| Canlı Gruplarının
Aniden Ortaya Çıkışı
 |
Evrimciler, balıkların pikaia gibi omurgasız deniz
canlılarından, amfibiyenlerin ve günümüz balıklarının
"atasal" bir balıktan, sürüngenlerin amfibiyenlerden,
kuşların ve memelilerin ayrı ayrı sürüngenlerden
ve en son olarak insanların ve günümüz maymunlarının
ortak bir atadan evrimleştiklerini iddia ederler.
Bu iddialarını bilimsel olarak ispatlayabilmeleri
içinse, bu türler arasında dönüşüm olduğunu gösteren
ara geçiş canlılarının fosillerini göstermeleri
gerekir. Ancak, daha önce de belirtildiği gibi bu
hayali canlılardan eser yoktur. Evrimciler, bu nedenle
bazı canlıların fosillerini taraflı olarak yorumlar
ve bu fosilleri ara geçiş formları olarak tanıtırlar.
Ne var ki bu "zoraki ara geçiş formları" evrimcilerin
kendi aralarında dahi ihtilaf konusudur ve bugüne
kadar ihtilafsız olarak kabul edilmiş gerçek bir
ara geçiş formu bulunmamıştır. Bunlar aslında geçiş
formları değildirler. Ancak evrimciler böyle bir
sıralama yapmak zorunda oldukları için, buldukları
fosillerden bazılarını ara geçiş formu gibi yorumlarlar.
Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'nden Gareth Nelson evrimcilerin
"keyfi" evrimsel ata seçimleri için şunları söyler:
Bazı atalar bulmamız gerekiyor.
Şunları seçelim. Neden? Çünkü bu ataların olması
gerektiğini biliyoruz ve bunlar en iyi adaylar.
Genellikle işler böyle yürüyor. Abartmıyorum.26
Bu bölümde, canlı türlerinin birbirlerinden bağımsız
olarak yeryüzünde ortaya çıktıklarını, evrimcilerin
iddia ettikleri gibi birbirlerinden evrimleşmediklerini
bilimsel delilleri ile inceleyeceğiz.
Balıkların Gerçek Kökeni
Evrimcilerin iddialarına göre, ilk omurgalı olan
balıkların ataları omurgasız canlılardır. Ancak
dışında sert bir kabuğu olan, kemiği, omurgası olmayan
bu canlıların nasıl olup da, omurgalı, omurilikli
canlılara dönüştükleri evrimcilerin cevaplayamadıkları
ve delil bulamadıkları bir sorudur. Çünkü bu canlılar
o kadar büyük değişiklikler geçirmelidirler ki,
dışlarındaki sert kabuk yok olurken, içlerinde iskelet
oluşmaya başlasın. Böyle bir dönüşüm içinse, her
iki tür arasında çok fazla sayıda ara geçiş formu
bulunması gerekir. Oysa, evrimcilerin omurgasız
canlılarla omurgalılar arasında ara form olarak
gösterebildikleri bir tek fosil dahi bulunmamaktadır.
Evrim teorisi, pikaia gibi ilk kordalıların zamanla
balıklara dönüştüğünü varsayar. Bu iddia özellikle
90'lı yıllarda evrimciler tarafından sıkça dile
getirilmiş, çağdaş Darwinizm'in en önde gelen savunucularından
biri olan Stephen Jay Gould, pikaia'yı "hepimizin
atası" olarak ilan etmişti. Bu iddia, Kambriyen
devirde omurgalıların var olmadığı varsayımına dayanıyordu.
Bilinen en eski "kordalı", yani merkezi bir sinir
ağı kolonuna sahip canlı olan pikaia ise Kambriyen
devirde ortaya çıkmıştı ve sonraki devirlerde beliren
balıkların atası gibi gösterilmesi, fosil kayıtlarına
uygun bir iddia gibi gözüküyordu.
| 
Pikaia fosili (alttaki
kare çerçeve içinde) Evrimciler pikaia adlı
canlının balıkların atası olduğunu iddia
ettiler. Oysa, daha sonra pikaia'nın torunları
olduğu iddia edilen balıklarla, pikaia'nın
Kambriyen dönemde, birlikte yaşadıkları
ortaya çıktı.
|
Oysa 1999 yılında elde edilen bir bulgu, Kambriyen
devirle ilgili olarak evrimcilerin öne sürdükleri
bu tezi yıktı: Çünkü pikaia ile aynı dönemde, onun
sözde torunları olan balıkların da var olduğu ortaya
çıktı.
Söz konusu bulgu Çin'den geldi: Çin'in Yunnan bölgesinde
kazı yapan paleontologlar 530 milyon yıllık balık
fosilleri buldular. Ünlü paleontolog Richard Monastersky
tarafından "Waking Up to the Dawn of Vertebrates"
(Omurgalıların Ortaya Çıkışına Uyanış) başlığıyla
yazılan bir haberde, Haikouichthys ercaicunensis
ve Myllokunmingia fengjiaoa olarak adlandırılan
bu iki ayrı balık türü hakkında şu yorumu yapıyordu:
Paleontologlar omurgalıları uzun
zamandan beri evrim tarihine, ilk baştaki patlama
ve heyecan dindikten sonra katılan bir grup olarak
kabul edegelmişlerdir. Ancak Çinli paleontologlar,
omurgalıların kökenini, neredeyse tüm diğer hayvan
gruplarının fosil kayıtlarının ortaya çıktığı güçlü
biyolojik patlamaya kadar götüren iki balık fosili
buldular. Yunnan bölgesindeki 530 milyon yıllık
kayalar içinde saklı olan bu kalıntılar bilinen
en eski balıklara aitler ve bilinen diğer en eski
omurgalı fosillerden en az 30 milyon yıl daha yaşlılar.27
| 
1999 yılındaki yeni bir bulgu, Kambriyen
döneminde yaşamış olan iki balık türünün
varlığını ortaya çıkarmıştır.resim:1Haikouichthys
ercaicunensis, resim2 Myllokunmingia fengjiaoa
|
Kambriyen devirde omurgalıların da var olduğunun
anlaşılmasıyla birlikte, artık evrim teorisinin
"hayat ağacı"nın hiçbir ciddiye alınır yanı kalmamıştır.
Omurgalılar da dahil olmak üzere tüm temel canlı
kategorileri aynı jeolojik dönemde ortaya çıktığına
göre, "ortak atadan evrimleşme"den söz edilemeyeceği
ortadadır.
Balıkların diğer tüm kompleks canlı gruplarıyla
aynı anda ortaya çıkmış olması, başka bir türden
evrimleşmediklerini, birdenbire yaratıldıklarını
göstermektedir. Nitekim Kambriyen devri sonrasında
da, tüm farklı balık kategorileri, fosil kayıtlarında
bir anda ve hiçbir ataları olmadan ortaya çıkarlar.
