus cinsine geçirilmesini öneriyoruz.160
Wood ve Collard'ın vardığı
sonuç, anlattığımız gerçeği doğrulamaktadır: Tarihte
"ilkel insan ataları" yoktur. Bu şekilde gösterilen
canlılar, gerçekte Australopithecus cinsine dahil
edilmeleri gereken maymunlardır. Fosil kayıtları,
bu soyu tükenmiş maymunlar ile fosil kayıtlarında
aniden ortaya çıkan Homo yani insan türü arasında
hiçbir evrimsel ilişki olmadığını göstermektedir.
Sahelanthropus
tchadensis
Evrim teorisinin insanın
kökeni hakkındaki iddialarını yıkan en son bulgulardan
biri ise, 2002 yazında Orta Afrika ülkesi Çad'da
bulunan ve Sahelanthropus tchadensis adı verilen
fosil oldu.
Bu
fosil, evrimci çevreleri birbirine kattı. Dünyaca
ünlü Nature dergisi, fosili duyuran haberinde,
"Bulunan yeni kafatası, insanın evrimi hakkındaki
düşüncelerimizi tamamen batırabilir." itirafında
bulundu.161
Harvard
Üniversitesi'nden Daniel Lieberman, bu yeni bulgunun
"küçük bir nükleer bomba kadar etkili olacağı"nı
söyledi.162
Bunun nedeni, bulunan fosilin
7 milyon yıl yaşında olmasına rağmen, "insanın
en eski atası" olduğu iddia edilen ve 5 milyon
yıl yaşındaki Australopithecus cinsi maymunlardan
(evrimcilerin bugüne kadar temel aldıkları kıstaslara
göre) daha "insansı" bir yapıya sahip olmasıydı.
Bu durum, gerçekte hepsi soyu tükenmiş maymun
türleri arasında, son derece subjektif ve ön yargılı
olan "insana benzerlik" kriterlerine göre kurulan
evrimsel ilişkilerin tamamen hayali olduğunu gösteriyordu.
John Whitfield, 11 Temmuz
2002 tarihli Nature dergisinde yayınlanan "Oldest
Member of Human Family Found" (İnsan Ailesinin
En Eski Üyesi Bulundu) başlıklı makalesinde, George
Washington Üniversitesi'nden evrimci antropolog
Bernard Wood'dan alıntı yaparak bu görüşü doğruluyordu:
Üniversiteye başladığım 1963 yılında, insanın
evrimi bir merdiven gibi görülüyordu. Bu merdivenin
basamakları, maymundan insana doğru ilerleyen
ve her aşaması bir öncekinden daha az maymunsu
olan bir seri ara formdan meydana geliyordu...
Ama şimdi insanın evrimi (karmakarışık) bir çalıya
benziyor... Fosillerin birbirleriyle nasıl bir
ilişkisi olduğu ve herhangi birisinin gerçekten
insanın atası olup olmadığı hala tartışmalı.163
Yeni bulunan maymun fosili
konusunda Nature dergisinin editörü ve önde gelen
bir paleoantropolog olan Henry Gee'nin yaptığı
yorumlar da son derece önemliydi. Gee, The Guardian
gazetesinde yayınlanan yazısında, fosil üzerinde
yapılan tartışmalara değiniyor ve şöyle yazıyordu:
Sonuç
ne olursa olsun, bu kafatası, bir kez daha ve
kesin olarak göstermiştir ki, eskiden beri kabul
edilen (insanla maymun arasındaki) 'kayıp halka'
düşüncesi saçmadır... Şu an çok açık olarak görülmelidir
ki, zaten her zaman için son derece sallantılı
olan kayıp halka düşüncesi, artık tamamen geçerliliğini
yitirmiştir.164
| 
Sahelanthropus tchadensis
|
Orrorin tugensis
2000 yılında bulunan ve
Milenyum Adamı olarak anılan Orrorin tugensis
ise on iki küçük fosil bulgusuna dayandırılan
bir türdür. Kalıntıları bulan Fransız araştırmacılar
Martin Pickford (Collège de France) ve Brigitte
Senut (Ulusal Doğa Tarihleri Müzesi, Paris) bu
türün iki ayak üzerinde yürüyen canlılar olduğunu
iddia etmelerine rağmen bu görüş evrimciler arasında
bile yaygınlık kazanmış değildir. Çoğu evrimci
bunun iki ayak üzerinde yürüyen bir tür olamayacağını
düşünmektedir. Londra Üniversitesi'nden profesör
Leslie Aiello, bu türün iki ayak üzerinde yürüdüğü
iddiasının sağlam temellere dayanmadığını, hatta
bu türün insanların değil maymunların atası olabileceğini
düşünmektedir.165
Orrorin
tugensis fosilinin insanımsı olduğunu kabul etmek
isteyen evrimciler bu durumda defalarca propagandasını
yaptıkları Lucy fosilini çöpe atmak zorunda kalmışlardır.
