|
Kuşların
Gerçek Kökeni
Evrimcilerin kuşların sözde evrimi
ile ilgili farklı senaryoları vardır ve bunların
hepsi delilsizdir. Bunların en popüler olanına göre,
kuşlar Theropod dinozorları olarak bilinen etobur
bir dinozor türünden evrimleşmiştir. Evrimcilerin
bilimsel delillerle destekleyemedikleri bu iddia
için Smithsonian Enstitüsü Doğa Tarihi Müzesi'nden
kuş bilimci evrimci Storrs Olson "çağımızın en büyük
aldatmacalarından biri" ifadesini kullanmaktadır.55
Olson, kuşların dinozorlardan evrimleştiğini öne
sürenleri eleştirmekte, ancak kendisi de kuşların
kökenine dair başka bir evrimsel açıklama getirememektedir.
Bir kara canlısının, uçma yeteneği kazanabilmesi
için birçok anatomik ve fizyolojik değişiklik geçirmesi
gerekir. Evrim teorisi ise ne bu değişimlerin nasıl
gerçekleştiğini açıklayabilmekte ne de böyle bir
değişim yaşandığına dair fosil kayıtlarından delil
sunabilmektedir. Bu nedenledir ki, "kuşlar dinozordur"
teorisi, evrim teorisini savunan bazı biyolog ve
paleontologlar tarafından da kabul edilmemektedir.
Örneğin dünyanın en önde gelen ornitologlarından
(kuşbilimcilerinden) Alan Feduccia (Kuzey Carolina
Üniversitesi) ve Larry Martin (Kansas Üniversitesi),
kuşların bilinen herhangi bir dinozor grubundan
evrimleşmiş olamayacağı görüşündedirler. Özellikle
Feduccia, evrime inanmasına karşın, dinozorlar ve
kuşlar arasındaki farklılıkları vurgulamakta, bu
farklılıkların çok büyük olduğunu ve dolayısıyla
kuşların kendilerinden önceki dinozorlardan evrimleşmiş
olamayacağını kanıtlarıyla göstermektedir.
| 
resim1: Evrimcilerin kuşların kökeni hakkındaki
en popüler iddialarına göre, kuşlar yanda
çizimi görülen Theropod dinozorlarından
evrimleşmiştir. Bu, delilsiz bir senaryodur.
resim2: Bir Theropod türü olan Herrerasaur'un
iskeleti.
|
Kuşlarla sürüngenler arasındaki bazı farklılıkları
hatırlatmak, evrim teorisinin neden kuşların evrimi
konusunda büyük bir çıkmaz içinde olduğunu göstermek
açısından faydalı olacaktır:
1) Kuşların akciğerleri, sürüngenlerden
ve tüm diğer kara omurgalılarından tamamen farklı
bir yapıdadır. Kuşlarda, kara omurgalılarının aksine,
hava akciğer içinde tek yönde hareket eder ve böylece
kuş daima oksijen alıp karbondioksit verebilir.
Kuşlara özgü bu yapının standart kara omurgalı akciğerinden
evrimleşmiş olması imkansızdır, çünkü ara yapıya
sahip bir canlının nefes alması mümkün değildir.56
2) Alan Feduccia ve Julie Nowicki
tarafından 2002 yılında, kuşlar ve sürüngenlerin
embriyoları arasında yapılan karşılaştırmalar, iki
canlı grubunun ayak yapılarının çok büyük farklılık
gösterdiğini ve aralarında evrimsel bir ilişki kurulmasının
imkansız olduğunu kanıtlamıştır.57
3) İki canlı grubunun kafatası
arasındaki en son karşılaştırmalar da aynı sonucu
vermektedir. Andre Elzanowski 1999 yılında yaptığı
bir inceleme sonucunda "Theropod dinozorlarının
çene ve damaklarında kuşlarınki ile benzer özellikler
olmadığı" sonucuna varmıştır.58
4) Dişler, kuşlar ile sürüngenleri birbirinden
ayıran farklardan biridir. Geçmişte yaşamış bazı
kuşların gagalarında dişler olduğu bilinmektedir.
Uzun zaman evrime bir kanıt gibi gösterilen bu durumun
hiç de öyle olmadığı, çünkü kuş dişlerinin çok özgün
olduğu ise zamanla anlaşılmıştır. Feduccia bu konuda
şöyle yazar:
Belki de Theropodlarla kuşlar arasındaki
en önemli farklılık dişin yapısı ve yerleştiriliş
şekli ile ilgilidir. Özellikle memeli paleontolojisinin
temelini en çok diş morfolojisinin oluşturduğu kabul
edilirse, kuş ve Theropod dişleri arasındaki büyük
farklılıklara neden daha fazla ilgi gösterilmediği
şaşırtıcıdır. Özetle, kuş dişi (Archæopteryx, Hesperornis,
Parahesperornis, Ichthyornis, Cathayornis ve tüm
dişli Mezozoik kuşlarda görüldüğü gibi) birbirine
oldukça benzerdir ve Theropod dişlerinden çok farklıdır...
Dişin biçimi, çıkış ve yenilenme şekli dahil olmak
üzere kuşlarla Theropod dişleri temelde hiçbir yönden
ortak bir özelliğe sahip değillerdir. 59
| 
resim 1: Tam bir kuş
resim2-4:Yarı dinozor-yarı kuş özellikleri
taşıyan bu gibi hayali ara formlar hiçbir
zaman var olmadı.
resim5: Bir dinazor çizimi
Evrimcilerin, kuşların dinozorlardan evrimleştiklerini
ispatlayabilmeleri için, bu resimlerde görülen
sözde ara geçiş formlarının fosillerini
bulmuş olmaları gerekirdi. ancak, fosil
kayıtlarında dinozorlara ve kuşlara ait
birçok fosil bulunmasına rağmen, hayali
dino-kuşlardan eser yoktur.
|
5) Kuşlar sıcakkanlı, sürüngenler
ise soğukkanlı canlılardır. Bu, son derece farklı
iki ayrı metabolizma demektir ve aradaki dönüşümün
rastlantısal mutasyonlarla halledilmesi mümkün değildir.
(Dinozorların sıcakkanlı oldukları yönündeki tez
ise, bu zorluğu giderebilmek için ortaya atılmıştır.
Ancak herhangi bir kanıta dayanmayan bu tezin geçersizliğini
gösteren pek çok delil vardır.60)
6) Sürüngenlerin pulları, kuşların ise tüyleri
vardır. Bu tamamen farklı iki yapının birbirine
evrimleşmesi ise imkansızdır.
7) Sürüngenlerin ağır, kalın ve içi dolu kemikleri
vardır. Kuşların kemikleri ise daha incedir ve içleri
boştur. Bu şekilde daha hafif olan kemikler kuşların
daha rahat uçmalarını sağlamaktadır.
Bunlar kuşlarla sürüngenler arasındaki farklılıklardan
sadece birkaçıdır. Bir sürüngenin kuş özellikleri
kazanabilmesi için sayısız mutasyona uğraması gerekecektir.
Örneğin sürüngenin sadece ön ayaklarının kanatlara
dönüşebilmesi için sürüngen çok fazla aşamalı değişime
uğramalıdır. Ayağının genetik bilgisine isabet eden
her mutasyon ayakta küçük bazı değişiklikler yapmalı,
her seferinde ayak biraz daha fazla kanat özelliği
kazanmalıdır. Örneğin ayaklarında aşama aşama tüyler
oluşmaya başlamalıdır. Tüyler de yine aşama aşama
oluşmalı, örneğin önce tüyün sapı, sonraki kuşaklarda
ise diğer özellikleri belirmelidir. Ayak parmakları
her kuşakta biraz daha kaybolmalı, ayak giderek
daha çok kanada benzemelidir. Bu çok yavaş, aşamalı
değişimler ise fosil kayıtlarında gözlemlenmelidir.
Aynı durum canlının akciğerleri, pullarının tüylere
dönüşümü, dişlerin yapısındaki değişimler ve diğer
özellikleri için de geçerlidir. Konumuz ara geçiş
formları olduğu için, mutasyonların bu kadar kapsamlı
ve aşamalı değişimleri gerçekleştirme özelliklerine
sahip olmadığı konusuna değinilmemektedir. Ancak
kısaca belirtmek gerekirse, mutasyonlar canlılara
daima zarar verirler. Ayrıca rastgele meydana geldikleri
için, bir organı aşama aşama, her seferinde isabet
kaydederek, başka bir organa dönüştürebilecek plan
ve organizasyon yeteneğine ve bilince elbette sahip
değildirler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya,
Hayatın Gerçek Kökeni, 2. baskı, Araştırma Yayıncılık,
İstanbul, Mart 2003)
Öyle ise, sürüngenlerle kuşlar arasında eğer gerçekten
bir evrim olsaydı, elimizde bunu gösteren milyonlarca
ara form fosili olmalıydı. Ancak, bugüne kadar tek
bir yarı sürüngen- yarı kuş fosili dahi bulunamamıştır.
Bulunan fosiller ya soyu tükenmiş kuşlara ya da
sürüngenlere aittir. Medyada sık sık karşılaştığımız
dino-kuş hikayeleri ise, detaylarıyla inceleneceği
gibi bir göz boyamadan ibarettir. Bunların hiçbiri
kuşların sözde evrimindeki kayıp halka olma özelliğine
sahip değildir.