Balıklardan Amfibiyenlere
Evrimcilerin iddiasına göre kara canlılarının atası
bir balık türüdür. Evrimciler hala tespit edemedikleri
bu hayali balık türünün, kuraklık sonucunda çamurda
yürümek ve yaşamak zorunda kaldığını, bunun için
yüzgeçlerinin ayaklara, solungaçlarının akciğere
evrimleştiğini, vücut atıklarını arıtmak için böbreklere
sahip olduğunu, derisinin sıvı kaybetmeyi önleyecek
özellikler kazandığını ve böylece ilk amfibiyenlerin
ortaya çıktığını öne sürmektedirler. Bir balık tüm
bu değişimleri, hatta çok daha fazlasını geçirmedikçe
karada yaşamaya uygun hale gelemeyecek, en fazla
birkaç dakika içinde ölecektir.
Evrimcilerin amfibiyenlerin atası olarak gösterdikleri
üç farklı balık türü vardır. Bunlardan biri ünlü
yaşayan fosil Colacanth 'tır. Bu balık türü yüzgeçlerinin
kalınlığı ve kemikli oluşu gibi bazı yapılarından
dolayı yıllarca amfibiyenlerin atası olarak tanıtılmıştır.
Ancak 1938 yılında Hint Okyanusu'nda canlısının
yakalanmasıyla, evrimcilerin bu balık üzerinde yaptıkları
spekülasyonların geçersiz olduğu anlaşılmıştır.
Sonraki yıllarda da 200 kadar daha canlı Colacanth
yakalanmıştır. Canlı Colacanth 'ın incelenmesiyle
bu balığın yumuşak anatomisinin amfibiyenlere benzemediği,
karaya çıkmak üzere olmadığı, sığ sularda değil
derin denizlerde yüzdüğü görülmüştür. (Detaylı bilgi
için bkz. Sahte Ara Formlar Bölümü).
| 
Günümüzde yaşayan Colacanth
|
Günümüz evrimcilerinin büyük bir çoğunluğunun amfibiyenlerin
atası olarak gösterdikleri bir diğer balık grubu
ise Rhipidistia takımından balıklardır. Bu balıkların
yüzgeçlerinde, Colacanth 'ta olduğu gibi kalın bir
doku ve kemikler bulunmaktadır. Evrimciler ise bu
farklı yapılardan dolayı, bu canlıda ayaklar oluşmaya
başladığını iddia etmektedirler. Oysa, bu yapıların
kara canlılarının ön ve arka ayakları ile hiçbir
benzerliği bulunmamaktadır. Ayrıca, Colacanth 'ta
olduğu gibi canlının yüzgecinin sert kısımları kaslarına
gevşekçe bağlanmıştır. Bu ise vücudun ağırlığını
taşımaya destek verecek şekilde omurgaya bağlı olmadığını
gösterir. Yani, bu balıkların yüzgeçlerinde, kara
canlıların ayaklarına benzeyen hiçbir özellik bulunmamaktadır.
Ayrıca fosil kayıtlarında bulunan en eski amfibiyende
leğen ve omuzlar geniş ve güçlüdür. Bunlar, balıklarda
bulunmayan özelliklerdir ve evrimcilerin öne sürdükleri
sözde atalarda bu tür yapıların gelişimine dair
hiçbir iz bulunmamaktadır.
Evrimcilerin üçüncü "amfibiyen atası" adayları
ise, akciğerli balıklardır (Dipnoi takımından).
Bu balıklar solungaçlarının yanısıra yüzeye çıkarak
hava soluyabilirler. Ancak sahip oldukları akciğer
yapısının kara canlılarının akciğerleri ile hiçbir
benzerliği bulunmamaktadır. Bu balığın iskelet yapısı
da amfibiyenlerden çok farklıdır. Örneğin balığın
yüzgeç yapısında ayaklara dair hiçbir iz yoktur.
Sadece omurganın değil iç organlarının yapısı da
oldukça farlıdır. Bu nedenle bu balıkların amfibiyenlere
evrimleşebilmesi için çok büyük değişiklikler geçirmeleri
gerekmektedir. Örneğin leğen kemeri oluşurken, solungaçların
gerçek akciğerlere ve kulaklarla gözlerin kuru havada
işleyebilecek yapılara dönüşmeleri gerekmektedir.
Evrimciler amfibiyenlerin sözde atası olarak hangi
balık türünü kabul ederlerse etsinler, bir balığın
amfibiyene dönüşebilmesi için geçirmesi gereken
değişiklikler çok fazla sayıdadır. Dolayısıyla iki
türün arasında birçok ara form bulunması gerekir;
yarı yüzgeçli- yarı ayaklı, yarı solungaçlı-yarı
akciğerli, yarı böbrekli vb. garip canlıların yaşamış
olması ve bu canlıların sayılarının milyonlarca
olması gerekir. Ancak, fosil kayıtlarında bu tür
canlıların bir tanesine dahi rastlanmamıştır. Tüm
dünyada 100 milyonu aşkın fosilin arasında tam balıklar,
tam amfibiyenler vardır, ancak bu tür ara geçiş
formları bulunmamaktadır. Bu evrimcilerin de kabul
ettiği ve evrim teorisini yalanlayan bir gerçektir.
| 
Avustralya akciğerli balığı. Evrimciler,
akciğerli balıkların, amfibiyenlerin atası
olduğunu iddia ederler. Ancak bu balıkların
akciğer yapısının kara canlılarının akciğerleri
ile hiçbir benzerliği bulunmamaktadır.
|
Örneğin MIT'den profesör Robert Wesson, amfibiyenlerin
fosil kayıtlarında aniden belirdiklerini ve balıklardan
amfibiyenlere geçişi gösteren bir delil olmadığını
şöyle açıklar:
Bir balığın amfibiyene dönüşürken
hangi aşamalardan geçtiği bilinmiyor. İlk amfibiyenlerle
bazı kemikli yüzgeçleri olan belli (rhipidistian)
balıklar arasında benzerlikler var. Ancak en erken
kara hayvanları, dört iyi ayak, omuz ve leğen kemeri,
kaburga kemikleri, ve farklı kafa yapıları ile ortaya
çıkarlar... 320 milyon yıl önce, birkaç milyon yıl
içinde bir düzine amfibiyen takımı kayıtlarda aniden
beliriyorlar ve açıkça hiçbiri diğerinin atası değil.
28
| 
Evrim teorisine göre, kara canlıları balıklardan
evrimleşmiştir.Eğer bu iddia doğru olsaydı,
fosil kayıtlarında resimdeki gibi yarı balık-yarı
sürüngen canlılara ait fosiller bulunmalıydı.
Ancak fosil kayıtlarında, bu tür canlıların
hiçbir zaman yaşamadıkları görülmektedir.
|
Wesson'ın da belirttiği gibi, kara canlıları fosil
kayıtlarında 4 sağlam ayakları, omuzları, kaburgaları
ve diğer kara canlılarına has özellikleri ile aniden
belirmektedirler. Bu canlıların evrimsel atası olarak
gösterilebilecek hiçbir fosil bulunmamaktadır. Aynı
gerçeği Yale Üniversitesi'nden biyoloji profesörü
Keith Stewart Thomson şöyle ifade etmektedir:
Balıklarla Tetrapodlar (dört ayaklı
kara canlıları) arasında hala gerçek ara form fosillerine
sahip olmamamıza rağmen, Tetrapodların atası olması
gereken balık grubunun özellikleri hakkında oldukça
gürültülü bir şekilde tartışma özgürlüğüne sahibiz.