Çünkü O. tugensis'i bulan araştırmacılar, bu türün
morfolojik olarak Homo genusuna Australopithecinelerden,
yani Lucy'nin de dahil olduğu Australopithecus
afarensis ve A. anamensis türlerinden daha yakın
olduğunu ileri sürmektedirler. Araştırmacılar
evrimin gerilemiş olamayacağını savunmakta ve
Australopithecus genusunun soy ağacından çıkarılmasını
talep etmektedirler.166
Sonuç olarak O. tugensis evrimcilerin
hayali hayat ağacını karmaşıklaştıran ve evrimcileri
çıkmaza sokan bir başka fosil olarak literatürdeki
yerini almıştır.
| 
Nature, 11 Temmuz
2002
|
| 
Milenyum Adamı olarak
anılan Orrorin tugensis'e ait fosil buluntuları.
|
Yeni
Java Fosili Sm4
Endonezya'nın Sambungman
Bölgesi'nde, Pleistosen devrine (günümüzden 1.8
milyon-10.000 yıl öncesi) ait olduğu belirtilen
ve kalvaryumdan (üst kafatasından) ibaret bir
fosil bulundu. Evrimci araştırmacılar beyin hacmi
1006 cm3 olan bu beyin kabının insanın sözde ilkel
atalarından modern insana doğru bir ara adım olduğunu
öne sürdüler. Kısaca "Sm 4" olarak tanımlanan
fosilin, Java'da daha önce ele geçirilmiş Homo
erectus örnekleri (Sangiran ve Ngandong) arasında
bir evrimsel geçiş formu olduğu iddia edildi.
Ayrıca Sm 4 fosilinin önemli bir özelliğinin beyin
kökü bölgesinin öteki Java örneklerine göre daha
hareketli olduğu ve bu özelliğiyle Homo sapiens'e
benzediği öne sürüldü. Ancak bu iddialar evrimci
ön yargılara dayanmaktaydı.
Evrimciler Homo erectus
fosillerini ilkel insan olarak nitelendirmekte
ve bunları hayali soy ağaçlarında sözde 'ara tür'
olarak göstermektedirler. Oysa önceki bölümlerde
incelendiği gibi Homo erectus'un günümüz insanı
olan Homo sapiens'le aynı dönemde yaşadığını gösteren
kanıtlar vardır.
Ayrıca, araştırmacılar beyin
hacmi 1006 cm3 olarak hesaplanan kafatasının büyük
olasılıkla genç ya da orta yaşta bir erkeğe ait
olduğunu tahmin etmektedirler. En büyük maymun
kafatasının 650 cc' yi geçmediği düşünülürse bunun
bir insana ait olduğu kesinleşmektedir. Kaş kemerleri
incelendiğinde bunların günümüzdeki herhangi bir
insanda bulunması son derece makul ölçülerde olduğu
anlaşılmaktadır. Öyle ki bu insan günümüzde yaşıyor
ve kalabalık bir meydanda modern kıyafetlerle
yürüyor olsa, kimse onu yadırgamazdı.