Uçan
Sürüngenleri Kuşların Atası Sanma Yanılgısı
Evrim teorisi hakkında tek yanlı ve kulaktan dolma
bilgilere sahip olan ve bu bilgisizlik nedeniyle
de teoriyi inandırıcı bulan bazı insanlar, uçan
sürüngenlerin kuşların atası olduğunu zannederler.
Ancak uçan sürüngenler ile kuşlar arasında hiçbir
ilişki yoktur ve nitekim hiçbir evrimci otorite
kuşların bu canlılardan evrimleştiğini öne sürmemektedir.
Uçan sürüngenler ya da bir diğer
ifadeyle uçan dinozorlar, bilim adamları tarafından
Pterosaur olarak adlandırılan soyu tükenmiş bir
canlı grubudur. Bunların kökeni, evrim teorisi açısından
büyük bir çıkmazdır, çünkü fosil kayıtlarında kendilerine
özgü yapılarıyla birlikte aniden ortaya çıkmaktadırlar.
Omurgalı paleontolojisi alanında dünyanın en önde
gelen birkaç isminden biri olan Carroll, bir evrimci
olmasına karşın bu konuda "Triasik devirde ortaya
çıkan tüm uçan sürüngenler (Pterosaurlar) uçuş için
çok özelleşmiş yapıya sahiptir... Atalarının ne
olduğu konusunda ve uçuşlarının kökeninin ilk aşamaları
hakkında ise hiçbir bulgu yoktur" itirafında bulunur.61
Uçan sürüngenlerin kanat yapıları ise çok ilginçtir:
Uçan sürüngenlerin kanatları üzerinde diğer sürüngenlerin
ön ayaklarında olduğu gibi beş tane parmakları vardır.
Ancak dördüncü parmak, diğer parmaklardan ortalama
yirmi kat daha uzundur ve kanat da bu parmağın altında
uzanır. Eğer uçan sürüngenler kara sürüngenlerinden
evrimleşmiş olsalardı, söz konusu dördüncü parmağın
da yavaş yavaş, kademe kademe uzamış olması gerekirdi.
Ama buna dair hiçbir fosil kanıtı olmadığı gibi,
böyle bir uzamanın doğal seleksiyon-mutasyon mekanizmaları
ile açıklanması da mümkün değildir; çünkü ara geçiş
aşamaları canlının ellerini fonksiyonsuz hale getireceği
ama uçmasını da sağlamayacağı için avantajsız olacaktır.
| 
Pterosaur olarak adlandırılan uçan sürüngenler,
kuşlarla çok farklı kanat ve iskelet yapılarına
sahiptirler.
|
Kanat yapıları tamamen farklı olan kuşlar ile uçan
sürüngenler arasında evrimsel bir akrabalık hayal
etmek ise büyük bir hatadır. Bir insan, sineklerin
veya bir memeli türü olan yarasaların da kanatlı
olmalarından yola çıkarak, bu canlı grupları ve
kuşlar arasında evrimsel bir ilişki öne sürdüğünde
ne kadar büyük bir bilgisizlik sergilerse, uçan
sürüngenler ile kuşları ilişkilendirmeye çalışmak
da o denli büyük bir gaftır.
Tüylü
Dinozor Masalları
Kuş tüylerine sahip dinozorlar, veya diğer bir
isimle "dino-kuşlar", geçtiğimiz 10 yıl içinde Darwinist
medyanın en gözde propaganda malzemelerinden biri
oldu. Birbiri ardına manşetlere "dino-kuş" haberleri
taşındı, çizilen rekonstrüksiyonlar ve "uzman"ların
yaptığı kendinden emin açıklamalar, geçmişte yarı
kuş-yarı dinozor canlıların yaşadığı konusunda insanları
ikna etmek için kullanıldı. Oysa geçmişte yarı kuş-yarı
dinozor canlıların yaşadığına dair hiçbir delil
bulunmamaktadır.
| 
Alan Feduccia
|
Bu konuda görüşlerine başvurulması gereken önemli
bir isim, Kuzey Carolina Üniversitesi Biyoloji Bölümünden
Alan Feduccia'dır. Dr. Feduccia, kuşların kökeni
konusunda dünyanın en önde gelen otoritelerinden
biridir. Ornitoloji (kuşbilimi) alanında en önemli
5 isim sayılması gerekse, birinin Dr. Feduccia olacağına
kuşku yoktur. Dr. Feduccia evrim teorisini de kabul
etmekte ve kuşların evrimle ortaya çıktıklarına
inanmaktadır. Ancak onu "dino-kuş" taraftarlarından
ve diğer bazı gözü kapalı evrimcilerden ayıran yön,
evrim teorisinin bu konuda içinde bulunduğu belirsizliği
kabul etmesi ve kasıtlı olarak sürdürülen, gerçekte
ise hiçbir dayanağı olmayan "dino-kuş" furyasına
itibar etmemesidir.
Alan Feduccia'nın The American Ornithologists'
Union (Amerikan Ornitologlar Birliği) tarafından
yayınlanan ve ornitolojinin en teknik tartışmalarına
zemin olan The Auk dergisinin son sayısında kaleme
aldığı, Ekim 2002 tarihli "Birds are Dinosaurs:
Simple Answer to a Complex Problem" (Kuşlar Dinozordur:
Karmaşık Bir Soruna Basit Bir Cevap) başlıklı yazıda
çok önemli bilgiler verilmektedir. Dr. Feduccia,
John Ostrom tarafından 1970'lerde gündeme getirilen
ve o zamandan bu yana da hararetle savunulan kuşların
dinozorlardan evrimleştiği teorisinin bilimsel kanıtlardan
yoksun olduğunu, böyle bir evrimin mümkün olmadığını
detaylarıyla anlatmaktadır.
Bu konuda Feduccia yalnız değildir.
Pennsylvania Üniversitesi'nden anatomi profesörü
evrimci Peter Dodson da, kuşların Theropod dinozorlarından
evrimleştikleri iddiasına şüphe ile baktığını açıklamaktadır.62
Feduccia, Çin'de bulunduğu öne sürülen "dino-kuş"lar
hakkında ise çok önemli bir gerçeği açıklamaktadır:
Tüylü dinozor olarak ileri sürülen sürüngen fosillerinin
üzerinde bulunan "tüyler"in ilkel bile olsa, kuş
tüyü olduğu net değildir. Aksine "dino-fuzz" denen
bu fosil izlerinin kuş tüyleri ile ilgisi bulunmadığını
gösteren pek çok kanıt vardır. Feduccia şöyle yazmaktadır:
İlkel kuş tüylerine sahip olduğu
ileri sürülen fosillerin çoğunu incelemiş kişiler
olarak, ben ve diğer pek çok uzman, bu yapıların
ilkel kuş tüyleri (protofeathers) olduğuna dair
inandırıcı bir kanıt görmemekteyiz. Pek çok Çin
fosili, "dino-fuzz" olarak adlandırılagelen garip
birer haleye sahiptir ama her ne kadar bu materyal
kuş tüyleri ile homolog (benzer) sayılsa da, bu
yöndeki argümanlar ikna edicilikten çok uzaktır.63
Feduccia, bu tespitinin ardından, bazı paleontologların
bu konuda ön yargılı davrandıklarını da şöyle belirtmektedir:
…(dino-kuş tezini savunan
paleontologlara göre) kuşlar dinozordur; dolayısıyla
dromaeosaurlar (Theropod dinozorlar) üzerinde korunmuş
herhangi bir ipliksi yapı, mutlaka ilkel kuş tüyü
olmalıdır.64
Feduccia'ya göre bu ön yargıyı çürüten nedenlerden
biri, kuşlarla hiçbir ilgisi kurulamayacak fosillerde
de söz konusu "dino-fuzz" izlerine rastlanmasıdır:
En önemlisi, dino-fuzz şimdi artık
çok sayıda kategoride keşfedilmektedir. Bunların
bazıları henüz yayınlanmamıştır ama özellikle Çin'de
bulunmuş bir Pterosaur'da (uçan sürüngen) ve bir
Therizinosaur'da (etobur bir dinozor grubu) bunlar
bulunmuştur. En şaşırtıcı durum ise, dino-fuzza
çok benzeyen deri fiberlerinin Jurasik devre ait
bir Ichthyosaur'da da bulunmuş ve detaylı olarak
tarif edilmiş olmasıdır. (Ichthyosaurlar, soyu tükenmiş
deniz sürüngenleridir.) Söz konusu canlılardaki
dallanmış fiberlerin bazıları, morfoloji açısından,
"ilkel kuş tüyleri" (protofeather) denen ve (Çinli
paleontolog) Xu tarafından tanımlanan yapılara çok
benzerdir. Sözde "ilkel kuş tüylerinin" Archosaurlarda
(Mezozoik döneme ait sürüngenlerde) böyle geniş
bir dağılıma sahip olması, bunların kuş tüyleri
ile hiçbir ilgileri olmadığını tek başına gösteren
bir delildir. 65
Feduccia, geçmişte de fosillerin çevresinde bazı
yapılar bulunduğunu, ancak fosile ait sanılan bu
yapıların sonradan inorganik maddeler olduğunun
belirlendiğini hatırlatmaktadır:
İnsanın aklına, Solnhofen fosillerinde
bulunan ve dendritler olarak bilinen çalı benzeri
izler gelmektedir. Bitkiye benzer şekillerine rağmen,
bu yapıların aslında, fosil yataklarında, çatlaklardan
veya fosillerin kemiklerinden oksitlenerek sızan
manganez solüsyonunun etkisiyle oluşan inorganik
yapılar olduğu artık bilinmektedir.66
Kaldı ki "tüylü dinozorlar" yaşamış
olsa bile, bu dinozor-kuş evrimi iddiasına bir delil
oluşturmaz. Çünkü söz konusu dinozorlarda var olduğu
öne sürülen "tüyler", benzersiz bir tasarıma sahip
olan kuş tüylerine hiçbir benzerlik göstermemektedir.
Kuş tüyleri son derece özgün bir yapıya ve kompleks
bir tasarıma sahiptir. Ayrıca kuş tüylerinin biyokimyasal
yapısı da çok farklıdır. Sözü edilen canlılarda
ise, kuş tüylerine benzer bir yapı kesinlikle bulunmamaktadır.
Connecticut Üniversitesi'nde fizyoloji ve nörobiyoloji
profesörü olan A. H. Brush'a göre "kuş tüylerinin
protein yapısı diğer omurgalıların hiçbirinde görülmeyen,
tümüyle özgün" bir yapıdır.67
Ayrıca, kuş tüyleri son derece kompleks olduğu
için, böyle bir yapının evrimini gösteren birçok
ara form bulunması gerekir. Ancak böyle bir ara
geçiş formu bulunmamaktadır. Bu gerçek Nature dergisinde
şöyle itiraf edilmektedir:
Tüyler kompleks yapılardır. Kuş
fosili kayıtlarında aniden belirişlerinin açıklanması
zordur, çünkü fosil kayıtlarında hiçbir ara geçiş
yapısına rastlanmamıştır. 68
Dolayısıyla tüylü bir dinozor bulunsa dahi bu hiçbir
zaman kuşların dinozorlardan evrimleştiğine bir
delil sayılmaz, çünkü kuş tüyleri tamamen özgün
yapılardır ve başka bir yapıdan evrimleştiklerini
gösteren hiçbir delil bulunmamaktadır.
Bu konuda dikkat çekici bir diğer nokta ise, "tüylü
dinozor" olarak gündeme getirilen fosillerin tümünün
Çin'de bulunmuş olmasıdır. Acaba neden dünyanın
başka hiçbir yerinde değil de Çin'de ortaya çıkmaktadır
bu fosiller? Hem de Çin'deki fosil yatakları, sadece
"dino-fuzz" gibi belirsiz bir yapıyı değil, aynı
zamanda kuş tüylerini de son derece iyi şekilde
saklayabilecek bir yapıya sahipken? Feduccia da
aynı garipliğe dikkat çekmektedir:
Aynı zamanda, neden vücudun dış
yüzeyinin saklanabildiği başka yataklarda bulunan
başka Theropodların ve diğer dinozorların hiçbir
"dino-fuzz"a sahip olmadıkları, aksine herhangi
bir kuş tüyü benzeri yapıdan tamamen yoksun gerçek
sürüngen derisine sahip oldukları da açıklanmalıdır.
Ve neden dino-fuzza sahip Çinli Dromaeosaur fosilleri,
normalde bekleneceği şekilde kuş tüyü sapı sergilememektedirler
-eğer bunlar gerçekten var olsa- kolaylıkla korunmuş
olabilecekken?69
Peki Çin'de bulunan tüm bu sözde "tüylü dinozorlar"
nedir? Sürüngenler ile kuşlar arasında ara geçiş
formları gibi gösterilen bu canlıların gerçek kimliği
nedir?
Feduccia, "tüylü dinozor" olarak gösterilen canlıların
bir kısmının "dino-fuzz" sahibi soyu tükenmiş sürüngenler,
bazılarının da gerçek kuşlar olduğunu açıklamaktadır:
Açıktır ki, aslında, Çin'in Yixian
ve Jiufotang bölgelerindeki Kretase devrine ait
göl yataklarında iki farklı fosil olgusu vardır;
birisi "dino-fuzz" kalıntıları sergileyen -ki bunun
iyi bir örneği sözde "tüylü dinozor"ların ilk bulunan
örneği olan Sinosauropteryx'tir -gruptur. Diğeri
ise gerçekten kuş tüylerine sahip olanlardır-Nature
dergisinin kapağında gösterilen ve tüylü dinozorlar
olarak sunulan ancak sonradan önemsiz, uçucu olmayan
kuşlar olduğu anlaşılan fosiller gibi.70
Yani tüm dünyaya "tüylü dinozor" veya "dino-kuş"
olarak gösterilen fosiller, ya tavuklar gibi uçamayan
bazı kuşlara ya da "dino-fuzz" denen ancak kuş tüyleri
ile ilgisi bulunmayan organik bir yapıya sahip olan
sürüngenlere aittir. Ortada kuşlar ve sürüngenler
arasında "ara form" oluşturacak tek bir fosil bile
yoktur.
Yaş
Sorunu ve "Kladistik" Yanılgısı
"Dino-kuş" furyasını körükleyen tüm evrimci kaynaklarda
ısrarla gözardı edilen, hatta gizlenen çok önemli
bir gerçek vardır: Yanıltıcı bir biçimde "dino-kuş"
ya da "tüylü dinozor" dedikleri fosillerin yaşları,
130 milyon yıl öncesinden geriye gitmemektedir.
Oysa "yarı kuş" olarak göstermek istedikleri bu
canlılardan en az 20 milyon yıl daha yaşlı olan,
gerçek bir kuş zaten vardır: Archæopteryx. Bilinen
en eski kuş olma özelliği taşıyan Archæopteryx,
kusursuz uçuş kaslarına, uçuş tüylerine ve gerçek
bir kuş iskeletine sahip gerçek bir kuştur. 150
milyon yıl önce dünya göklerinde başarılı bir biçimde
süzülmüştür. Durum bu iken, Archæopteryx'ten çok
daha sonraki tarihlerde yaşamış canlıların kuşların
ilkel ataları olarak gösterilmesi tek kelimeyle
saçmadır. Ancak evrimciler böyle bir saçmalığı savunmak
için bir de "yöntem" bulmuşlardır.
Bu yöntemin ismi "kladistik"tir. Bu terim, son
20-30 yıldır paleontoloji dünyasında sıkça kullanılan
yeni bir fosil yorumlama yöntemidir. Kladistik yöntemini
savunanlar, bulunan fosillerin yaşlarının tamamen
gözardı edilmesini, sadece eldeki fosillerin karakteristik
özelliklerinin birbiri ile karşılaştırılmasını ve
bu karşılaştırma sonucunda ortaya çıkan benzerliklere
göre evrimsel soy ağaçları kurulmasını savunurlar.
| 
Evrimciler, sözde evrimsel akrabalık ilişkisi
kurmak adına çarpıtmalara başvururlar. Örneğin
yaşı Archæopteryx'ten çok daha genç olan
Velociraptor'u Archæopteryx'in atası kabul
etmektedirler.
resim1: Archæopteryx çizimi
resim2:Velociraptor fosili
resim 3::Velociraptor çizimi
|
Bu görüşü savunan, evrimci bir internet sitesinde,
fosil yaşı Archæopteryx'ten çok daha genç olan Velociraptor'un
Archæopteryx'in atası sayılmasının neden "mantıklı"
(!) olduğu şöyle açıklanmaktadır:
Şimdi şunu sorabiliriz: Velociraptor nasıl olur
da Archæopteryx'in atası olabilir, ondan sonra gelmiş
olmasına rağmen?
Çünkü fosil kayıtlarındaki boşluklardan
dolayı, fosiller her zaman "tam vaktinde" ortaya
çıkmazlar. Örneğin Geç Kretasedevrine ait, Madagaskar'da
bulunmuş Rahonavis adlı yeni bir fosil, kuşlarla
Velociraptor gibi bir sürüngen arasında geçiş formu
gibi durmaktadır, ama 60 milyon yıl geçtir. Ama
hiç kimse bunun geç ortaya çıkışının kayıp halka
olmasına engel teşkil ettiğini söylememektedir,
çünkü çok uzun bir süre yaşamış olabilir. Bu gibi
örnekler "hayalet bağlantılar" olarak adlandırılır;
bu hayvanların daha önce de var olduklarını varsayıyoruz,
onların muhtemel atalarına sahip olduğumuz ve muhtemel
torunlarına da sahip olduğumuz zaman.71
Kladistiğin iyi bir özeti olan bu açıklama, bu
yöntemin ne kadar büyük bir çarpıtma olduğunu da
göstermektedir. Evrimciler, açıkça, fosil kayıtlarının
sonuçlarını, kendi teorilerinin gereklerine göre
çarpıtmaktadırlar. 70 milyon yıllık bir fosilin
sahibi olan bir türün, aslında 170 milyon yıl önce
de yaşadığını varsaymanın ve buna göre bir evrimsel
akrabalık ilişkisi kurmanın, çarpıtmaktan başka
bir anlamı yoktur.
Pennsylvania Üniversitesi'nden anatomi profesörü
Peter Dodson da, sözde dino-kuşların, ilk kuşlardan
sonra bulunmasının bir sorun olduğunu ve kladistik
metodu ile getirilen çözümün "zoraki" bir çözüm
olduğunu belirtmektedir:
Ben şahsen, kuş benzeri Maniraptoran
Theropodların kuşların kökeninden 25-75 milyon yıl
sonra bulunmasını sorun olarak görmeye devam ediyorum...
Hayalet atalar, açıkçası zoraki bir çözümdür, kladistik
metodu tarafından zorunlu kılınan uygun olmayan
bir çözüm. Tabi, Geç Kretase Maniraptoranların kuşların
gerçek ataları olmadığı, sadece kardeş sınıf olduğu
itiraf ediliyor. Jurasik dönemde yüksek derecede
türemiş, hızla evrimleşen maniraptoranların kuşlara
evrimleştiğine ve sonra bu yüksek derecede ilerlemiş
soyun evrimsel bir durağanlığa girdiğine ve milyonlarca
yıl boyunca hiç değişmeden kaldığına inanmamız mı
bekleniyor?72
Kladistik, evrim teorisinin fosil kayıtları karşısındaki
yenilgisinin gizli bir itirafı ve yeni bir boyutudur
aslında. Özetlemek gerekirse;
1) Darwin, fosil kayıtları detaylı olarak incelendiğinde,
bildiğimiz türlerin hepsinin arasını dolduracak
"ara formların" bulunacağını öne sürmüştür. Teorinin
beklentisi budur.
2) Ancak 150 yıllık paleontoloji çabası, ara formları
ortaya koymamış, bu canlıların izine rastlanamamıştır.
Bu, teori adına büyük bir yenilgidir.
3) Ara formlar bulunamadığı gibi, sadece benzerliklerinden
dolayı birbirlerinin atası olarak ilan edilebilecek
olan canlıların da yaşları çelişkilidir. Daha "ilkel"
gibi görünen bir canlı, daha "olgun" gibi görünen
bir canlıdan daha geç ortaya çıkmaktadır.
İşte bu son nokta, evrimcileri kladistik denen
tutarsız yöntemi geliştirmeye zorlamıştır.
Kladistikle birlikte, Darwinizm, "bilimsel bulgulara
dayanan, bunlardan yola çıkan" bir teori olmadığını,
aksine "bilimsel bulguları çarpıtan, bu bulguları
kendi varsayımlarına göre değiştiren" bir dogma
olduğunu açıkça göstermektedir.
Kuş
tüylerinin kökeni
Tüyler, sadece kuşlara özgü bir özelliktir. Evrimciler,
son derece kompleks yapısı olan tüylerin sürüngen
pullarından evrimleştiğini öne sürmektedirler. Ancak,
fosil kayıtlarında -kuşların diğer özellikleri gibi-
tüylerin aşama aşama evrimleştiklerini gösteren
hiçbir ara form bulunmamaktadır. Fosil kayıtlarında
sürüngen pulları, kuş tüyleri, deri veya memeli
tüyleri vardır, ancak kuş tüylerine aşamalı bir
geçiş olduğunu gösteren, kısmen pul kısmen tüy yapılara
hiçbir canlıda rastlanmamıştır.
Bazı evrimciler, kuşların içi boş kemikleri olduğu
için iyi fosil bırakmadıklarını öne sürerler. Oysa
bu kesinlikle doğru değildir. Özellikle belirli
koşullarda, örneğin göl çevrelerinde, iç bölgelerdeki
su ortamlarında ve deniz bölgelerinde, kuşlar ve
tüyleri çok iyi fosil bırakmaktadırlar. Sonuç olarak
kuş fosillerine çok sık rastlanmaktadır.
Fosil kayıtlarında,
yarı tüy-yarı pul veya yarı deri-yarı tüy yapılar
bulunmadığı gibi, günümüzdeki tüylerden daha az
tüy olan hiçbir yapıya rastlanmamıştır. 73
Eski kuşlar üzerinde uzman olan Kansas Üniversitesi'nden
Larry Martin ve Blanding Dinozor Müzesi Müdürü S.
A. Czerkas, American Zoology dergisindeki bir makalelerinde
"bilinen en eski tüyler... şekil ve mikroskobik
detay açısından zaten moderndirler." demektedirler.
74
Örneğin Archaeopteryx, bilinen
en eski kuştur ve günümüz kuşlarından farklı, özgün
bir yapısı olmasına rağmen, mükemmel, tamamen günümüzdeki
kuş tüyleri ile benzer tüylere sahiptir. 75
Archaeopteryx'in mükemmel şekilde korunmuş
ve 150 milyon yıl tarih belirlenen tüylerinin analizi
sonucunda, her detayının günümüz kuş tüyleri ile
aynı olduğu sonucuna varılmıştır.76
Daha 1910 yılında, ünlü kuş bilimci ve doğa tarihi
yazarı W. P. Pycraft, Archaeopteryx tüyünün günümüzde
bilinen tam gelişmiş kuş tüylerinden hiçbir yönden
farklı olmadığını belirtmişti.77
Ve o tarihten günümüze kadar elde edilen zengin
fosil kaynağı bu gerçeği değiştirmemiştir. Bunların
yanında, günümüzde dinozorların derileri ile ilgili
birçok bulgu bulunmaktadır. Bunların değerlendirilmesiyle
varılan sonuca göre, dinozor derileri "tüy taşıyan
derilere öncül olma özelliği taşımamaktadır."78
Fosil kayıtlarında,kuş
tüylerine ait birçok fosil bulunmaktadır. |
Evrimcilerin kuş
tüylerinin nasıl evrimleştiği hakkındaki iddiaları,
"birbiriyle çelişen teoriler"79
üretmiştir. Evrimle ilgili eski ders kitaplarında,
hayali kuş tüyü ara formlarından söz edilmekte ve
bunların yakında fosil kayıtlarında bulunacağı öne
sürülmektedir. Ancak bugüne kadar bu umulan ara
geçiş formlarının hiçbiri bulunamamıştır. Yine de
birçok evrimci kuş tüylerinin sürüngen pullarından
evrimleştiğini iddia etmeye devam edebilmektedir.
Bu iddialarına göre sürüngen pulları aşama aşama
uzamış, saçaklanmış ve zaman içinde kuşun uçmasını
daha kolaylaştıracak şekilde kuşu taşımaya elverişli
hale gelmiştir.80
Ancak bunlar hiçbir bilimsel kanıta dayanmayan,
tamamen hayalgücüne dayalı spekülasyonlardır.
Gerçekte, kuş tüyleri ile sürüngen
pulları arasında çok büyük morfolojik farklılıklar
olduğu için, aralarında çok fazla sayıda ara geçiş
formu olmalıdır. Ancak fosil kayıtlarında böyle
bir yapıya ait fosiller bulunmamaktadır.81
Amber
içindeki kuş tüyleri
En eski kuş tüylerinden
biri, Kretase dönemine (144-65 milyon yıl öncesi,
Mezozoik dönemin sonu) ait amber içinde bulundu.
Tüy sapı ve ince tüyleri tam olarak korunmuştu ve
hatta bu tüyün hangi tür kuşa ait olduğu dahi anlaşılıyordu.
Yaşı 165 milyon yıl öncesine kadar uzanan kuş tüyleri
bulunmuş olmasına rağmen, fosil kayıtlarında kuş
tüylerinin sözde evrimine dair bir delil bulunmamaktadır.
Columbia Üniversitesi biyoloğunun ifadesiyle "sürüngen
pulları ile en ilkel kuş tüyü arasındaki tüm ara
geçiş fosillerinin hiçbirine sahip değiliz." 82
Fosil kayıtlarında çok sayıda kuş fosili bulunmaktadır
ve hepsinin mükemmel tüyleri vardır. Bu nedenle
kuş tüylerinin kökeni Darwinistler için bir bilinmezdir.
83
|  
sol resim: 90-95 milyon yıllık amber içinde
kuş tüyü, altta solda, 120 milyon yıllık
tüylü kuş fosili, sağında, 120 milyon yıllık
kuş tüyü fosili sağ resim1: Fosil kayıtlartında
bir çok örneği olan sürüngen pulları sağ
resim 2-4: Yarı pul-yarı tüy özelliği taşıyan
bu hayali ara formlar yoktur. sağ resim5:
Fosil kayıtlarında birçok örneği olan kuş
tüyü
|
İnsanın
Gerçek Kökeni
İnsanın kökeni, evrimciler için en çok
sorun teşkil eden konulardan biridir. İskelet yapısı,
iki ayaklı oluşu, ellerini kullanışı, beyni, kafatası
ve daha birçok fizyolojik ve anatomik özelliğinin
yanısıra, aklı ve bilinciyle insan, diğer canlılardan
çok farklıdır. İnsanların maymunlarla hayali ortak
bir atadan evrimleştiğini iddia eden evrimcilerin,
bunun için gereken büyük değişimlerin tesadüfi mutasyonlarla
nasıl gerçekleştiğini açıklamaları ve her özelliğin
aşama aşama gelişimini fosil kayıtlarında göstermeleri
gerekmektedir. Ancak, evrimciler insanın sözde evrimini
kanıtlayabilecekleri tek bir fosile dahi sahip değildirler.
Biyolog ve matematikçi Marcel-Paul Schutzenberger,
evrim teorisinin insanın kökenini açıklama konusundaki
sorunlarından bazılarını şöyle özetler:
| 
|
Hem kademeli hem de sıçramalı evrimi savunanlar,
insanları diğer primatlardan ayıran biyolojik sistemlerin
güya aynı anda ortaya çıkışına inandırıcı bir açıklama
getirmekten yoksunlar. Bu biyolojik sistemler arasında;
iki ayaklılık, bunun doğal sonucu olarak leğen kemiğinin
değişmesi ve şüphesiz beyincik, daha yetenekli bir
el, dokunma duyusunun daha fazla olduğu parmak uçları;
ses için gerekli olan gırtlakta değişiklik; sinir
sisteminde, özellikle de konuşmanın tanınmasını
sağlayan şakak loblarında değişiklik sayılabilir.
Embriyogenetik açısından, bu anatomik sistemler
birbirlerinden tamamen farklıdırlar. Her değişiklik
bir yetenektir... Bu yeteneklerin aynı anda ortaya
çıkmış olma zorunluluğu çok şaşırtıcıdır. Bazı biyologlar
bunun genomun bir yeteneği olduğunu öne sürüyorlar.
Herhangi biri bu yeteneğin gerçekten varolduğunu
varsayarak onu tekrar bulabilir mi? İlk balıkta
bu yetenek var mıydı? Gerçek şu ki biz kavramsal
bir iflasla karşı karşıyayız.84
Evrimciler, insanın sözde evrimi konusundaki çaresizliklerini
gizlemek, bir yandan da kendilerini avutabilmek
için, geçmişte yaşamış ve soyu tükenmiş bazı maymun
türlerinin ve insan ırklarının fosillerini, hayali
bir sıralama içinde dizerler. Bu fosillerin hiçbiri,
maymunsu canlılardan insana doğru bir evrim sürecini
göstermemektedir. Bu fosillerin hayali maketleri,
çizimleri ve evrimcilerin taraflı yorumlarıyla insanın
evrimi teorisine sözde bilimsel bir görünüm ve geçerlilik
kazandırılmaya çalışılır.
Nature dergisinin editörü Henry Gee, 12 Temmuz
2001 tarihli Nature'da yayınlanan makalesinde, evrimciler
tarafından insanın ataları olduğu iddia edilen hominid
(insansı) fosillerinin, ilkelden gelişmişe doğru
bir sırayı takip etmediğini, aksine kayıtlarda bu
fosillerin bir anda ortaya çıktığını belirtmektedir.
Makalede, evrim teorisinin 150 yıldır umulan kanıtı
olan "ara formların" var olmadığı, farklı türlerin
hep aniden ortaya çıktığı şöyle bir benzetmeyle
açıklanmaktadır:
Hominid fosillerinin keşfi, yolcu
otobüslerine benziyor. Bir süre için hiçbiri yokken,
aynı anda 3 tanesi birden ortaya çıkıveriyor.85
| 
Nature, 12 Temmuz 2001
|
Gee, In Search of Deep Time (Zamanın
Başlangıcını Ararken) adlı kitabında ise, insanın
sözde evrimi şemasının (aşağıda), ata-torun ilişkileri
hakkında hiçbir bilgi vermediğini, "kayıp halka"
olmadığını ve insana doğru aşama aşama bir gelişim
görülmediğini belirtmekte, şemadaki canlıların birbirlerinden
farklı yerlerden ortaya çıktıklarını belirtmektedir.86
Gee, "İnsanın evrimi ile
igili fosil kanıtları parça parça ve farklı yorumlara
açık. Şempanzelerin evrimi ile ilgili fosil kayıtları
ise tamamen eksik." diyerek, insanın sözde evrimi
ile ilgili delillerin yokluğunu bir kez daha vurgulamaktadır.87
Bu tür itiraflar konusunda Henry Gee yalnız değildir.
George Washington Üniversitesi'nden profesör Bernard
Wood da, Nature dergisindeki bir makalesinde, insanın
evrimsel kökeni ile ilgili taksonomik ve filogenetik
ilişkilerin karanlıkta kaldığını belirtmekte ve
şöyle demektedir:
Bizim kendi cinsimizin (genus),
yani Homo'nun bilinen en eski temsilcilerinin taksonomisinin
(sınıflandırmasının) ve filogenetik (evrimsel akrabalık)
ilişkilerinin karanlıkta olması dikkat çekici bir
durumdur. Mutlak tarihlendirme tekniklerindeki gelişmeler
ve fosillerin yeniden yorumlanması, basit, çizgisel
bir insan evrimi modelini savunulamaz hale getirmiştir
ki, bu modelde Homo habilis Australopithecuslardan
sonra gelir ve sonra da Homo erectus aracılığıyla
Homo sapiens'e evrimleşir. Ama, (bu modele karşılık)
herhangi bir alternatif ortak görüş de ortaya çıkmış
değildir.88
Harvard Üniversitesi'nden zooloji ve biyoloji profesörü
Richard Lewontin de, insanın sözde evriminin fosil
kayıtlarında hiçbir delili olmadığını şöyle itiraf
eder:
Homo sapiens'in kökeninden önceki
uzak geçmişi göz önünde bulundurduğumuzda, tamamlanmamış
ve birbiriyle bağlantısız bir fosil kaydıyla karşılaşırız.
Bazı paleontologlar tarafından öne sürülen heyecanlı
ve iyimser iddialara rağmen direkt atamız olarak
belirlenebilecek hiçbir hominid türüne ait fosil
yoktur… Hominid olarak kabul edilen en eski
fosiller ilkel taş aletlerle ilişkilendirilen, Mary
ve Louis Leakey tarafından Olduvai Gorge'da ve Afrika'nın
başka yerlerinde bulunan ünlü fosillerdir. Bu fosil
hominidler 1.5 milyon yıldan daha önceki dönemlerde
yaşamışlardır ve bizim beyinlerimizin yarısı kadar
beyinlere sahiptirler. Bunlar kesinlikle bizim türümüzün
üyeleri değildiler ve bizim atalarımızın soyundan
mıydılar veya bizim atalarımıza benzeyen bir soydan
mıydılar, bunu bile bilmiyoruz.89
| 
Evrimciler, 150 yıldır büyük bir gayretle,
teorilerini kanıtlayabilmek için hayali
ara geçiş canlılarının fosillerini aramaktadırlar.
Ancak 150 yıldır bu çabaları hiçbir sonuç
vermemiştir.
|
Time dergisinin yazarlarından ve koyu bir evrimci
olan Michael D. Lemonick dahi insanın evrimi konusundaki
çaresizliklerini "How Man Began" (İnsan Nasıl Doğdu?)
başlıklı makalesinde şöyle ifade etmiştir.
Ancak, bir asırdan fazla süren
kazılara rağmen, fosil kayıtları çıldırtırcasına
eksik kalmaya devam ediyor. Çok az sayıdaki ipucu,
hatta resme uymayan tek bir kemik bile herşeyi alt
üst edebilir. Neredeyse her büyük buluş geleneksel
anlayışta derin çatlaklar açmış ve bilim adamlarını
ateşli tartışmalar ortasında yeni teoriler üretmeye
zorlamıştır.90
İlginç olan ise, evrimcilerin bu gerçeklerin farkında
olmalarına, yani ellerinde evrimi kanıtlayan h
z olduklarını, ayrıca bilime ve akla aykırı hareket
edebildiklerini gösteren delillerden biridir.
Evrimcilerin Hayali Ataları
Hiçbir delili olmayan insanın sözde evrimi iddiası,
insanın soy ağacını Australopithecus adlı bir maymun
türüyle başlatır. İddiaya göre Australopithecus
zamanla ayağa kalkmış, beyni büyümüş ve çeşitli
aşamalardan geçerek günümüz insanı (Homo sapiens)
haline gelmiştir. Ancak fosil bulguları bu senaryoyu
desteklememektedir. Her türlü ara form iddiasına
rağmen, insan ve maymunlara ait fosil kalıntıları
arasında aşılamaz bir sınır vardır. Dahası birbirinin
atası olarak gösterilen türlerin gerçekte aynı dönemde
yaşamış çağdaş türler oldukları ortaya çıkmıştır.
Australopithecus
Evrimciler, insanların sözde ilk maymunsu atalarına
"güney maymunu" anlamına gelen Australopithecus
ismini verirler. Bu canlılar gerçekte soyu tükenmiş
eski bir maymun türünden başka bir şey değildir.
Australopithecus cinsinin çeşitli türleri bulunsa
da sadece Australopithecus afarensis (1974 yılında
bulunduğunda dünyaya insanın evriminin ispatı olarak
sunulan 'Lucy'nin temsil ettiği tür) insanın doğrudan
atası kabul edilir. Ancak Australopithecus fosilleri
üzerinde yapılan detaylı analizler bunların soyu
tükenmiş maymun türleri olduğunu ortaya koymuştur.
| 
Önce insanın atası olarak sunuldu, sonra
soyu tükenmiş bir maymun türü olduğu anlaşıldı.
Australopithevus aferensis cinsine ait AL
288-1 veya bilinen adıyla Lucy
|
Australopithecinelerin ilk olarak Afrika'da 4 milyon
yıl kadar önce ortaya çıktıkları ve 1 milyon yıl
öncesine kadar da yaşadıkları sanılmaktadır. Australopithecinelerin
tümü, günümüz maymunlarına benzeyen soyu tükenmiş
maymunlardır. Hepsinin beyin hacimleri, günümüz
şempanzelerininkiyle aynı veya daha küçüktür. Ellerinde
ve ayaklarında günümüz maymunlarındaki gibi ağaçlara
tırmanmaya yarayan çıkıntılar mevcuttur ve ayakları
dallara tutunmak için kavrayıcı özelliklere sahiptir.
Boyları kısadır (en fazla 130 cm.) ve aynı günümüz
maymunlarındaki gibi erkek Australopithecine dişisinden
çok daha iridir. Kafataslarındaki yüzlerce ayrıntı,
birbirine yakın gözler, sivri azı dişleri, çene
yapısı, uzun kollar, kısa bacaklar gibi birçok özellik,
bu canlıların günümüz maymunlarından farklı olmadıklarını
gösteren delillerdir.
Bu konudaki evrimci iddia ise, Australopithecinelerin,
tam bir maymun anatomisine sahip olmalarına rağmen,
diğer tüm maymunların aksine, insanlar gibi dik
yürüdükleri tezidir.
Oysa Australopithecus cinsi üzerinde yapılan birçok
araştırmada bu türün insana benzer şekilde yürüyemediği
ve iki ayaklı olmadığı sonucuna varılmıştır:
1. Dünyaca ünlü anatomist Lord
Zuckerman, kendisi de evrim teorisini benimsemesine
rağmen, Australopithecinelerin sadece sıradan bir
maymun türü oldukları ve kesinlikle dik yürümedikleri
sonucuna varmıştır.91
2. Bu konudaki araştırmalarıyla
ünlü diğer evrimci anatomist Charles E. Oxnard da
Australopithecus cinsinin iskelet yapısının günümüz
orangutanlarınınkine benzediği sonucuna varmıştır.92
3. 1994 yılında İngiltere'de Liverpool
Üniversitesi'nden Fred Spoor ve ekibi, Australopithecus'un
iskeleti ile ilgili kesin bir sonuca varmak için
kapsamlı bir araştırma yaptı. İskeletlerde, vücudun
yere göre konumunu belirleyen "salyangoz" isimli
bir organ üzerinde incelemeler yürütüldü. Spoor'un
vardığı sonuç, Australopithecus'un insanlarınkine
benzer bir yürüyüş şekline sahip olmadığıydı.93
4. 2000 yılında B. G. Richmond
ve D. S. Strait isimli bilim adamlarının gerçekleştirdiği
ve Nature dergisinde yayınlanan bir araştırmada
Australopithecinelerin önkol kemikleri incelendi.
Karşılaştırmalı anatomik incelemeler, bu türün günümüzde
yaşayan ve 4 ayak üzerinde yürüyen maymunlarla aynı
önkol anatomisine sahip olduğunu gösterdi.94
Nitekim yıllar önce ünlü evrimci Richard Leakey
de Australopithecinelerin yürüyüş şekillerinin maymunlarınkine
benzediğini söylemişti:
Aslında Rudolf Australopithecineleri
"boğum yürüyüşlü" pozisyonuna, günümüze kadar gelen
Afrikalı maymunlar kadar yakın olabilir.95
Paris Doğa Tarihi Müzesi'nden Christine Berg de,
1994 yılında Journal of Human Evolution adlı dergide
yayınlanan yazısında Australopithecus'un yürüyüş
ve duruş şekillerini incelemiş ve insanlardan çok
farklı oldukları sonucuna varmıştır:
Mevcut sonuçlar, Australopithecus'un
iki ayaklılığının Homo cinsinden farklı olması gerektiği
sonucuna getiriyor. Sadece Australopithecus'un yürürken
kalça ve dizlerini uzatma yeteneği daha az olduğu
için değil, ancak aynı zamanda leğen kemiğini ve
bacaklarının alt kısmını daha farklı hareket ettirdiği
için. Görüldüğü kadarıyla Australopithecine insanlardan
belirgin şekilde farklı yürüyordu; yürüyüşü paytaktı,
leğen kemiği ve omuzları omurgasının çevresinde
geniş dönüşler yapıyordu. Bu tür bir yürüyüş insanın
iki ayaklılığına oranla daha fazla enerji gerektirir.96
Londra Doğa Tarihi Müzesi Paleontoloji Bölümü'nden
profesör Peter Andrews da Australopithecus'un daha
çok maymunsu özellikler gösterdiğini, ağaçlarda
yaşamaya uygun ayak yapısı olduğunu belirtmektedir.
Profesör Andrews Nature dergisinde yayınlanan makalesinde
şöyle demektedir:
Gelişimsel özellikleri de insandan
çok maymunlara benzemektedir. Filogenetik açıdan
hominidler veya değiller, ancak bana göre ekolojik
açıdan hala maymun olarak kabul edilmelidirler.
97
Profesör Charles E. Oxnard, Australopithecinelerin
ara geçiş formu veya insanımsı olamayacaklarını,
bunların özgün bir grup olduklarını şöyle kabul
etmektedir:
Her durumda, ilk incelemeler Australopithecus
fosillerinin insanlara benzer olduğunu veya en kötü
ihtimalle insanlarla Afrika maymunları arasında
geçiş formu olduklarını öne sürse de, kanıtlarının
tamamının incelenmesi gerçeğin farklı olduğunu göstermektedir.
Bu fosiller açıkça hem insanlardan hem de Afrika
maymunlarından farklıdırlar... Australopithecus
özgündür...98
Australopithecus'un insanın atası
sayılamayacağı, ünlü Fransız bilim dergisi Science
et Vie gibi bilim dergileri tarafından da kabul
edilmektedir. Derginin Mayıs 1999 sayısında bu konu
kapak yapılmıştır. Australopithecus afarensis türünün
en önemli fosil örneği sayılan Lucy'i konu alan
dergi, "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) başlığını kullanarak
Australopithecus türü maymunların insan soyunun
kökeni olmadığı ve bunların soy ağacından çıkarılması
gerektiğini yazmıştır.99
Australopithecus'un zaman içinde
iki ayaklı hale geldiği tezinin tutarsızlığını gösteren
son bir bulgu, Afrika ülkelerinden Uganda'nın Bwindi
ormanlarında rastlanan şempanzelerdir. Liverpool
Üniversitesi araştırmacılarından Robin Crompton'un
keşfettiği şempanzelerin özelliği zaten iki ayak
üzerinde yürüyor olmalarıdır. İskoçya'nın The Scotsman
gazetesinde "İki Ayaklı Maymunlar Darwin'i Çiğnedi"
başlığıyla verilen haberde Crompton şu yorumu yapmaktadır:
"Bu durum, genelde kabul edilen, dört ayağı üzerinde
yürüyen şempanzelerden evrimleştiğimiz iddiasına
aykırı."100
Görüldüğü gibi Australopithecus'un insanın atası
sayılması için hiçbir neden yoktur. Bu cinse ait
canlılar soyu tükenmiş bir maymun türünden başka
bir şey değildir.
Homo
habilis
| 
İki ayak üzerinde yürüyebilen Bwindi
şempanzeleri evrimicilerin iddialarını yalanlıyor.
|
Australopithecus'un iskelet ve kafatası yapılarının
şempanzelerden neredeyse farksız oluşu ve canlıların
dik yürüdükleri iddiasının da sağlam kanıtlarla
çürütülmesi, evrimci paleoantropologları oldukça
zor durumda bırakmıştır. Çünkü hayali evrim şemasında
Australopithecus'dan sonra Homo erectus gelir. Homo
erectus, isminin başındaki "Homo" yani "insan" teriminden
de anlaşıldığı gibi bir insan grubudur ve iskeleti
de tamamen diktir. Kafatası hacmi Australopithecus'un
iki katı kadardır. Şempanze benzeri bir maymun türü
Australopithecus'dan, günümüz insanından farksız
bir iskelete sahip olan Homo erectus'a geçmek ise,
evrimci teoriye göre bile mümkün değildir. Dolayısıyla
"bağlantı"lar, yani "ara form"lar gerekir. İşte
Homo habilis kavramı, bu zorunluluktan doğmuştur.
Homo habilis sınıflandırması 1960'lı
yıllarda ailece "fosil avcısı" olan Leakeyler tarafından
ortaya atıldı. Leakeylere göre, Homo habilis olarak
sınıflandırdıkları bu yeni tür canlı, dik yürüme
yeteneğine, göreceli olarak büyük bir beyin hacmine,
taştan ve tahtadan alet kullanma yeteneğine sahipti.
Bu sebeple insanın atası olabilirdi.
Oysa 80'li yılların ortalarından sonra bulunan
aynı türe ait yeni fosiller, bu görüşü tamamen değiştirecekti.
Yeni bulunan fosillere dayanan Bernard Wood ve Loring
Brace gibi araştırmacılar, bunların, "alet kullanabilen
insan" anlamına gelen Homo habilis yerine, "alet
kullanabilen Güney Afrika maymunu" anlamına gelen
Australopithecus habilis olarak sınıflandırılması
gerektiğini söylediler. Çünkü Homo habilis, Australopithecus
ismi verilen maymunlarla birçok ortak özellik taşıyordu.
Aynı Australopithecus gibi uzun kollu, kısa bacaklı
ve maymunsu bir iskelet yapısına sahipti. El ve
ayak parmakları tırmanmaya uyumluydu. Çene yapıları
tamamen günümüz maymunlarınınkine benziyordu. 630
cc.'lik beyin hacimleri de bunların birer maymun
olduklarının bir göstergesiydi. Kısacası bazı evrimciler
tarafından bir ara form olarak gösterilen Homo habilis,
gerçekte tüm diğer Australopithecineler gibi soyu
tükenmiş bir maymundu.
İlerleyen yıllarda yapılan araştırmalar, Homo habilis'in
gerçekten de Australopithecus'tan farklı bir canlı
olmadığını ortaya koydu. 1984 yılında Tim White
tarafından bulunan ve OH62 ismi verilen iskelet
ve kafatası fosili, bu türün günümüz maymunlarınınki
gibi küçük beyin hacmine, dallara tırmanmaya yarayan
uzun kollara ve kısa bacaklara sahip olduğunu gösterdi.
Amerikalı antropolog Holly Smith'in 1994 yılında
yaptığı detaylı analizler de yine Homo habilis'in
aslında Homo yani insan değil, maymun olduğunu gösterdi.
Smith, Australopithecus, Homo habilis, Homo erectus
ve Homo neandertalensis türlerinin dişleri üzerinde
yaptığı analizler hakkında şöyle diyordu:
Dişlerin gelişimi ve yapısı kriterine
dayanarak yaptığımız analizler, Australopithecus
ve Homo habilis türlerinin Afrika maymunlarıyla
aynı kategoride olduklarını, ancak Homo erectus
ve Neandertal türlerinin günümüz insanlarıyla aynı
yapıya sahip olduğunu göstermektedir. 101
Aynı yıl Fred Spoor, Bernard Wood ve Frans Zonneveld,
çok farklı bir yöntemle yine aynı sonuca ulaştılar.
Bu yöntem, başta belirttiğimiz gibi insan ve maymunların
iç kulaklarında yer alan ve denge sağlamaya yarayan
yarı-çembersel kanalların karşılaştırmalı analizine
dayanıyordu. Spoor, Wood ve Zonneveld insan morfolojisi
gösteren ilk fosillerin Homo erectus grubuna ait
olduğunu, Australopithecus'un -ve Australopithecus
robustus olarak bilinen Paranthropus'un- ise klasik
maymun karakteri sergilediğini şöyle özetlediler:
Fosil hominidler arasında, modern
insan morfolojisini gösteren ilk tür Homo erectus'tur.
Tersine, Güney Afrika'dan gelen ve Australopithecus
ve Paranthropus olarak yorumlanan kafatasındaki
yarı dairesel kanal boyutları, günümüze kadar yaşayan
büyük maymunlara benzemektedir.102
Stw 53 adındaki Homo habilis örneği
üzerinde de incelemeler yapan Spoor, Wood ve Zonneveld,
şaşırtıcı bir biçimde, "Stw 53'ün, Australopithecinelerden
daha az iki ayaklı davranışları gösterdiğini" buldular.
Bu H. habilis örneğinin Australopithecus türünden
çok daha fazla maymuna benzediği anlamına geliyordu.
Dolayısıyla söz konusu bilim adamları, Stw 53'ün
"Australopithecineler ve H. erectus'da görülen morfolojiler
arasında ara geçiş olmasının mümkün olmadığı" sonucuna
vardılar.103
Wood ve Collard 1999 yılında Science dergisinde
yayınlanan yazılarında ise vardıkları sonucu şöyle
tekrarladılar:
Homo için doğrulanabilir kriterler
üzerine kurularak düzeltilmiş bir tanım sunuyoruz;
ve buna göre Homo habilis ve Homo rudolfensis'in
Homo cinsine dahil olmadığı sonucuna varıyoruz.
104
Hatta S. Scherer-Hartwig ve R. D. Martin gibi bazı
bilim adamları da yaptıkları incelemeler sonucunda,
Homo habilis'in Australopithecus'dan daha çok maymun
özellikleri gösterdiklerini belirttiler:
Australopithecus afarensis'e (AL
288-1, "Lucy") ve Homo habilis'e (OH 62, "Lucy'nin
çocuğu") isnat edilen yetişkin iskeletlerinin her
ikisi de alt ve üst uzuvların kalıntılarını içeriyor.
Bu iskeletlerin farklı uzuv kemiği ölçüleri arasındaki
ilişki Afrika maymunlarının ve insanlarınki ile
kıyaslandı. Şaşırtıcı olarak, OH 62'nin Afrika maymunlarına
AL 288-1'den daha çok benzerlik gösterdiği ortaya
çıktı. Ancak iskeleti 1 milyon yıl daha yaşlı olan
A. afarensis, Homo habilis'in atası olarak kabul
edilmektedir.105
Ian Tattersall ise "The Many Faces of Homo habilis"
(Homo habilis'in Farklı Yüzleri) adlı makalesinde
şu yorumu yapmaktadır:
Giderek daha da açık hale geliyor
ki, Homo habilis diğer hiçbir sınıflandırmaya dahil
edilemeyen fosillerin bir araya toplandığı bir artık
sepeti haline geldi, ve bu haliyle bir çok yönüyle
birbirine hiç benzeşmeyen bir çok insansı fosilin
toplandığı bir kategori olmaktan öteye gitmiyor.
106
Baştan beri incelediğimiz tüm bu bulguların sonucunu
özetlemek gerekirse, şu iki önemli sonuca varılabilir:
(1) Homo habilis adıyla anılan fosiller, gerçekte
Homo yani insan sınıflamalarına değil, Australopithecus
(maymun) sınıflamalarına dahildir.
(2) Hem Homo habilis hem de Australopithecus türleri,
eğik yürüyen, yani maymun iskeletine sahip canlılardır.
İnsanlarla ilgileri yoktur, insanın sözde soy ağacındaki
ara geçiş formları değillerdir.
Homo
erectus
Homo erectus "dik yürüyen insan" anlamına gelir.
Evrimciler bu insanları, "erect" yani "dik" sıfatı
ile öncekilerden ayırmak zorunda kalmışlardır. Çünkü
eldeki tüm Homo erectus fosilleri, Australopithecus
ya da Homo habilis örneklerinin aksine diktir. Günümüz
insanının iskeleti ile Homo erectus iskeleti arasında
hiçbir fark yoktur.
Evrimcilerin Homo erectus'u "ilkel" saymaktaki
en önemli dayanakları ise, kafatası hacminin (900-1100
cc) günümüz insanının ortalamasından küçüklüğü,
dar alnı ve kalın kaş çıkıntılarıdır. Oysa bugün
de dünyada Homo erectus'la aynı kafatası ortalamasında
pek çok insan yaşamaktadır (örneğin pigmeler) ve
bugün de çeşitli ırklarda dar alın ve kaş çıkıntıları
vardır (örneğin Avustralya yerlileri Aborijinlerde).
| 
Homo erectus bir ara geçiş formu değil,
bir insan ırkıdır.Günümüzde homo erectus
ile aynı kafatası ortalamasında pek çok
insan yaşamaktadır. bu, homo erectus'un
bir insan ırkı olduğunu, ara geçiş formu
olmadığını göstermektedir.
|
Kafatası hacmi farklılığının zeka
ve beceri yönünden hiçbir fark oluşturmadığı ise,
bilinen bir gerçektir. Zeka, beynin hacmine göre
değil, beynin kendi içindeki organizasyonuna göre
değişir.107
Homo erectus'u dünyaya tanıtan fosiller, her ikisi
de Asya'da bulunan Pekin Adamı ve Java Adamı fosilleriydi.
Ancak zamanla bu iki kalıntının da güvenilir olmadıkları
anlaşıldı. Pekin Adamı, sadece alçıdan yapılmış
ve aslı kaybolmuş modellerden ibaretti, Java Adamı
ise bir kafatası parçası ile ondan metrelerce uzakta
bulunmuş bir leğen kemiğinden oluşuyordu ve bunların
aynı canlıya ait olduğuna dair hiçbir gösterge yoktu.
Bu nedenle Afrika'da bulunan Homo erectus fosilleri
giderek daha fazla önem kazandı.
Afrika'da bulunan Homo erectus fosillerinin en
ünlüsü olan Turkana Çocuğu'nun da incelenmesiyle,
Homo erectus'un günümüz insanından bir farklılığının
olmadığı kesinlik kazandı.
| 
EVRİMCİ SAHTEKARLIKLARA BİR ÖRNEK: PEKİN
ADAMI
Homo erectus'un beyninin büyük olduğunu
gösteren kafatası parçası Homo erectus'un
dik yürüdüğünü gösteren kemik fosili Pekin
Adamı
|
Evrimci paleoantropolog Richard Leakey bile Homo
erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının
ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle
ifade eder:
Herhangi bir kişi farklılıkları
fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı,
kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar
bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan
ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan
daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar
birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları
zaman ortaya çıkar.108
Connecticut Üniversitesi'nden profesör William
Laughlin, Eskimolar ve Aleut Adaları insanları üzerinde
uzun yıllar anatomik incelemeler yapmış ve bu insanlar
ile Homo erectus'un şaşırtıcı derecede birbirlerine
benzediklerini görmüştür. Laughlin'in vardığı sonuç,
tüm bu ırkların gerçekte Homo sapiens türüne (günümüz
insanına) ait farklı ırklar olduğudur:
Hepsi Homo sapiens türüne ait
olan Eskimolar ve Avustralya yerlileri gibi uzak
gruplar arasındaki büyük farklılıkları dikkate aldığımızda,
Homo erectus'un da kendi içinde farklılıklar taşıyan
bu türe (Homo sapiens'e) ait olduğu sonucuna varmak
çok mantıklı gözükmektedir.109
| 
ARA
GEÇİŞ FOSİLİ OLARAK SUNULAN TURKANA ÇOCUĞU,
GÜNÜMÜZ İNSANINDAN FARKSIZDIR...
Afrika'da
bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü,
Turkana Çocuğu adlı fosildir. Bu fosilin
sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu saptanmıştır.
Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanından
farksızdır.
|
Homo erectus'un yapay bir sınıflama olduğu, Homo
erectus kategorisine dahil edilen fosillerin gerçekte
Homo sapiens'ten ayrı bir tür sayılacak kadar farklılık
taşımadığı, bilim dergilerinde de giderek daha fazla
dile getirilmektedir. American Scientist dergisinde,
bu konudaki tartışmalar ve 2000 yılında bu konuda
yapılan bir konferansın sonucu şöyle özetlenmektedir:
Senckenberg konferansına katılanların
çoğu, Michigan Üniversitesi'nden Milford Wolpoff,
Canberra Üniversitesi'nden Alan Thorne ve meslektaşları
tarafından başlatılan ve Homo erectus'un taksonomik
statüsünü ele alan ateşli tartışmaya dahil oldular.
Bunlar (Wolpoff ve Thorn) güçlü bir şekilde, Homo
erectus'un bir tür olarak geçerliliği bulunmadığını,
tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini savundular.
Homo cinsinin tüm üyeleri, 2 milyon yıl öncesinden
günümüze kadar, varyasyona oldukça açık ve geniş
alanlara yayılmış tek bir tür, yani Homo sapiens
türüydü onlara göre, ve bu tür içinde doğal kırılmalar
ve alt bölünmeler bulunmuyordu. Konferansın konusu,
Homo erectus'un var olmadığıydı.110
Üstteki tezi savunan bilim adamlarının vardığı
sonuç, "Homo erectus, Homo sapiens'ten farklı bir
tür değil, Homo sapiens içindeki bir ırktır" şeklinde
de özetlenebilir. Bir insan ırkı olan Homo erectus
ile "insanın evrimi" senaryosunda kendisinden önce
gelen maymunlar (Australopithecus, Homo habilis
ve Homo rudolfensis) arasında ise büyük bir uçurum
vardır. Yani fosil kayıtlarında beliren ilk insanlar,
evrim süreci olmadan, aynı anda ve aniden ortaya
çıkmışlardır.
Homo
sapiens archaic, Homo heilderbergensis ve Cro-Magnon
Homo sapiens archaic, hayali evrim şemasının günümüz
insanından bir önceki basamağını oluşturur. Aslında
bu insanlar hakkında evrimciler açısından söylenecek
bir şey yoktur, zira bunlar günümüz insanından ancak
çok küçük farklılıklarla ayrılırlar. Hatta bazı
araştırmacılar, bu ırkın temsilcilerinin günümüzde
hala yaşamakta olduklarını söyleyerek Avustralyalı
Aborijin yerlilerini örnek gösterirler. Aborijin
yerlileri de aynı bu ırk gibi kalın kaş çıkıntılarına,
içeri doğru eğik bir çene yapısına ve biraz daha
küçük bir beyin hacmine sahiptirler. Ayrıca çok
yakın bir geçmişte Macaristan'da ve İtalya'nın bazı
köylerinde bu insanların yaşamış olduklarına dair
çok ciddi bulgular ele geçirilmiştir.
Evrimci literatürde Homo heilderbergensis olarak
tanımlanan sınıflandırma ise, aslında Homo sapiens
archaic'le aynı şeydir. Aynı insan ırkını tanımlamak
için bu iki ayrı kavramın kullanılmasının nedeni,
evrimciler arasındaki görüş farklılıklarıdır. Homo
heilderbergensis sınıflamasına dahil edilen tüm
fosiller, anatomik olarak günümüz Avrupalılarına
çok benzeyen insanların günümüzden 500 bin, hatta
780 bin yıl önce İngiltere'de ve İspanya'da yaşadıklarını
göstermektedir.
| 
İspanya'nın kuzeyinde Gran Dolina Mağarası'nda
bulunan 780.000 yıllık insan fosilleri Homo
heilderbergensis olarak sınıflandırıldı.
|
Cro-magnon sınıflaması ise, 30.000 yıl önceye kadar
yaşadığı tahmin edilen bir ırktır. Kubbe şeklinde
bir kafatasına, geniş bir alına sahiptir. 1600 cc'lik
kafatası hacmi, günümüz insanının ortalamasından
fazladır. Kafatasında kalın kaş çıkıntıları vardır
ve arka kısımda, Neandertal Adamı'nın ve Homo erectus'un
karakteristik özelliği olan kemiksi çıkıntı bulunmaktadır.
Avrupalı bir ırk olarak kabul edilmesine karşın,
Cro-magnon kafatasının yapısı ve hacmi, günümüzde
Afrika ve tropik iklimlerde yaşayan bazı ırklara
fazlasıyla benzemektedir. Bu benzerliğe dayanarak,
Cro-magnon'un Afrika kökenli eski bir ırk olduğu
tahmin edilir. Diğer bazı paleoantropolojik bulgular,
Cro-magnon ve Neandertal ırklarının birbirleri ile
kaynaşarak, günümüzdeki bazı ırklara temel oluşturduklarını
göstermektedir.
| FARKLI
İNSAN IRKLARINA AİT FOSİLLER, EVRİMCİLER
TARAFINDAN YARI MAYMUN-YARI İNSAN CANLILAR
OLARAK YANSITILMAKTADIR.
Fosil
kayıtlarında farklı insan ırklarına veya
farklı maymun türlerine ait fosiller bulunmaktadır.
Ancak, evrimcilerin hayal ettikleri yarı
maymun-yarı insan canlılara ait hiçbir kalıntı
yoktur.
Resimde farklı ırklara ait insanlar görülmektedir.
resim1: Cro-magnon kafatası
resim2:Neandertal kafatası
resim 3: Neandertal kafatası |
Sonuç itibariyle, bu insanların hiçbiri "ilkel
tür"ler veya ara geçiş formları değildir. Tarih
içinde yaşamış veya diğer ırklara karışıp asimile
olarak ya da soyları tükenip yok olarak tarih sahnesinden
çekilmiş farklı insan ırklarıdır.
Fosil
kayıtlarında insanlar hep insan, maymunlar ise hep
maymun olarak bulunmaktadır
Buraya kadar incelendiği gibi, fosil kayıtlarından
elde edilen bilgiler, insanın evrimi senaryosunun
hiçbir bilimsel dayanağı olmadığını göstermektedir.
Fosil kayıtlarında ya insanlara ya da maymun ve
maymun benzeri canlılara ait kalıntılar bulunmaktadır;
evrimcilerin bulmayı umdukları ara geçiş formlarından
ise eser yoktur. Nitekim böyle bir evrimi sağlayabilecek
bir doğa mekanizması da yoktur. Daha tek bir protein
molekülünün tesadüfen nasıl ortaya çıkmış olabileceğini
açıklayamayan evrim teorisinin, insan gibi son derece
kompleks bir bedene, düşünmek, sevinmek, karar vermek,
idrak etmek, estetikten ve sanattan zevk almak,
beste yapmak, resim çizmek, kitap yazmak gibi yetenek
ve özelliklere sahip bir varlığın rastlantısal mutasyonlar
sonucunda maymun benzeri hayvanlardan nasıl evrimleştiğini
açıklayabilmesi, kesinlikle imkansızdır.
| 
De ki: "Siz, Allah'ın
dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz
mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır?
Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı
var? Yoksa Biz onlara bir kitap vermişiz
de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge
üzerinde midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine
aldatmadan başkasına vadetmiyorlar. (Fatır
Suresi, 40)
|
Kısacası insanın evrimle ortaya çıktığına dair
hiçbir kanıt yoktur ve zaten böyle bir değişimin
olması da mümkün değildir. Evrimcilerin bunu kabullenmek
istemeyişleri, gerçeği değiştirmez. İnsanın Yaratıcısı
tesadüfler değil, alemlerin Rabbi olan, Üstün ve
Güçlü, Yüce Allah'tır. |