29
| 
Acanthostega: Evrimcilerin balıklardan amfibiyenlere
geçişe örnek gösterdikleri bir canlı. Ancak
bu canlı bir ara geçiş formu değildir.
|
Amfibiyenlerden Sürüngenlere
Darwinist iddiaya göre, kaplumbağa, timsah, kertenkele,
yılan gibi sürüngenler amfibiyenlerden evrimleşmişlerdir.
Amfibiyenler ve sürüngenler birçok açıdan çok farklı
özelliklere sahiptirler. İki canlı grubu arasındaki
en belirgin farklılıklardan biri yumurta yapılarıdır.
Amfibiyenler yumurtalarını suya bıraktıkları için
yumurtalar suda gelişmeye uygun bir yapıya sahiptirler.
Geçirgen ve şeffaf bir zarları ve jölemsi yapıları
vardır. Sürüngenlerin yumurtalarının yapısı ise
kara iklimine uygun olarak tasarlanmıştır. "Amniotik
yumurta" olarak da bilinen sürüngen yumurtasının
sert kabuğu hava geçirir, ama su geçirmez. Bu sayede
yavrunun ihtiyaç duyduğu sıvı, o yumurtadan çıkıncaya
kadar saklanır.
|  
sol resim: Amfibiyenlerle sürüngenler
arasındaki en önemli farklardan biri yumurtalarının
yapısıdır. Amfibiyenlerin su ortamına uygun
şeffaf ve geçirgen yumurtalarına karşılık,
sürüngenlerin kara ortamına uygun kalın
kabuklu yumurtaları vardır. sağ resim1:
Tam bir amfibiyen,sağ resim: 2-4 Hayali
ara geçiş formları sağ resim:Tam bir sürüngen.Sürüngenlerin,
amfibiyenlerden evrimleştiğini gösteren
hiçbir ara geçiş fosili bulunmamaktadır.
|
Amfibiyen yumurtaları eğer karaya bırakılacak olsa,
kısa zamanda kuruyacak ve içindeki embriyolar da
ölecektir. Bu durum, sürüngenlerin kademeli olarak
amfibiyenlerden evrimleştiklerini öne süren evrim
teorisi açısından açıklanamayan bir sorundur. Çünkü
karada yaşam başlayacaksa, amfibiyen yumurtasının
tek bir nesil içinde amniotik yumurtaya dönüşmesi
zorunludur. Bunun evrim mekanizmaları olarak öne
sürülen doğal seleksiyon-mutasyon tarafından nasıl
yapılmış olabileceği açıklanamamaktadır.
Öte yandan, fosil kayıtları da sürüngenlerin kökenini
evrimci bir açıklamadan yoksun bırakmaktadır. Ünlü
evrimci paleontolog Lewis L. Carroll, "Sürüngenlerin
Kökeni Sorunu" başlıklı bir makalesinde bu gerçeği
şöyle kabul eder:
Ne yazık ki sürüngenlerin ortaya
çıkışı öncesinde var olan tek bir sürüngen atası
örneği yoktur. Bu ara formların olmayışı, amfibiyen-sürüngen
geçişi hakkındaki çoğu problemi çözümsüz bırakmaktadır.30
| 
Evrimcilerin, sürüngenlerin atası olarak
tanıttıkları Seymouria'nın sürüngenlerle
aynı dönemde yaşadığı anlaşıldığında, evrimcilerin
bu iddiası da çöpe atılmıştır.
|
Omurgalı paleontolojisi
konusunda otorite sayılan Robert Carroll ise "en
erken sürüngenlerin, tüm amfibiyenlerden çok farklı
olduklarını ve atalarının hala belirlenemediğini"
kabul etmek zorunda kalır.31
Aynı gerçek Stephen Jay Gould tarafından da kabul
edilmekte ve Gould, "hiçbir fosil amfibiyen, tümüyle
karada yaşayan omurgalıların (sürüngen, kuş ve memelilerin)
atası olarak görünmüyor" demektedir.32
Şimdiye dek "sürüngenlerin atası"
olarak gösterilmeye çalışılan en önemli canlı ise,
Seymouria adlı amfibiyen türü olmuştur. Oysa Seymouria'nın
bir ara form olamayacağı, Seymouria'nın yeryüzünde
ilk kez ortaya çıkışından 30 milyon yıl öncesinde
de sürüngenlerin yaşadıklarının bulunmasıyla ortaya
çıkmıştır. En eski Seymouria fosilleri, Alt Permiyen
tabakasına, yani bundan 280 milyon yıl öncesine
aittir. Oysa bilinen en eski sürüngen türleri olan
Hylonomus ve Paleothyris, Alt Pensilvanyen tabakalarında
bulunmuşlardır ki, bu tabakalar 330-315 milyon yıl
öncesine aittir.33
Bu durumda "sürüngenlerin atası"nın, evrimcilerin
iddia ettikleri gibi sürüngenlerden çok sonra yaşamış
olması elbette imkansızdır.
Kısacası bilimsel bulgular, sürüngenlerin yeryüzünde
evrim teorisinin öne sürdüğü gibi kademeli bir gelişimle
değil, hiçbir ataları olmadan bir anda ortaya çıktıklarını
göstermektedir.
Deniz Sürüngenlerinin Gerçek
Kökeni
Deniz sürüngenleri de, evrimcilerin kökenini açıklayamadıkları
bir başka canlı grubudur. Günümüzde deniz kaplumbağaları
bu grubun bir üyesi olarak yaşamaktadır. Bilinen
en önemli deniz sürüngeni ise, Ichthyosaur olarak
adlandırılan soyu tükenmiş canlıdır. Evrimciler
bu canlının karada yaşayan sürüngenlerden evrimleştiğini
öne sürerler. Ancak bunun nasıl gerçekleştiğini
açıklayamaz ve fosil kayıtlarından delil de sunamazlar.
| 
resim1: Soyu tükenmiş bir deniz sürüngeni
olan Ichthyosaur
resim2: Ichthyosaur fosili
|
Ichthyosaurların özellikle okyanus
açıklarında ve derin sularda yaşayan türleri oldukça
kompleks ve özgün özelliklere sahiptir. Evrimciler
ise, karada yaşayan bir sürüngenin, tesadüfler sonucunda
açık ve derin sularda yaşamaya adapte olduğunu öne
sürmektedirler. Bu gerçekleşmesi imkansız bir senaryodur.
Omurgalı tarihi uzmanı Romer, Ichthyosaur'un kendine
özgü özelliklerinin ortaya çıkması için çok uzun
bir zaman dilimi gerektiğini, dolayısıyla bu canlıların
çok eski bir kökene sahip olmalarının zorunlu olduğunu
belirtir ve sonra bu canlıların atası olarak kabul
edilebilecek hiçbir Permiyen devri sürüngeninin
bilinmediğini kabul eder.34
Romer'ın 60'lı yıllarda tespit ettiği bu gerçek
hala geçerliliğini korumaktadır.
Nisan 2003 tarihli Scientific American
dergisinin özel ekinde yayınlanan "Rulers of the
Jurassic Seas" (Jurasik Denizlerin Hakimi) başlıklı
yazıda da Ichthyosaurların sadece kıyılarda değil
okyanus açıklarında yaşam için uygun oldukları belirtilmekte
ve bu nedenle karadan denize geçmek için "aşırı
adaptasyonlar" geçirerek, birçok özelliklerini kaybetmeleri
ve yeni özellikler kazanmaları gerektiği anlatılmaktadır.
35
Bu ise canlının ortaya çıkışına kadar çok uzun bir
dönem geçmesini ve çok fazla sayıda ara form olmasını
zorunlu kılar. Oysa fosil kayıtlarında Ichthyosaurların
ataları olarak kabul edilebilecek ara formlardan
eser yoktur. Bulunan fosiller ya kara sürüngenlerine
ya da deniz sürüngenlerine aittir.
Ichthyosaurlar ile kara canlılarının bazı özelliklerinin
kıyaslanması, bu iki canlı türü arasındaki evrimin
ne kadar imkansız olduğunu görmek açısından faydalı
olacaktır:
o Ichthyosaurları, kara canlılarından ayıran en
belirgin özelliklerinden biri yüzmek için kullandıkları
palet benzeri geniş ve yassı ayaklarıdır. Kara canlılarında
bu tür yassı bir ayak yoktur. Birçok sürüngenin
ön ayaklarındaki ince kemiklerin aksine, Ichthyosaurların
ön ayak kemikleri kısa ve geniştir. Dahası, ayak
kemiklerinin hepsinin şekli birbirine benzerdir.
Diğer dört ayaklı canlıların çoğunda bilekteki kemiklerle
avuç içi kemiklerini ayırt etmek oldukça kolaydır.
Daha da önemlisi, Ichthyosaurların kemikleri aralarında
deri olmaksızın birbirine çok yakın olacak şekilde
sıkıştırılmıştır ve böylece sert ve dayanıklı bir
levha oluşmuştur. Bütün ayak parmaklarının tek bir
yumuşak doku içine kapatılmış olması hayvanın ayaklarının
sertliğini artırmaktadır. Günümüz balinaları, yunusları,
fok balıkları ve deniz kaplumbağalarında da aynı
yapı vardır. Bu tür yumuşak dokular aynı zamanda
palet ayakların hidrodinamik verimliliğini artırmaktadır,
çünkü su direncini azaltacak bir şekle sahiptirler.
Eğer parmaklar birbirinden ayrı olsaydı bu gerçekleşemezdi.
Ichthyosaurların bu özgün ayaklarının evrimle nasıl
meydana geldiği sorusu ise cevapsızdır. Ne balıkların
yüzgeçlerinden ne de kara sürüngenlerinin ayaklarından
böyle bir ayak yapısına aşamalı geçiş olduğunu gösteren
hiçbir delil yoktur. Ayrıca, Scientific American
da bu tür bir palet ayağa aşamalı ve belli bir sırada
geçiş olmadığını kabul etmekte ve şöyle demektedir:
Aslında Ichthyosaur ayaklarının
analizleri, parmakların kaybolduğu, eklendiği ve
bölündüğü çok karmaşık bir evrimsel süreç ortaya
koymaktadır. 36
Görüldüğü gibi, Ichthyosaurların palet ayaklarının
sözde evrimsel tarihi evrimcilerin bekledikleri
gibi süreklilik gösteren bir gelişim göstermemektedir.
Ancak Scientific American tüm diğer evrimciler gibi,
bu durumu göz ardı etmekte ve klasik evrimci demagojisi
ile okuyucuların da gerçekleri göz ardı etmelerini
sağlamak için şöyle demektedir:
Söylemeye gerek yok, evrim her
zaman bir özellikten diğerine devamlı ve tek bir
yöne doğru yol izlemez.37
İşte evrimciler "evrimsel beklentilerini" bulamayınca
bu tür açıklamalar yaparak, teorilerini kurtarmaya
çalışırlar. Oysa, fosil kayıtlarından elde edilen
bulgular ortada bir evrim olmadığını açıkça göstermektedir.
o Sürüngenlerle Ichthyosaurlar arasındaki bir diğer
fark vücutlarının önündeki omurgaların sayısıdır.
Sürüngenlerin vücutlarının ön kısmında sadece 20
kadar omurga varken, Ichthyosaurlarda 40 kadar omurga
vardır. Yani sözde evrim sürecinde bu canlılara
isabet eden mutasyonların, diğer değişikliklerin
yanısıra bu canlılara 20 omurga daha eklemiş olması
gerekmektedir. Yine, tahmin edilebileceği gibi,
omurga sayısı açısından da ara geçiş formu oluşturabilecek
sürüngelerin (örneğin 25, 30 veya 35 omurgalı canlıların)
fosillerinden eser yoktur.
| 
resim: 1 Sürüngen yapısına sahip
timsah fosili. resim: 2-4 Bu hayali ara
geçiş formlarına ait fosil ve yeryüzü katmanlarında
rastlanmaz.
|
o Açık okyanuslarda avlanan hayvanların, çok az
av bulabildikleri için enerji açısından çok verimli
bir yüzüş şekline sahip olmaları gerekir. Kuyruğa
benzer bir yüzgeç böyle bir yüzüş için idealdir.
Bu tür yüzgeçler kayak gibi salınır ve aynı zamanda
canlının seyir etkinliğini de artırır. Ichthyosaurlarda
da bu tür bir yüzgeç bulunmaktadır. Bu yüzgecin
öncülü sayılabilecek hiçbir biyolojik yapıya dair
bir fosil izi ise yoktur.
Görüldüğü gibi balık şekilli Ichthyosaurlar derin
okyanus sularında yaşamak için özel olarak tasarlanmış
son derece kompleks özelliklere sahiptirler. Bir
kara canlısının bu özelliklere sahip olması için
sayısız isabetli mutasyona maruz kalması gerekir.
Oysa tesadüfler, bir canlının her özelliğini, belli
bir ortama uygun olacak şekilde, planlı olarak değiştiremezler.
Tesadüfler bir kara canlısını, ayak parmaklarından
omurgalarına, gözünün yapısından yüzüş şekline kadar
nasıl değiştireceklerini, derin sularda yaşayabileceği
şekilde bu canlıyı nasıl tasarlamaları gerektiğini
bilemezler. Tesadüfler bunları başarabilecek bilince
ve akla sahip değillerdir. Nitekim fosil kayıtları
da, bu canlıların kademeli tesadüfi değişikliklerle
değil, bir anda, kompleks ve özgün yapılarıyla ortaya
çıktıklarını göstermektedir.
Colbert ve Morales, Evolution of the Vertebrates
(Omurgalıların Evrimi) adlı kitaplarında bu canlıların
kökeni hakkında şunları söylemektedirler:
Deniz memelilerinin pek çok yönden
en özelleşmiş türü olan Ichthyosaur, erken Triasik
devrinde ortaya çıkmıştır. Sürüngenlerin jeoloji
tarihine girişleri son derece ani ve dramatik bir
şekilde olmuştur; Triasik öncesi devirlere ait fosil
yataklarında, Ichthyosaurların muhtemel atalarına
ait hiçbir iz yoktur... Ichthyosaur ilişkileri hakkındaki
en temel sorun, bu sürüngenleri bilinen başka herhangi
bir sürüngen takımına bağlayabilecek hiçbir sonuca
götürücü delilin bulunamayışıdır.38
Omurgalı paleontoloğu Chris McGowan ise, Ichthyosaurların
hiçbir evrimsel ataları olmadan fosil kayıtlarında
aniden belirdiklerini şöyle ifade eder:
Ichthyosaurların gökten düştüklerini
öne sürdüm. Utanç verici gerçek şu ki, Ichthyosaurların
ataları hala bulunamadı. Bu durum, paleontologların
spekülasyonda bulunmalarına engel olmadı, sürüngen
gruplarının çoğu zaman, zaman olası Ichthyosaur
atası olarak tanıtıldı.39
Evrimci McGowan'ın açık yüreklilikle itiraf ettiği
gibi, delil olmaması evrimcilerin deniz sürüngenlerinin
kökeni için uydurma atalar üretmelerine engel olmamaktadır.
Ancak evrimci spekülasyonlar, gerçekleri örtbas
etmeye yetmemektedir. Çok açıktır ki, tüm diğer
canlılar gibi deniz sürüngenleri de yaratılmışlardır,
bu nedenle fosil kayıtlarında "atalarına" ait fosiller
bulunamamaktadır.
Memelilerin
Gerçek Kökeni
Evrim teorisine göre bazı sürüngenler kuşlara,
bazıları da memelilere evrimleşmiştir. Ancak, memelilerle
sürüngenler arasında çok büyük farklılıklar vardır.
Örneğin sürüngenler soğukkanlıdır, sert kabuklu
yumurtalar yumurtlayarak çoğalırlar. Vücutları pullarla
kaplıdır. Tüm sürüngenlerin alt çenelerinde yedi
kemik vardır. Kulaklarında ise birer kemik bulunur.
Memeliler ise sıcakkanlıdır, yavrularını doğururlar,
süt bezleri ve tüyleri vardır. Tek alt çene kemikleri
vardır ve her iki kulaklarında çekiç, üzengi ve
örs olarak adlandırılan üç kemikleri bulunur. Eğer,
memelilerin son derece kompleks ve iç içe geçmiş
sistem ve yapıları mutasyonlar sonucunda sürüngenlerden
evrimleşmiş ise, fosil kayıtlarında bu geçişi gösteren
çok fazla sayıda fosil olmalıdır. Örneğin süt bezleri
yarım oluşmuş, derisinde yarı pullar-yarı tüyler
olan, bacaklarının bir kısmı daha uzamış, bir kısmı
hala sürüngen bacağı gibi daha kısa ve benzeri yarım,
tamamlanmamış özelliklere sahip canlıların fosillerine
yeryüzü tabakalarında mutlaka rastlamamız gerekirdi.
Ancak böyle tek bir fosil bile yoktur. Çünkü bu
tür canlılar tarih boyunca hiçbir zaman yaşamamışlardır;
yaşamış olsalardı fosillerini bulunurdu.
| 
Resim 1: Tam bir sürüngen olan timsah.Resim
2-5: Hayali ara formlar Resim 6: Tam bir
memeli olan sincap.Resim 7: Çok sayıda fosiline
rastladığımız tam bir kaplumbağa Resim 8:
Bu ve benzeri hayali ara formlardan eser
yokturbu ve benzeri hayali ara formlardan
ise tek bir tane bile yoktur! Resim 9: Fosilleri
olan tam bir tavşan
|
Ayrıca, atlardan insanlara, sincaplardan fillere
kadar çok fazla memeli türü ve cinsi vardır. Bu
türlerin hepsinin sürüngenlerden evrimleştikleri
öne sürülmektedir. Memelilerin ortaya çıkışının
ise 100 milyon yıl sürdüğü iddia edilmektedir. Dolayısıyla,
bu kadar uzun bir süre içinde, çok fazla sayıda
türün oluşabilmesi için, milyonlarca ara form fosilinin
bulunmuş olması gerekir. Ancak evrimcilerin bulmayı
umdukları ara formların bir tanesine dahi fosil
kayıtlarında rastlanmamıştır. Evrimciler sadece
Therapsida takımına ait ve "memeli benzeri sürüngenler"
olarak da bilinen grubun fosillerini sürüngenlerle
memeliler arasındaki ara form olarak gösterirler.
Ancak SAHTE ARA FORMLAR bölümünde ayrıntıları ile
inceleneceği gibi bu iddiaları geçersizdir.
Memelilerin atası olarak gösterilen "memeli benzeri
sürüngenlerin" soyu tükenmiştir ve bu canlılar fosil
kayıtlarında aniden belirir ve aniden yok olurlar.
Memeli benzeri sürüngenlerin soylarının tükenmiş
olması evrimcilere bu canlıların fosilleri üzerinde
istedikleri gibi spekülasyon yapma imkanı tanımaktadır.
Oysa, sadece birkaç kemiğe bakarak, türler arasında
benzerlik kurmak güvenilir bir yöntem değildir.
Bazı evrimciler iskeletleri arasında benzerlik olan
canlıların yumuşak dokularının da benzer olduğu
yanılgısına düşerler. Michael Denton evrimcilerin
bu yanılgısı hakkında şu açıklamayı yapar:
... İskeletleri açısından birbirine
çok yakın gibi görünen fosil canlıların aslında
tüm biyolojileri gözönünde bulundurulduğunda birbirlerine
uzak oldukları görülür - plasentalı ve keseli köpeklerde
olduğu gibi. Dahası, memeli benzeri sürüngenler
gibi hiçbir temsilcisi kalmamış olan grupların yumuşak
biyolojilerinin, bilinen sürüngen veya memelilerden
tamamen farklı olma olasılığı vardır. Bu ise onların
potansiyel memeli atası olma olasılıklarını tamamen
ortadan kaldırmaktadır. Aynı, canlı Colacanth 'ın
bulunmasıyla, yumuşak anatomisindeki beklenmeyen
ve Rhipidistian akrabalarının atasal statülerine
şüphe düşüren özelliklerin ortaya çıkması gibi.40
Memeli benzeri sürüngenlerin beyinlerinin incelenmesi
sonucunda, bu canlıların memeli özellikleri göstermedikleri,
tamamen sürüngenlere benzedikleri sonucu elde edilmiştir.
Memeliler, beyin büyüklükleri ile tüm sürüngenlerden
(ve "memeli benzeri sürügenlerden") ayrılmaktadırlar:
... Benzer faktörler memeli benzeri sürüngenler
gibi diğer klasik geçiş gruplarının da statülerini
gölgelemektedir. Memeli benzeri sürüngenlerin anatomileri
ve fizyolojilerinin tamamen sürüngen olma olasılığı
göz ardı edilemez. Yumuşak biyolojileri ile ilgili
elimizdeki tek delil kafatası iç yapılarıdır. Ve
bunlar sinir sistemleri açısından tamamen sürüngen
olduklarını ortaya koymaktadır. Kafatası iç yapılarını
inceleme konusunda diğer otoritelerden daha tecrübeli
olan Jerison, memeli benzeri sürüngenlerin beyinleri
hakkında şu yorumu yapar: "...bu hayvanların beyinleri
tipik daha aşağı omurgalı beynidir...". Kafatası
iç yapıları beklenen beyin ölçülerinin hacmine çok
yakın olduğu ve bunlar beyin ölçüsündeki maksimum
limiti gösterdiği için, memeli benzeri sürüngenlerin
memelilere yakın ölçülerde beyinleri olması mümkün
değildir... Kısacası memeli benzeri sürüngenler
beyinleri açısından memelilere değil, sürüngenlere
benzemektedirler..."
Memeli benzeri sürüngenlerin beyinlerinde memelilere
benzer özellikler olması ile ilgili aslında az sayıda
iddia bulunmaktadır... Önbeyin, pozisyonu belirlenebildiği
ölçüde, sürüngen ölçülerinde ve şeklindedir. Bilinen
en eski memeli fosillerinde ise durum bu değildir.
Hakkında ikna edici bir delili
olan ilk memeli -yani Üst Jurasik döneminden Triconodon-böcek
yiyen hayvanlar veya Virjinya Opossumu (küçük bir
memeli türü) gibi günümüzde yaşayan "ilkel" memelilerle
aynı seviyedeydi. Kesinlikle kendisiyle benzer büyüklüğe
sahip sürüngenlerden daha büyük beyinliydi. 41
"Memeli benzeri sürüngenler" aslında
sadece çene eklem yerlerinden dolayı böyle bir benzetmeyle
tanımlanmaktadırlar. Oysa tek bir özellik, böyle
bir tanımlama için yeterli değildir. 42
| 
Roger Lewin
|
Bu canlıların üzerinde yapılan
incelemeler de bunların memelilerle bir ilgileri
bulunmadığı yönünde sonuç vermektedir. Örneğin Morganucodon,
1973 yılında Londra Üniversitesi Koleji, zooloji
bölümünden Dr. K. A. Kermack ve başka araştırmacılar
tarafından Cynodont, yani gerçek sürüngen evresini
geçmiş bir ara geçiş formu olarak tanıtılmıştı.
Çin'de ve Britanya'nın Galler Bölgesinde birçok
Morganucodon parçası bulundu. Bu, yaklaşık aynı
dönemlerde, dünyanın denizle birbirinden ayrılmış
iki ayrı ucunda, aynı geçiş evrelerinin yaşandığını
gösteriyordu, ki bu imkansızdı. Araştırmacılar Morganucodon'un
ve daha önce bulunan Kuehneotherium'un çene kemikleri
açısından tam bir sürüngen olduklarını belirttiler.
43
Sürüngenlerle memeliler arasında ara form oldukları
iddia edilen bu canlılar hakkında bir başka sorun
ise, zaman ile ilgilidir. Bu memeli benzeri sürüngenler
büyük sürüngen döneminin sonunda değil başında ortaya
çıkmaktadırlar. Bu ise hayali evrim ağacına göre
100 milyon yıl erken ortaya çıktıkları anlamına
gelmektedir.
Tom Kemp, New Scientist dergisindeki "The Reptiles
That Became Mammals" (Memeliye Dönüşen Sürüngenler),
başlıklı evrimci yazısında memeli benzeri sürüngenlerin
fosil kayıtlarında aniden belirdiklerini şöyle kabul
etmektedir:
Memeli benzeri sürüngenlerin her
türü fosil kayıtlarında aniden belirirler ve öncelerinde
bir ataları yoktur. Bir süre sonra, aynı şekilde
aniden, arkalarında soyları olan bir tür bırakmadan
kaybolurlar.44
Tüm bunlar, sürüngenlerin memelilere
evrimleştiği yönündeki varsayımın hiçbir bilimsel
temeli olmadığını göstermektedir. Evrimci paleontolog
Roger Lewin'i, "ilk memeliye nasıl geçildiği hala
bir sırdır" demek zorunda bırakan açmaz, devam etmektedir.45
Öte yandan, memelilerin kendi içlerindeki kategorilerin
kökeni de evrim teorisi açısından karanlıktadır.
Evrimci zoolog Eric Lombard, Evolution (Evrim) adlı
dergide şöyle yazar:
Memeliler sınıfı içinde evrimsel
akrabalık ilişkileri (filogenetik bağlar) kurmak
için bilgi arayanlar, hayal kırıklığına uğrayacaktır.46
Kısacası memelilerin kökeni, diğer canlı gruplarında
olduğu gibi, evrim teorisiyle hiçbir şekilde uyuşturulamamaktadır.
Deniz
Memelilerinin Gerçek Kökeni
Balinalar ve yunuslar, aynı karadaki memeliler
gibi doğurdukları, yavrularını emzirdikleri, akciğerle
nefes alıp vücutlarını ısıttıkları için "deniz memelileri"
olarak bilinen canlı grubunu oluştururlar. Deniz
memelilerinin kökeni ise, evrimciler tarafından
açıklanması en zor olan konulardan birisidir. Çoğu
evrimci kaynakta, ataları karada yaşayan deniz memelilerinin,
uzun bir evrim süreci sonunda deniz ortamına geçiş
yapacak biçimde evrimleştikleri öne sürülür. Buna
göre, sözde ataları olan balıkların "sudan karaya
geçiş" süreci yaşadığı varsayılan deniz memelileri,
ikinci bir evrim sürecinin sonucu olarak tekrar
su ortamına dönmüşlerdir. Oysa bu teori hiçbir paleontolojik
delile dayanmaz ve mantıksal yönden de çelişkilidir.
|  
|
Evrim teorisinin balinaların kökeni hakkında iddiası,
bir "fosiller dizisine" dayanır. Bir dizi canlı
ard arda sıralanmakta ve bunların "balina evriminin
ara formları" olduğu ileri sürülmektedir. Bu canlıların
yaşadıkları jeolojik devre göre sırası, evrimcilere
göre, şöyledir:
Pakicetus (50 milyon yıl önce > Ambulocetus
(49 milyon yıl önce) > Rodhocetus (46.5 milyon
yıl önce) > Procetus (45 milyon yıl önce) >
Kutchicetus (43-46 milyon yıl önce) > Dorudon
(37 milyon yıl önce) > Basilosaurus (37 milyon
yıl önce) > Aetiocetus (24-26 milyon yıl önce)
Bu şemanın pek çok yanıltıcı özelliği vardır. Ancak
öncelikle en temel olanını açıklayalım. Şemadaki
ilk iki canlı, yani Pakicetus ve Ambulocetus, evrimcilere
göre birer "yürüyen balina"dır, ama gerçekte birer
kara memelisi olan bu canlıları "balina" olarak
tanımlamak, tamamen hayali hatta komik bir iddiadır.
Önce Pakicetus'a bakalım.
Uzun ismi Pakicetus inachus olan bu soyu tükenmiş
memeliye ait fosiller, ilk kez 1983 yılında gündeme
geldi. Fosili bulan P. D. Gingerich ve yardımcıları,
canlının sadece kafatasını bulmuş olmalarına rağmen,
hiç çekinmeden onun "ilkel balina" olduğunu iddia
ettiler.
| 
EVRİMCİLERİN "YÜRÜYEN BALİNA" SENARYOSU
BİLİM DIŞIDIR
resim1: Pakicetus (50 milyon yıl önce) resim
2:Ambulocetus (49 milyon yıl önce) resim3:Kutchicetus
(43-46 milyon yıl önce) resim4: Rodhocetus
(46.5 milyon yıl önce) resim5: Dorudon (37
milyon yıl önce) resim6: Basilosaurus (37
milyon yıl önce)resim7: Pakicetus
|
Oysa fosilin "balina" olmakla yakından-uzaktan
bir ilgisi yoktu. İskeleti, bildiğimiz kurtlara
benzeyen dört ayaklı bir yapıydı. Fosilin bulunduğu
yer, paslanmış demir cevherlerinin de bulunduğu
ve salyangoz, kaplumbağa veya timsah gibi kara canlılarının
da fosillerini barındıran bir bölgeydi; yani bir
deniz yatağı değil kara parçasıydı.
Peki dört ayaklı bir kara canlısı
olan bu fosil, neden "ilkel balina" olarak ilan
edilmişti? Sadece dişlerindeki ve kulak kemiklerindeki
bazı ayrıntılar nedeniyle! Oysa bu özellikler Pakicetus
ile balinalar arasında bir ilişki kurmak için kanıt
olamaz. Canlılar arasında anatomik benzerliklerden
yola çıkılarak kurulmak istenen bu gibi teorik ilişkilerin
çoğunun son derece çürük olduğunu evrimciler de
kabul etmektedirler. Eğer Avustralya'da yaşayan
gagalı bir memeli olan Platypuslar ve ördekler soyları
tükenmiş canlılar olsalardı, evrimciler aynı mantıkla
(gaga benzerliğinden yola çıkarak) bunları da birbirlerinin
akrabası ilan edeceklerdi. Oysa Platypus bir memeli,
ördek ise bir kuştur ve aralarında evrim teorisine
göre de bir akrabalık kurulamaz. Aynı şekilde evrimcilerin
"yürüyen balina" ilan ettiği Pakicetus da farklı
anatomik özellikleri bünyesinde barındıran özgün
bir cinstir. Nitekim omurgalı paleontolojisinin
otoritelerinden Carroll, Pakicetus'un da dahil edilmesi
gereken Mesonychid ailesinin "garip karakterlerden
oluşan bir kombinasyon gösterdiğini" belirtmektedir.47
Bu tip "mozaik canlı"ların evrimsel ara form sayılamayacağını,
Gould gibi önde gelen evrimciler de kabul etmektedir.
| 
EVRİMCİLERİN HAYALİ BALİNANIN EVRİMİ ŞEMASI
Evrimcilerin bu hayali şemaya yerleştirdikleri
canlıların fosilleri incelendiğinde, aralarında
büyük anatomik farklılıklar bulunduğu ve
birbirlerine bağlanan ara formlar olmadıkları
açıkça görülmektedir.
|
Yaratılışçı yazar Ashby L. Camp, "The Overselling
of Whale Evolution" (Balina Evriminin Abartılı Propagandası)
başlıklı makalesinde, Pakicetus gibi kara memelilerinin
de dahil olduğu Mesonychidler sınıfının, Archaeoceteaların,
yani soyu tükenmiş balinaların atası olduğu yönündeki
iddianın çürüklüğünü şöyle açıklar:
| 
resim 1:Ambulocetus
çizimi
resim 2: Yanda hayali çizimi görülen
Basilosaurus'un fosili, bilinen en büyük
balinalardan biridir.
resim 3:Archaeocetea (arkaik, yani
eski balina) kafatası
|
Evrimcilerin Mesonychidlerin, Archaeocetealara
dönüştüğü konusunda kendilerinden emin davranmalarının
nedeni, gerçek soy bağlantısında yer alan bir tür
tanımlayamamalarına rağmen, bilinen Mesonychidler
ve Archaeocetealar arasında bazı benzerlikler olmasıdır.
Ancak bu benzerlikler, özellikle de (iki grup arasındaki)
büyük farklılıklar ışığında, bir ata ilişkisi iddia
etmek için yeterli değildir. Bu gibi karşılaştırmaların
oldukça subjektif olan doğası, şimdiye kadar pek
çok farklı memeli ve hatta sürüngen grubunun balinaların
atası olarak öne sürülmüş olmasından bellidir.48
Hayali balina evrimi şemasında Pakicetus'tan sonra
gelen ikinci fosil canlı, Ambulocetus natans'tır.
İlk kez 1994 yılında Science dergisinde yayınlanan
bir makaleyle duyurulan bu fosil de, evrimciler
tarafından zorlama yöntemiyle "balinalaştırılmak"
istenen bir kara canlısıdır.
Gerçekte ne Pakicetus'un ne de Ambulocetus'un balinalarla
bir akrabalıkları bulunduğuna dair hiçbir kanıt
yoktur. Evrim şemasında Pakicetus ve Ambulocetus'un
ardından deniz memelilerine geçilmekte ve Procetus,
Rodhocetus gibi Archaeocetea (soyu tükenmiş balina)
türleri sıralanmaktadır. Söz konusu canlılar gerçekten
de suda yaşayan soyu tükenmiş memelilerdir. Ancak
Pakicetus ve Ambulocetus ile bu deniz memelileri
arasında çok büyük anatomik farklılıklar vardır.
Canlıların fosilleri incelendiğinde, birbirlerine
bağlanan "ara form"lar olmadıkları açıkça görülür:
- Dört ayaklı bir kara memelisi olan Ambulocetus'ta
omurga, leğen (pelvis) kemiğinde bitmekte ve bu
kemiğe bağlı güçlü bacak kemikleri uzanmaktadır.
Bu tipik bir kara memelisi anatomisidir. Balinalarda
ise omurga kuyruğa doğru kesintisiz devam eder
ve leğen kemiği bulunmaz. Nitekim Ambulocetus'tan
10 milyon yıl kadar sonra yaşadığı düşünülen Basilosaurus
aynen bu anatomiye sahiptir. Yani tipik bir balinadır.
Tipik bir kara canlısı olan Ambulocetus ile tipik
bir balina olan Basilosaurus arasında ise hiçbir
"ara form" yoktur.
- Basilosaurus'un ve kaşalotun
omurgalarının alt kısmında, omurgadan bağımsız
küçük kemikler yer alır. Evrimciler bunların "küçülmüş
bacaklar" olduğu iddiasındadır. Oysa söz konusu
kemikler Basilosaurus'ta "çiftleşme konumunu almaya
yardımcı olmakta", kaşalotta ise "üreme organlarına
destek olmakta"dır.49
Zaten oldukça önemli bir fonksiyon üstlenmiş olan
iskelet parçalarını, bir başka fonksiyonun "körelmiş
organı" olarak tanımlamak, evrimci önyargıdan
başka bir şey değildir.
| 
|
Sonuçta, deniz
memelilerinin, kara memelileri ile aralarında bir
"ara form" olmadan, özgün yapılarıyla ortaya çıktıkları
gerçeği değişmemiştir. Ortada bir evrim zinciri
yoktur. Robert Carroll, bu gerçeği istemeden ve
evrimci bir dille de olsa, şöyle kabul eder: "Doğrudan
balinalara uzanan bir Mesonychid çizgisi tanımlamak
mümkün değildir."50
Balinalar konusunda ünlü bir uzman olan Rus bilim
adamı G. A. Mchedlidze de, bir evrimci olmasına
karşın, Pakicetus, Ambulocetus natans ve benzeri
dört ayaklı sözde "balina atası adayları"nın bu
şekilde tanımlanmasına katılmamakta ve onları tamamen
izole bir grup olarak tarif etmektedir.51
Kısacası, deniz memelilerinin kara canlılarından
evrimleştiği yönündeki evrimci senaryo geçersizdir.
Senaryonun geri kalan kısmı, yani deniz memelilerinin
kendi içlerindeki evrimi iddiası da yine açmazdadır.
Evrimciler, bilimsel sınıflandırmada Archaeocetea
(arkaik, yani eski balinalar) olarak bilinen soyu
tükenmiş özgün deniz memelileri ile, yaşayan balina
ve yunuslar arasında bir akrabalık ilişkisi kurma
çabasındadırlar. Oysa gerçekte konunun uzmanları
farklı düşünmektedirler. Evrimci paleontolog Barbara
J. Stahl şöyle yazar:
Bu Archaeoceteaların kıvrak formdaki
vücutları ve kendilerine özgü testere dişleri, bunların
muhtemelen herhangi bir modern balinanın atası olamayacağını
açıkça ortaya koymaktadır.52
Deniz memelilerinin kökeni konusundaki evrimci
senaryo, moleküler biyolojinin bulguları açısından
da çıkmaz içindedir. Klasik evrimci senaryo, balinaların
iki büyük grubunun, yani dişli balinaların (Odontoceti)
ve balenli balinaların (Mysticeti) ortak bir atadan
evrimleştiğini varsayar. Ama Brüksel Üniversitesi'nden
Michel Milinkovitch yeni bir teoriyle bu görüşe
karşı çıkmış, anatomik benzerliğe göre kurulan söz
konusu varsayımın moleküler bulgular tarafından
çürütüldüğünü şöyle vurgulamıştır:
Cetaceanların (balinaların) büyük
grupları arasındaki evrimsel ilişkiler, morfolojik
ve moleküler analizlerin çok farklı sonuçlara varması
nedeniyle, daha da problemlidir. Morfolojik ve davranışsal
bulgu bütünlerine bakılarak yapılan geleneksel yorumlama,
ekolokasyona sahip dişli balinaların (yaklaşık 67
tür) ve filtre sistemiyle beslenen balen balinaların
(10 tür) iki ayrı monofilotik (kendi içinde tek
kökenden gelen) grup olduğunu varsayar… Öte
yandan, DNA üzerinde yapılan filogenetik (evrimsel
akrabalık) analizleri… ve amino asit karşılaştırmaları…
uzun zamandır kabul edilen bu sınıflandırmayla çelişmektedir.
Dişli balinaların bir grubu, yani sperm balinaları,
morfolojik yönden kendilerinden oldukça uzak olan
balen balinalarına diğer Odontocetlerden (dişli
balinalardan) daha yakın gözükmektedirler.53
Kısacası, deniz memelileri, dahil edilmek istendikleri
hayali evrim şemalarının her birine adeta isyan
etmektedirler.
Karadan
denize dönüşün imkansızlığı
Nature dergisinin bilim yazarı
Henry Gee şu önemli gerçeği ifade eder: "Fosillerin
arasını ayıran zaman aralıkları o kadar büyüktür
ki, olası ata torun ilişkisi hakkında kesin bir
şey söylenemez."54
Deniz memelilerinin atası olduğu iddia edilen fosiller
arasında ise milyonlarca yıllık jenerasyon farkı
vardır. Bir insanın büyük büyük büyük annesinin
kim olduğunu bulabilmesi elde yazılı kayıtlar bulunmasına
rağmen çok zordur ve kimi zaman tespit edilemez.
Dolayısıyla, ara form oldukları iddia edilen fosillerin
birbirleri ile ata-torun ilişkisi içinde oldukları,
ancak bir varsayım olabilir.
İkinci olarak türler arasında sadece bazı benzerliklere
bakarak, aralarında ata-torun ilişkisi kurmaya çalışmak
doğru değildir. Bugün gördüğümüz farklı organizmalar
arasındaki çarpıcı benzerlikler Darwin'den önce
de biliniyordu ve bu benzerlikler ortak bir tasarımın
ürünü olarak kabul ediliyordu. Dolayısıyla bu benzerliklere
bakarak bunu evrimin bir delili olarak öne sürmek
bilimsel bir çıkarım değildir.
Ayrıca evrimcilerin, ara geçiş formu olduğunu iddia
ettikleri canlıların, nasıl olup da suya çok iyi
adapte olabilmiş bir canlıya dönüştüğünü, bunun
hangi mekanizmalarla gerçekleştiğini açıklamaları
gerekir.
| 
resim: 2-4 Yarı su aygırı-yarı balina
özellikleri taşıyan hayali ara geçiş formları...
resim:4 Gerçek Balina Bu tür ara geçiş formlarına
fosil kayıtlarında rastlanmamaktadır
|
Sadece "ön ayaklar yüzgece dönüştü, arka ayaklar
kayboldu, vücuttaki tüyler yok oldu ve bildiğimiz
balinanın silgimsi derisine dönüştü" demek yeterli
değildir. Ön ayakların yüzgece dönüşebildiklerine
veya bir kara canlısının sudaki yaşama en iyi şekilde
adapte olabileceği şekilde fizyolojik değişimler
göstererek vücut şeklini tamamen değiştirebileceğine
dair günümüz canlılarından elimizde hiçbir delil
bulunmamaktadır.
Doğada evrimcilerin iddia ettikleri dönüşümü gerçekleştirebilecek
hiçbir mekanizma bulunmamaktadır.
Bir kara canlısının denizde yaşayabilmek için ihtiyacı
olan adaptasyonlar dikkate alındığında, böyle bir
geçiş için "imkansız" kelimesinin bile yetersiz
kaldığı görülür. Var olduğu iddia edilen hayali
evrim süreci içinde bu adaptasyonlardan herhangi
bir tanesinin bile eksikliği, canlının yaşamasına
izin vermeyecektir. |