Fosil bulgusunu değerlendiren
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi paleoantropologlarından
Kenneth Mowbray bir evrimci olmasına karşın Sm
4 fosilinin bir ara tür olarak sınıflandırılmasına
karşı çıkmakta, Endonezya kafatası fosillerinde
görülen farklılıkların herhangi bir tür içinde
görülmesinin doğal çeşitlilikten kaynaklandığını
belirtmektedir. Mowbray, National Geographic'in
internet sitesindeki yorumunda şunları söylemektedir:
Eğer
modern insan popülasyonlarına bakacak olursanız,
kısa ve yuvarlak kafalı insanlar; uzun ve dar
kafalı insanlar görürsünüz; bunlar herhangi bir
popülasyon içinde görülmesi normal varyasyonlardır.167
Kısacası "Sm 4" fosili üzerinde
yapılan evrimci spekülasyonlar bilimsel delillere
dayanmamaktadır. "Sm4", ara geçiş formuna değil,
insana ait bir fosildir.
Ardipithecus
ramidus kaddaba
2001
yılında, California Üniversitesi antropologlarından
Haile Selaisse'nin Etiyopya'da bulduğu ve Ardipithecus
ramidus kaddaba ismi verilen fosilin insanın ilk
atası olduğu iddia edildi ve hatta fosilin evrimcilerin
150 yıldan beri bulmayı umdukları yarı insan-yarı
maymun bir yaratık olduğu öne sürüldü. 12 Temmuz
2001 tarihli Nature ve 13 Temmuz 2001 tarihli
Science dergilerinde duyurulan habere, Time gibi
dergilerde de sayfalarca yer verildi. 168
Ancak söz konusu fosille
ilgili haberlerde birçok çelişki yer almaktaydı
ve evrimciler dahi bu canlı fosilini insanın sözde
evriminde bir ara fosil olarak kabul etmenin tartışmalı
olacağını kabul etmekteydiler. Örneğin araştırmanın
sonuçlarının yayınlandığı Nature dergisinin kıdemli
editörü Henry Gee tarafından derginin 12 Temmuz
2001 tarihli sayısında kaleme alınan "Return to
the Planet of Apes" (Maymunların Gezegenine Dönüş)
başlıklı makalede, bu kalıntılardan yola çıkılarak
böyle bir tanımlamanın tartışmalı olacağı belirtilmiştir:
A. r. kadabba'nın bir alt
tür olarak tanımlanması ihtilaflı olacaktır...
Buna rağmen, tamamen evrimci
önyargılara dayalı olarak, fosil "ilkel" insan
türü diye yorumlanmış ve evrim soy ağacında boş
kaldığı düşünülen bir yere yerleşmesi daha uygun
görülmüştür.
Henry Gee'nin eleştirisinde,
söz konusu evrimci yorumların neden gerçekleri
yansıtmadığı da açıklanmıştır. Gee, bu kemiklere
bakıldığında, bu canlıların yaşam stilleri, davranışları
hakkında pek çok ihtimalden bahsedilebileceğini,
ancak bunların hiçbir şekilde bilim açısından
tatmin edici açıklamalar olamayacağını belirtmektedir;
Öne sürülecek bu ihtimallerin
tatmin edici olup olamayacağı ise başlı başına
bir sorundur.
Kısacası dile getirilen
bu gerçekler, şempanze ile insan arasındaki sözde
evrim ilişkisinin dayanaksız olduğunu açıkça ortaya
koymaktadır.
Şimdi bu fosille ilgili
evrimci bilim adamlarının sergiledikleri çelişkileri
sırasıyla inceleyelim.
1. Kemikler birbirinden
kilometrelerce uzakta ve farklı tarihlerde bulunmuştur: